Boşanma Dosyası #2: Boşanıyoruz – Çocuklar Ne Olacak?

Araştırmalara göre ayrılık sürecinde anne babalar en çok üç konuyla ilgili kaygılanıyor: Çocuklar, para ve yalnızlık. Bu yazı kaygıların çocuk boyutuyla ilgili.

Öncelikle, boşanma sadece annenin ve babanın boşanması değil – bunu kabul edelim. Boşanan, bütün aile bireyleri. Bu süreçte herkes için bir kayıp söz konusu ve bu çok boyutlu bir kayıp. Anne ve baba ne kadar üzülürse üzülsün, bu konuda karar alıcı konumunda. Çocukların ise hiçbir söz hakkı yok. Yetişkinlerin verdiği karar onlara açıklanıyor ve durumu kabullenip alışmaları bekleniyor. Buradan başlayalım – bu kararı çocuklara nasıl açıklayacağız..

Her şeyden önce, ideal olan, bu kararı anneyle babanın çocuklara birlikte açıklaması – birbirini suçlamadan, sakin bir şekilde, hala bir takım, bir aile olduklarını hissettirerek.

Bu noktada rahat, sakin bir ortam seçmek önemli. Yalnız çok sık gitmediğiniz bir yeri tercih edin. Bazı çocuklar bu konuşmadan sonra o ortama yeniden girmek istemeyebiliyor, oturdukları koltuğa tekrar oturmayı reddedebiliyor, hatta üzerlerindeki kıyafetleri bile bir daha giymek istemeyenler var. Kimseyi korkutmak istemem; her çocuk böyle güçlü tepki vermiyor, ancak önlem almakta fayda var.

Tabii zamanlama da önemli. Annenin hangi evde, babanın hangi evde yaşayacağı, çocukların hangi gün kiminle kalacağı, okul-iş düzeni gibi detaylar netleşmeden önce çocuklarla konuşmayın. Belirsizliklerle dolu bir konuşmadansa, öngörülebilir, bütün sorularının cevap bulduğu bir konuşma çocukları daha az kaygılandırır. Sorularını somut ve istikrarlı bir şekilde cevaplayamayacaksanız, mutlaka konuşmayı erteleyin.

Siz siz olun, sıkışık bir zaman diliminde bu konuyu açmayın. Rahat rahat konuşabileceğiniz, birlikte vakit geçirebileceğiniz bir gün ve saat seçin.

Kimin söze başlayacağına, kimin nasıl devam edeceğine önceden karar vermek, hatta mümkünse konuşmanın kısa bir provasını yapmak iyi olur.

Boşanma kararı ortak bir karar olmasa da, anneyle baba, çocuklara ayrılmaya birlikte karar verdiklerini, bu kararı vermek için uzun uzun düşündüklerini ve bütün çözüm yollarını denediklerini söyleyebilir.

Ebeveynler, bundan sonra ayrı evlerde yaşayacaklarını, ancak hala bir aile olduklarını, hala anne-baba olduklarını, yalnızca artık karı-koca olmayacaklarını anlatmalı. Çocuklar bu konuşmadan sonra hem anneyi hem babayı istedikleri zaman arayabileceklerinden, istedikleri zaman görebileceklerinden emin olmalı.

Çocuklar tepkilerini hemen vermeyebilir, sorularını hemen sormayabilir. Konuşmadan sonra birkaç gün, hatta birkaç hafta bu konuyu açmayan çocuk, bir gece uyumadan önce sorular sormaya başlayabilir. Böyle durumlarda sakinliğinizi koruyarak sorularını sabırla cevaplayın. Ertelemeyin. Geçiştirmeyin. Aynı soruları tekrar tekrar soruyor olsalar bile.

Ülkemizde yapılan araştırmalar, bu aşamada çocukların en fazla hissettikleri duyguların belirsizlik, güvensizlik, endişe ve kaygı olduğunu gösteriyor. Bunun en önemli sebebi, bağlanmanın zedelenmiş, hatta kaybolmuş olduğu algısı. Ne kadar detaylı ve somut bilgi verilebilirse çocuklar o oranda rahatlar.

Alışma döneminde aile ve arkadaş desteği çok önemli. Spor başta olmak üzere hobi ve aktivitelerle çocuğun ilgi odağını evin dışına taşımak iyi gelecektir. Araştırmalara göre bu süreçten en olumsuz etkilenen çocuklar, boşanan ebeveynler arasında iletişim sağlamak, mesaj taşımak zorunda bırakılan çocuklar.

Ne yazık ki birçok araştırma, hem boşanmış hem de evli ailelerde çocukların anneleriyle ilişkilerinin, babalarıyla olan ilişkilerine kıyasla dikkat çekecek oranda daha iyi olduğunu gösteriyor. Ancak çocuğun annesine de babasına da eşit oranda ihtiyacı var. Bu noktada babalara daha fazla iş düşüyor.

Burada unutulmaması gereken önemli bir nokta var: Çocuklar anne-babalarının tekrar bir araya gelmesi için umut taşıdığı sürece kabullenme tam olarak gerçekleşmeyecektir. Anne ve babanın ayrı evlerde ayrı hayatları olduğunu gördükçe, yaşadıkça, çocuk da sürece adapte oluyor – belki de anne babasından daha hızlı! Genellikle ortalama ilk iki sene, uyum süreci olarak kabul edilebilir.

Bu süreçte psikolojik destek almak faydalı oluyor ama araştırmalar ülkemizde psikolojik destek alan çocuk sayısının düşük olduğu gösteriyor – erkek çocuklar için bu oran daha da düşük.

Çocuk için boşanmanın travmatik etki yaratıp yaratmaması tamamen olayı algılayış biçimine bağlı. Yaşanılan, çok kişisel bir deneyim. Duruma değil, çocuğun yapısına ve onun üzerindeki potansiyel etkilerine odaklanmak lazım. Her boşanma farklı. Her çocuk farklı.

Özellikle velayeti elinde bulunduran ebeveynin, boşanmanın yarattığı stresle etkin bir şekilde baş edebilmesi ve çocukların duygusal bakımını aksatmaması, çocukların uyum süreci için en önemli unsur. Uçaklarda ne diyorlar – oksijen maskesi önce bize, sonra çocuklara. Biz iyi olacağız ki, çocuklar iyi olsun.

Boşanma istatistikleri ortada – batı dünyasında, çocuk veya ebeveyn, çoğunluğun geliştirmesi gereken bir beceri artık ayrılık sonrası adaptasyon. Doğru idare edildiğinde çocuklar bu süreçten olgunlaşmış, psikolojik sağlamlığı ve adaptasyon becerileri güçlenmiş olarak çıkıyor.

“Herkes mi Boşanıyor?” adlı yazımda da belirttiğim gibi, boşanma durumunda ailenin şekli değişiyor ama aile yaşamı sona ermiyor. Ebeveynler çocukların hayatının bir parçası olmaya devam ediyor; yalnızca ikametgahları değişiyor. Boşanma yıpratıcı bir süreç olsa da, bu mesaj aklımızın bir köşesinde hep dursun.

Melis_BosanmisAile2

Boşanma Dosyası #1: Herkes mi Boşanıyor?

Yıllar önce büyük kızım Melis’in anaokulu kaydı sırasında dikkatimi çekmişti – başvuru formunda iletişim bilgileri anne için ayrı, baba için ayrı, veli için ayrı isteniyordu. Şaşırmıştım ilk gördüğümde. Ben öğrenciyken sınıflarda bir, belki iki çocuğun annesi babası ayrı olurdu – formlarda da tek bir adres ve telefon sorulurdu. Şimdi sınıflarda çocukların yaklaşık yarısının annesi babası ayrı. Kayıt formları da buna göre güncellenmiş tabii.

Yirminci yüzyılın başlarında insan ömrü ortalama 45 yıldı. Bu da basit bir hesapla evlilikler yaklaşık 20-25 yıl devam ediyordu demek. Bugün ortalama ömür erkekler için 80’e yakın, kadınlar için ise 80’in üzerinde – giderek de artıyor. Demek ki çiftler yaklaşık 60 yıl evli kalabiliyor – bazen daha bile fazla. Bu kadar uzun bir süreyi aynı kişiyle evli olarak geçirmek, yüksek bir beklenti mi?

Evlilik kurumundan ve eşimizden beklentimiz yüksek. En iyi arkadaşımız, sevgilimiz, sırdaşımız, dert ortağımız, sağ kolumuz, maddi manevi dayanağımız aynı kişi olsun ve bu ömür boyu aynı düzende devam etsin istiyoruz. İnsanlar zamanla değişiyor. Eşimiz değişiyor. Biz değişiyoruz. Ve bunun çok da farkındayız aslında. Bu değişim paralel gidiyorsa, sorun yok; peki gitmiyorsa? Araştırmalar, bir sorun olduğunu fark ettikten ortalama altı sene sonra çift terapisine başladığını söylüyor mesela çiftlerin. Sorunu fark etmek, varlığını kabullenmek kolay değil.

Eskiden insanlar ölüm ayırana dek evleniyordu. Bugün evlilik kararı verenler bunun ömür boyu sürme ihtimalinin düşük olduğunu biliyor – istatistikler ortada.

Eskiden monogami, yani tek eşlilik, ömür boyu tek bir kişiyle yaşanılan beraberliği ifade ediyordu. Bugün ise, psikolog Esther Perel’in de sık sık vurguladığı gibi, “Ben bütün ilişkilerimde tek eşliyim.” gibi ifadeler kullanıyoruz – yani seri monogami var (yani, genellikle!).

“Ebeveyninizi Nasıl Alırsınız? Tek mi, Çift mi?” adlı yazımda da belirttiğim gibi, artık dağılmış yuva yerine tek ebeveynli aile diyoruz – dildeki değişim, algıdaki değişimi yansıtıyor.

Evet, boşanma durumunda ailenin şekli değişiyor ama çocuk varsa, aile yaşamı sona ermiyor. Çocuğun velayetini elinde bulunduran ebeveyni ile bir alt sistem, velayeti olmayan ebeveyni ile de bir başka alt sistem oluşuyor. Ebeveynler çocukların hayatının bir parçası olmaya devam ediyor; yalnızca ikametgahları değişiyor. Boşanma ve seri evlenme durumunda ise çoğul çekirdekli sistemler ortaya çıkıyor.

Ebeveynlik ve evlilik kavramları birbirinden bağımsız hale geldi.

Evlilik sonrası hayata adaptasyon da, günümüz batılı toplumlarında büyük bir kesiminin geliştirmesi gereken bir beceri oldu. Boşanma kararını vermek de, boşanmak da kolaylaştı.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2016 raporuna göre ülkemizde 2015’te boşanma oranı bir önceki yıla göre %5 artmış. Boşanmaların %39,3’ü evliliğin ilk 5 yılında, %21,5’i ise evliliğin 6-10 yılı içinde gerçekleşmiş.

Amerika Birleşik Devletleri verilerine göre ilk evliliğin kırklı yaşlarda boşanmayla sonuçlanma ihtimali %67. Boşanmalar genellikle evliliğin ilk yedi yılında gerçekleşiyor. İkinci evliliklerdeki boşanma oranı ise ilk evliliklere kıyasla %10 daha fazla.

Avrupa’nın en yüksek boşanma oranına sahip ülkesi olan Belçika’da 1975 yılından bu yana evlenme oranı %40 azalırken boşanma oranı %400 artmış.

Bir araştırma, bir çift ayrıldığında yakın çevresindeki çiftlerin de ayrılma ihtimalinin %75 arttığını söylüyor!

Boşanma oranları artmaya devam etse de, boşanmış kişilerin birçoğu yeniden evleniyor – bir sürü de yamalı bohça aile ortaya çıkıyor. Yine Amerika Birleşik Devletleri istatistiklerine göre boşanmış altı erkekten beşinin ve dört kadından üçünün tekrar evlenmesi söz konusu. Amerika Birleşik Devletleri vatandaşlarının dörtte biri en az bir boşanma yaşamış ve evli yetişkinlerin çoğunluğu ikinci evliliğinde.

Bu veriler olumsuz algının evlilik kurumuyla değil, yalnızca evlenilen bireyle ilgili olduğu şeklinde yorumlanabilir. Mesela mutsuz bir evlilikte hastalanma olasılığımız %35 artıyor. Ama mutlu çiftler, boşanmış veya mutsuz çiftlere göre daha sağlıklı ve daha uzun bir ömür sürdürüyor. Evlilik herşeye rağmen hala tercih edilen yaşam şekli gibi görünüyor.

Daha önceki yazılarımda da hep belirttiğim gibi, ben bu konudaki iyimserliğimi koruyorum – eşlerden ikisi de istekli olduğu sürece.

Boşanıyoruz – Çocuklar Ne Olacak? Bir sonraki yazıda…

Divorce

Boşanma İhtimaliniz %91’e Varan Bir Başarı Oranıyla Tahmin Edilebiliyor Desem?

Amerika Birleşik Devletleri’nde Dr. John Gottman ile eşi Dr. Julie Schwartz Gottman’ın kurdukları Seattle Evlilik ve Aile Enstitüsü’nü duydunuz mu? Bu enstitünün bünyesinde bir Sevgi Laboratuvarı var. Sevgi Laboratuvarı’nda, video kameralar ve mikrofonlarla kaplı yaşam alanlarında yaşayan, holter monitörleriyle takip edilen çiftlerden elde edilen verilerle, 6 yıl içinde boşanma ihtimalinin %91’e varan bir oranda tahmin edilebilir olduğu iddia ediliyor. Araştırma ortamı bildiğiniz BBG evi – hatta yarışmacılara holter takılmış hali; kalp atışları da takip ediliyor çünkü. Veriler, 14 yıl boyunca 650 çift izlenerek elde edilmiş. Uluslararası çalışmalar da dahil 3000’in üzerinde çift incelenmiş.

Sadede gelelim. Bu araştırmaların sonuçlarına göre boşanmanın tahmin edilmesini sağlayan altı belirti var:

  1. Bu modele göre çiftlerde evliliğin yürümeyeceği konusundaki ilk sinyali, tartışmaların başlangıç şekli veriyor. Eleştiri, iğneleme, hor görmeyle başlayan tartışmalar sert başlangıç olarak nitelendiriliyor. Araştırma bulgularına göre sert bir başlangıçla başlayan tartışmalar, olumsuz bir havada sona eriyor. Aman tartışmanızın sert bir başlangıcı olduysa bir mola verin; sonra devam edersiniz!
  2. Tartışmanın başlangıcı sert olunca, Gottman’ların “mahşerin dört atlısı” olarak adlandırdıkları ikinci belirtinin ortaya çıkma ihtimali artıyor: Eleştiri, hor görme, kendini savunma ve duvar örme.
    • Yakınmak, eşimizin başarısız olduğu belirli bir eyleme yönelik oluyor. Eleştiri ise daha genel olduğu için, kişiliğe yönelik olumsuz ifadeler içeriyor. Yakınma bir davranışa, bir eyleme odaklanır. Eleştiri ise karaktere yönelik bir saldırıdır. Eleştirinin artması, mahşerin birinci atlısı. İkisini ayırt etmek önemli. Tartışırken hep eyleme odaklanalım; karaktere değil.
    • Mahşerin ikinci atlısı olan hor görmek, genellikle iğneleme ve kuşku duyma şeklinde su yüzüne çıkıyor. Hor görme diyoruz ama, sıfat yakıştırma, gözlerini devirme, küçümseme, alay etme, kara mizah da hor görme sayılıyor. Bunların hepsi bir tiksinme ima ediyor çünkü. Uzlaşmaya değil, daha fazla çatışmaya neden oluyor. Yapısında saldırgan bir öfke var.
    • Mahşerin üçüncü atlısı savunmaya geçmek. Savunmada karşı tarafa verilen mesaj ‘sorun bende değil, sende’ olduğu için, genellikle çatışmayı arttırıyor.
    • Mahşerin son atlısı da duvar örmek. Yüzleşmek yerine en sonunda eşlerden biri iletişimi tamamen keser. Bu noktada aslında kişi yalnızca çatışmadan değil, eşinden ve evliliğinden de kaçmış olur. Bu davranış, erkekler arasında daha yaygın bu arada – araştırmalar öyle söylüyor. İlk üç atlının yarattığı olumsuzluk, artık duvar örmenin bir çıkış haline geleceği kadar bunaltıcı bir hal almış oluyor. Özellikle nabız 100’ün üzerine çıktığında duvar örme ihtimali artıyor.

Gottman’ların araştırmalarına göre bu dört atlının tek başına varlığı, boşanmaları %82’lik bir isabetle belirliyor.

  1. Boşanmanın üçüncü belirtisi, dolup taşmak. Sert başlangıç ve dört atlının varlığı alışkanlık haline gelince ortaya çıkıyor ama aslında bir korunma aracı bu – durum bizi öyle sarsmıştır ki depremden korunmak için duygusal olarak ilişkiden koparak çatışmaları sona erdirmeyi deneriz.
  2. Dördüncü belirti fizyolojik. Çiftlerin beden dili ve nabzı izlenince, dolup taşmanın bu sefer fiziksel belirtileri ortaya çıkıyor. Nabız 100’lere, hatta 165’e kadar yükselebiliyor. Bu fiziksel durum bile tek başına, sorun çözücü bir yaklaşımı neredeyse imkansız hale getiriyor.
  3. İlk dört belirti ve mahşerin dört atlısı evliliği hemen kopma noktasına getirmeyebilir. Bu durumda beşinci belirti olan başarısız onarma girişimleri ortaya çıkar. Çiftler gerginliği azaltmak için frene basarlar. Bu aslında başarısız bir onarma girişimidir.
  4. Bir ilişki bütün bu olumsuzluklar içinde sıkışıp kaldığı noktada riske giren yalnızca çiftin geleceği değil, aynı zamanda geçmişi de oluyor. Altıncı ve son boşanma belirtisi de kötü anılar olarak adlandırılıyor. Çiftler bu aşamada geçmişlerini bir anlamda yeniden yazarlar. Olumlu hatıraları anımsamakta zorlanırlar. Hep savaşma beklentisi içinde oldukları için evlilik bir işkenceye dönüşebilir. Profesyonel yardım almaya birçok çift bu aşamada karar verir.

Son aşamaya kadar gelindiğinde evlilikle ilgili yaşanılan sorunlar çok ciddi görünür, sorunlardan bahsetmek faydasız gelir, eşler birbirinden ayrı hayatlar sürdürmeye başlar ve yalnızlık belki de en baskın duygu olur. Özellikle eşlerden biri son aşamaya geldiyse evlilik dışı bir ilişki yaşama ihtimali artar. Bu ilişki genellikle evliliğin can çekişmesinin nedeni değil, bir belirtisidir. Bu işaretler görüldüğünde boşanma da bir an meselesi haline gelir.

Yanlış anlaşılmasın, yukarıda özetlemeye çalıştığım tepkileri zaman zaman bütün çiftler verir. Uzun süreli, ‘başarılı’ ilişkilerin farkı, bu durumu sümen altı etmeden, hiç olmamış gibi davranmamaları. Aksine, dönüp, durumu ve kendilerini rahatsız eden noktaları açık açık konuşmaları ve birbirlerinin bakış açısını dinlemeleri, gerektiğinde sorumluluk alıp özür dileyebilmeleri.

Bir araştırma, çiftlerin ilişkilerinde sorun olduğunu ilk hissettikleri andan ortalama 6 yıl sonra çift terapisine başvurduğunu söylüyor. İlişkilerde inişlerin, çıkışların olması çok doğal. Ancak Duygusal Hijyen başlıklı yazımda da belirttiğim gibi, lütfen yardım almak için yaraların kötüleşmesini, iltihaplanmasını beklemeyelim. O zaman tedavi daha sancılı ve daha uzun oluyor.

John Gottman ile Nan Silver’in kaleme aldığı “Evliliği Sürdürmenin Yedi İlkesi” Gottman’ların Sevgi Laboratuvarı’ndan elde ettikleri verileri özetleyen bir kitap. Dili akıcı ve anlaşılır. Konu ilginizi çektiyse tavsiye ederim.

Gottmans

Gezgin Ruh Hali

Ben lisedeyken babamın evde olduğunu, yankılanan CNN sesinden anlardınız. CNN açıksa, babam evdedir, babam evdeyse, CNN açıktır. O zamanlar CNN’de benim de müptelası olduğum bir gezi programı vardı. Her hafta dünyanın farklı bir yerinden yayın yapar, şehirleri, ülkeleri tanıtırlardı. Hayalim buydu – programı o yüzden izliyordum. Büyüdüğüm zaman dünyayı gezen, sabah uyandığında gözlerini açıp bir an “Ben hangi ülkedeyim?” diye düşünen o insan olacaktım ben.

Oldum da – meslek hayatımın ilk yarısında öyle bir işim oldu ki, bir değil, birçok sabah uyanıp “Ben hangi ülkedeyim?” diye düşündüm gerçekten. Sayesinde haftada 2-3 ülke dolaştığım yoğun ama keyifli, gurur duyduğum bir işim, yüzümü biraz daha fazla görebilmek için her seferinde beni havaalanına bırakıp karşılamakta ısrar eden, kendisine “Havaş” lakabını yakıştırmış anlayışlı bir eşim vardı. İçimdeki gezginin açlığını o dönemde işim besliyordu. Sürekli yeni yerler görüyor, farklı kültürlerle tanışıyordum.

Meslek hayatımın ikinci yarısında kurumsal hayattan uzaklaşıp yaşam amacım olan psikoloji alanına geri döndüm. Ama içimdeki gezgin hiç susmadı. Onu doyurmak alışkanlık olmuştu bir kere – zaman ve bütçe isteyen bir alışkanlık!

Ben de kredi kartı mil programlarının aktif kullanıcısı oldum; biriken millerle dünyayı gezmeye kaldığım yerden devam ettim. Yeni bir ülkeden döndüğüm zaman kendimi daha mutlu, daha olumlu, daha enerjik, hayata daha bağlı hissediyorum. Seyahat etmek harcadıkça bizi zenginleştiren tek eylem derler ya! Gittiğim yeni ülkelerin, tanıştığım yeni kültürlerin beni değiştirdiğini, geliştirdiğini hissederim hep.

Sadece dünyayı değil, kendinizi de daha iyi tanıyorsunuz bu süreçte. Eskiden seyahate çıkmadan önce her aktivitemi, her anımı planlar öyle yola çıkardım. Tabii hala bir ön araştırma yapıyorum ama artık seyahatlerde programsız yaşamanın beni daha mutlu ettiğini fark ettim mesela. Zaten çok seyahat edince her zaman herşey planladığınız gibi de gitmiyor. Buna da alışıyorsunuz. Hava durumu, rötar, güvenlik gibi birçok sebeple planlarınız aksadığı zaman hemen duruma adapte olup yeni bir plan yapmayı öğreniyorsunuz. Araştırmalar, bu durumun özellikle hayatımızdaki küçük olumsuzluklara takılma olasılığımızı düşürdüğünü ve kendimizi daha mutlu hissetmemizi sağladığını gösteriyor.

Özellikle turistik merkezlerden uzaklaşıp o yörede yaşayan insanların hayatlarından kesitler görmeye çalıştıkça kendinizi başkalarının yerine koymanız da kolaylaşmaya başlıyor. Daha anlayışlı oluyorsunuz. Farklı coğrafi bölgelerin tarihi, ekonomik, kültürel geçmişlerini öğrendikçe, gözlemledikçe, davranış farklılıklarını da daha iyi anlayabiliyorsunuz.

Hostes, otel görevlisi, taksi şoförü, garson, rehber ve hatta başka gezginlerle yolunuz kesişiyor, bilgi alışverişinde bulunma fırsatı yakalıyorsunuz. Normal şartlarda tanıma fırsatı bulamayacağınız insanlarla tanışıyor, bambaşka hayatların penceresinden bakma şansını yakalıyorsunuz.

Seyahatlerde, insanlar için tek bir doğru olmayabileceğini, faklı bakış açılarının nerelerden kaynaklanabildiğini, görüşlerin nasıl ve neden ayrıştığını yaşayarak öğreniyorsunuz. Bazen de çok farklı görünen olguların özünde benzerlikler taşıyabildiğini.

Takip ettiğim “Yolculuk Terapisi” adında bir online platform var. İlk gördüğüm günden beri adı çok hoşuma gitmiştir – çünkü benim için yolculuk gerçekten bir terapi.

Mesela insana uzaktayken neleri özlediğini, neleri düşündüğünü, nelerin aklına bile gelmediğini fark ettiriyor. Alışkanlıklarınızın dışına çıktığınızda neler yapabileceğinizi, neler yapamayacağınızı görüyorsunuz. Hayatınıza uzaklardan baktığınızda, sahip olduklarınıza da farklı bir gözle bakabiliyorsunuz – nelerden memnun olduğunuza, neleri değiştirmek istediğinize. Kendimizi tanımanın hızlandırılmış bir yolu. Öncelikleriniz değişiyor bazen. Bazen de değerleriniz. Konfor alanınızın dışına adım attığınızda, özellikle de hayatınızdaki insanlara bakış açınız değişiyor – bazen olumluya doğru, bazen olumsuza. Aynen terapi ortamında olduğu gibi.

Peter Adler, kültürlerarası deneyimlerin kişilik ve kimlik değişimine yol açtığını söyler araştırmalarında.

Daha güncel araştırmalar, öğrenci değişim programlarıyla yurt dışında okuma fırsatı elde eden öğrencilerin dünya görüşlerinin değiştiğini, bu öğrencilerin kişilerarası ilişkilerinin de geliştiğini ortaya koyuyor.

Özellikle yurt dışında yaşama deneyiminin yol açtığı fiziksel, bilişsel ve duygusal değişimlerin boyutu, araştırmalarda dikkat çekiyor.

Seyahat etmenin çocuklara da iyi geldiğini düşünüyorum. Küçük kızım doğduğunda zaten Baby TV, Disney Junior gibi kanallar artık televizyonlarda vardı ama büyük kızım doğduğunda okuduğumuz kitapları, izlediğimiz DVD’leri gittikçe yurt dışından almaya çalışıyordum – amacım onun farklı ırk ve kültürlerin varlığına erken yaşta alışmasıydı. Onunla çıktığımız ilk yurt dışı seyahatinde zenci bir şöförün onu kucağına alıp minibüse bindirmesine, çekik gözlü bir garsonun yemeğini getirmesine hiç tepki vermemesi beni nasıl mutlu etmişti anlatamam! Şimdi de en güçlü özelliklerinden biridir adaptasyon becerisi.

Bizim evde dünya küresi hep ortadadır. Bir şehrin bahsi geçtiğinde İstanbul’dan kaç saat uçuş mesafesinde olduğuna bakılır. Uçuş mesafesine göre çocuklar gidip gitmeyeceklerini değil de, kaç yaşında gideceklerini konuşurlar. Seyahatlerimden kalan bozuk paraları biriktirdiğim kavanoz dökülür ve o ülkelerin paraları araştırılır. Onlar yanımda olmadan yeni bir yere gidersem söz alırlar benden onları da bir gün götürmem için. Anlayacağınız iki küçük gezgin daha var bizim evde şimdiden.

Can Yücel’in söylediği gibi, aramızdaki en uzak mesafe coğrafi mesafe olsa keşke. Hayat çok daha kolay olurdu…

“En uzak mesafe ne Afrika’dır,

Ne Çin,

Ne Hindistan,

Ne seyyareler

Ne de yıldızlı geceleri

Işıldayan…

En uzak mesafe iki kafa arasındaki

Mesafedir.

Birbirini

Anlamayan…”

Can Yücel

Dunya

Akşam yemeğe geliyor musun?

Ferzan Özpetek filmlerini çok severim. En çok da hemen hemen bütün filmlerinde yer alan kalabalık sofraları.

Ben de böyle büyüdüm. Kalabalık olmasa da, bizim evde akşam yemeklerinde sofraya beraber oturulurdu. Dördümüz de birbirimizin o gün ne yaptığından, ne yapmadığından haberdar olurduk. Yaşarken çok da önemli bir detay gibi gelmezdi bana. Ne zaman ki büyüdüm, kendi çocuklarım oldu, o zaman anladım beraber yenilen akşam yemeklerinin, aile sofralarının değerini.

13-14 yaşlarındaydım; okuldan bir arkadaşım, evlerinde ailece akşam yemeği yenmediğini söylemişti. Kim evdeyse, acıktığında kendi tabağına yemek alıp odasında ya da televizyon karşısında yermiş. Bu tablo bana üzücü gelmişti. Herhalde ilk defa o gün düşünmeye başlamıştım akşam yemeğinde konuştuklarımızı, konuşmadıklarımızı.

Geçen akşam bizim evde çok sevdiğim dostlarımla çoluk çocuk, şen şakrak bir yemeğe ev sahipliği yaptım yine. O sofra, bu yazıya vesile olmuş oldu!

Günümüzde anne babaların iş ve sosyal hayatı, çocukların okulları, ödevleri, aktiviteleri derken her akşam aynı saatte ailece sofraya oturmak zorlaştı. Bunu yapamadığımız zamanlar beni huzursuz etmiştir her zaman; bir şeyler eksik kalmış gibi hissetmişimdir. Çocukken öğrendiklerimiz, alıştıklarımız ne kadar güçlü öğrenmelermiş meğer!

Amerika Birleşik Devletleri’nde Anne K. Fishel tarafından başlatılan “The Family Dinner Project” (Ailece Akşam Yemeği Projesi) projesinden, arkadaşım Yudum Akyıl aracılığıyla haberdar olmuştum. Duyar duymaz American Management Association tarafından 2015 yılında basılan “Home For Dinner” (Akşam Yemeği Evde) adlı kitabı aldım – bir nefeste de okudum.

Dr. Fishel kitabında hem kendi ailesiyle yemek yaparken / yemek yerken yaşadığı tecrübelerini paylaşıyor, hem de bir aile terapisti olarak danışanlarının bu konuya odaklandıklarında hayatlarında nasıl bir fark yaratabildiğini örnek yöntemlerle açıklıyor.

Dr. Fishel’ın ifadesiyle, bir çift için cinsellik ne ise, çocuklar için kum havuzu ne ise, gençler için müzik ne ise, aileler için de yemek sofraları o. Ailece birlikte yemek yeme alışkanlığının aile bireylerini madde bağımlılığı, obezite, okulda düşük notlar ve çeşitli davranışsal sorunlardan koruduğunu gösteriyor araştırmalar.

Yine araştırmalar, akşam yemeğinde yapılan sohbetlerin, çocukların dil gelişimi için kitap okumak kadar faydalı olduğunu gösteriyor. Aile bireylerinin birbirine anlattıkları hikayeler, çocukların kendilerine güvenlerinin artmasına katkı sağlıyor.

Birlikte yemek yiyen aile bireylerinin yemek dışında da birlikte daha fazla zaman geçirdiğini, aralarındaki bağın daha güçlü olduğunu görüyoruz.

Tabii sadece masanın başında oturmak yeterli olmuyor. Bazı evlerde ailelerin birlikte sofraya oturduklarına tanık oluyorum ama anneler çocukları azarlıyorsa, anne-baba kavga ediyorsa, ya da en kötüsü, herkes sessizce oturuyorsa, bunun sürece pek de faydası olmuyor. Hele ki aile bireylerinden biri veya birkaçı bu ortamdan kaçınıyorsa, bunun sebeplerine bakmak lazım.

Yemek bir sembol. Birlikte yemek yemek ailenin ortak bir değer, bir kimlik yaratmasını kolaylaştıran, aile bireylerinin bağını güçlendiren bir ritüel aslında. Yalnızca “Günün nasıl geçti?” sorusuyla sınırlı kalmamak için sofrada oynayabileceğimiz bazı oyunlar da var. İşte birkaç örnek:

  • Gül ve diken: Her bir aile bireyi o gün yaşadıklarından bir olumlu (gül) bir de olumsuz (diken) tecrübesini paylaşır.
  • İki doğru bir yalan: Her bir aile bireyi, o gün başından geçen olaylarla ilgili ikisi doğru biri yanlış olmak üzere üç cümle kurar. Ailesi, hangilerinin yalan olduğunu tahmin etmeye çalışır.
  • Hangisini tercih ederdin: Aile bireylerinden her birine tercihleriyle ilgili sorular sorulur. Mesela “Telefonun mu olmadan yaşamak isterdin, televizyonun mu?”, “Geçmişte mi yaşamak isterdin, gelecekte mi?”, “Aklına bir şarkının takılmasını mı tercih ederdin yoksa her gece aynı rüyayı görmeyi mi?”
  • Beni ne kadar iyi tanıyorsun?: Bütün aile bireylerine üzerinde üç soru olan bir kağıt verip cevaplamalarını istenir. Örneğin “Yangın çıksa yanına alacağın tek şey ne olurdu?”, “Bir ünlüyle yemek yesen, kim olurdu?”, “Bir çizgi film karakteri olabilsen, hangisi olurdun?”, “Boynuna bir dövme yaptıracak olsan, ne olurdu?” gibi sorular. Yanıtları oyunun lideri toplar ve aile bireyleri hangi cevabın kime ait olduğunu tahmin etmeye çalışır.
  • Sohbet kavanozu: Ufak ufak kesilmiş kağıtlara sorular yazılır ve hepsi bir kavanoza doldurulur. Her bir aile bireyi bu kağıtlardan birini çeker ve herkes çektiği soruya cevap verir. Bazı örnek sorular: “En iyi arkadaşın kim?”, “Kendini üzgün hissettiğin zaman, daha iyi hissetmen için ne yapabiliriz?”, “Ailemizle ilgili en sevdiğin anın hangisi?”, “İsminin nasıl / neden seçildiğini biliyor musun?”, “Üç dileğin olsa, ne dilerdin?”, “Konuşmayı mı daha çok seversin, dinlemeyi mi?”, “En sevdiğin özelliğin hangisidir?”, “Kendini en rahat hissettiğin yer neresi?”, “Hep aynı yaşta kalabilecek olsan, hangi yaşta kalırdın? Neden?”.

Oyun oynamak eğlenceli bir teknik olsa da, sofraları değerli yapan genellikle aile bireylerinin birbirlerine anlattıkları hikayeler oluyor. Özellikle çocuklarımızın başlarından geçen olayları anlatmalarına, onları aktif bir şekilde dinleyerek ve izleme soruları sorarak destek vermek çok önemli.

Aklınıza hiç anlatacak hikaye gelmezse, her bir aile bireyinin sırayla bir cümle kurarak sohbeti ilerlettiğinde bile ortaya komik hikayeler çıkacaktır.

İlginizi çekerse www.thefamilydinnerproject.org web sitesinde de yemek tariflerinden örnek sohbet konularına, oyunlardan blog yazılarına birçok kaynak bulabilirsiniz.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2006 Aile Yapısı Araştırması’na göre Türkiye’de hanehalkı üyeleri %88,8 oranında akşam yemeklerinde düzenli olarak biraraya geliyor zaten. Bu çok umut verici bir istatistik.

Hepimizin her akşam aynı anda evde olması zor olsa da, kendi adıma evde kim varsa birlikte yemek yemesi konusunda ısrar ediyorum. Bir de FOMO yazımda da önerdiğim gibi, telefon, iPad, laptop, televizyon gibi dikkatimizi dağıtan teknolojik unsurları en azından yemek bitene kadar ortadan kaldırdık mı, keyfimize diyecek yok. Bunu bu kadar ciddi bir şekilde ilk denediğimde büyük kızım Melis, “Çok sıkılacağımı sanmıştım ama yediğim en eğlenceli yemeklerden biri oldu bu.” demişti. Bu sağlıklı, faydalı ve çok da keyifli bir ritüel. Afiyet olsun!

Home4Dinner

FOMO

Sabah (ya da gece!) gözünüzü açar açmaz telefonunuzu kaptığınız gibi WhatsApp, Twitter, Facebook, Instagram gibi bir uygulamaya mı giriyorsunuz? Yoksa e-mail’larınızı mı kontrol ediyorsunuz? Bir yerden bir yere giderken, ya da sıra beklerken yine sosyal medyada mı geziniyorsunuz? Tweet’leriniz retweet edilmediyse, paylaşımlarınız beğenilmediyse moraliniz mi bozuluyor? Size de FOMO virüsü bulaşmış olabilir!

Merak etmeyin bu sıradan bir virüs değil. Yalnızca gündemi takip ediyorsunuz. Gelişmeleri kaçırmaktan korkuyorsunuz.

FOMO, “Fear Of Missing Out”, yani gelişmeleri kaçırma korkusu, bir kaygı bozukluğu. Altında yatan da başka insanların ne yaptığıyla ilgili engel olamadığımız bir merak duygusu. Özellikle sosyal medyaya giremediğimizde kendimizi mutsuz, tedirgin, endişeli, huzursuz hissediyorsak, bu FOMO olduğumuzun göstergesi. Hele ki sosyal medya kullanımı yüzünden iş, eğitim veya özel hayatımız etkilenmeye başladıysa, FOMO, sosyal medya bağımlılığına dönüşmüş olabilir. Bu durum, ‘sanal uyuşturucu’ olarak da tanımlanıyor.

Yakınlarımızın yaşadıklarını sanal bir ortamda da olsa paylaşmak, hayatlarını takip etmek çok güzel ancak uygulamalar o kadar arttı, güncellemeler o kadar hızlandı ki, bunun gerisinde kalmamaya çalıştıkça bağımlı hale gelebiliyoruz.

Araba kullanırken mesaj attınız mı hiç? Mesajın içeriği hayatınızdan daha mı değerliydi? Bir günde kaç kere telefonunuzdan e-mail, WhatsApp veya sosyal medya hesaplarınıza giriyorsunuz? Üşenmeyin, bir sayın.

Başka insanların hayatlarıyla kendi hayatımızı sürekli karşılaştırma durumu, kendi hayatımızla ilgili tatminsizlik yaşamamıza, demotive olmamıza neden olabiliyor. Aslında araştırmalar, insanların telefonlarını kendilerini daha iyi hissetmek için, duygusal bir boşluğu doldurmak için kontrol ettiklerini gösteriyor.

Geçen ay ofisten çıktık ve öğle yemeği için Nişantaşı’nda yeni açılan popüler bir lokantaya gittik. Yan masamıza, içeriye el ele giren 30’lu yaşlarda, çok hoş bir çift oturdu. Yemek boyunca ikisi de ayrı ayrı telefonlarıyla ilgilendi. Hemen hemen hiç sohbet etmeden yemeklerini bitirip kalktılar. Üzücü bir manzaraydı.

Aslında sosyal medyada paylaşılan hayatların pek de gerçekçi olmadığını hepimiz biliyoruz – çünkü sosyal medya hesaplarımıza pozitif sansür uyguluyoruz! Kavga gürültü geçen tatillerden paylaşılan mutlu aile fotoğraflarından, aslında geçinemeyen çiftlerin paylaştığı sevgi pozlarına, huzur bulunamayan aile masalarından gelen mutluluk karelerinden, aslında sıkıldığımız mekanlardan paylaştığımız eğlence fotoğraflarına, sosyal medyada kendimize sanal bir benlik yaratıyoruz. İşin kötüsü, hepimiz birçok kez sahte duygular yansıtan bu paylaşımlara bakıyor, kendi hayatımızla karşılaştırıyor ve demotive olabiliyoruz. İnanın benim tanıdığım en mutlu insanlar sosyal medyada bunu hemen hemen hiç paylaşmıyor.

Aklıma birkaç sene önce Amerika Birleşik Devletleri’nde Brian Perez tarafından başlatılan telefon istifleme (‘phone stacking’) oyunu geldi. Oyun aslında çok basit. Yemeğe çıktığınızda herkes telefonunu ters olarak masanın üzerine üst üste diziyor. Sebebi ne olursa olsun, telefonunu ilk alan kişi oyunu kaybediyor ve hesabı o ödüyor. Hiçkimse telefonuna dokunmazsa, hesap paylaşılıyor.

Parsons The New School for Design son sınıf öğrencisi Ingrid Zweifel, bir türlü bitirme tezi için konu bulamıyor. Sonra bir akşam hiç tanımadığı biriyle yemeğe çıkıyor ve çıktığı kişi onun için cep telefonunu evde bıraktığını söylüyor. Cep telefonunu evde bırakmanın romantik bir jest sayılır hale geldiği günümüzde Ingrid da bitirme tezini seçmiş oluyor. Bunun devamında da içi telefon sinyallerini geçirmeyen incecik gümüş bir astarla kaplı mendiller yaptırıyor ve üzerlerine “My phone is off for you.” yani “Telefonum senin için kapalı.” cümlesini işletiyor. 2011’de Amerika Birleşik Devletleri’nde en popüler sevgililer günü hediyelerinden biriydi bu tele-mendiller.

Bu konu film yapımcılarının da ilgisini çekti – 1998’de çekilen, Tom Hanks ve Meg Ryan’ın oynadığı “You’ve Got Mail” / “Mesajınız Var” filminden beri teknoloji çok ilerledi! 2012 yılında çekilen “Disconnect” / “Sanal Hayatlar” filmi teknolojinin insanları nasıl birbirinden kopardığını anlatıyor. 2013 yılında çekilen “Her” / “Aşk” filminde ise bir insanın işletim sistemiyle yaşadığı romantik ilişki işlenirken, toplumdan kopma süreci gözler önüne seriliyor.

FOMO’dan önce de ‘nomofobi’ yani “no mobile phobia” çıkmıştı – cep telefonundan mahrum kalma fobisi. Cep telefonsuz kalma korkusu olarak da geçiyor. Bu çoğumuza uzak bir kavram değil! Teknoloji hayatımızın o kadar içine girdi ki, artık bu konudaki farkındalığımız da azaldı. Otomatik olarak, düşünmeden elimiz telefona gidiyor.

Baylor Üniversitesi tarafından geçen yıl yapılan bir araştırma, öğrencilerin bir günde ortalama 95 dakikalarını mesajlaşarak, 49 dakikalarını e-mail yazarak, 39 dakikalarını ise Facebook’ta geçirdiğini ortaya koyuyor. Bazı öğrenciler için bu süre günde toplam 10 saate kadar çıkıyor.

Uyurken bile telefonlar bize zarar veriyor aslında. Sık sık gazete ve dergilerde cep telefonunu yatak odasında bulundurmanın uyku kalitesini düşüreceği ya da cep telefonu ve tabletlerin yaydığı ışığın uyku kaçıracağı konusunda uyarılar içeren yazılar okuyoruz. Ama bu biraz sigara kutularının üzerindeki uyarılar gibi – bilsek de uygulamıyoruz. Peki ne yapılabilir?

Her bağımlılıkta olduğu gibi ilk adım, bağımlı olduğumuzu kabul etmek ve bu konuda birşey yapmak için kararlı olmak. İşe önce sosyal medyaya girdiğimiz veya telefonumuzu kullandığımız süreleri kısıtlamakla başlayabiliriz. Yalnız bu konuda sosyal destek önemli. Yakınlarımıza da söyleyip desteklerini istememiz, başarı şansımızı arttırıyor. Tabii bu süreleri kısıtlayınca, bilgisayar, tablet veya telefon olmadan geçirdiğimiz süreyi başka aktivitelerle doldurmamız lazım – sosyal aktiviteler, spor gibi. Yalnız sonradan dönüp sosyal medyada paylaşmamak kaydıyla!

Akşam işten veya okuldan çıkıp eve gelen herkesin telefonunu içine atacağı bir kutu veya kase yapmak ve belirli saatler arasında (ailece yemek yenilen saatler en ideal zaman) bütün telefonların orada kalması bir teknik olabilir.

Bunu yapamıyorsanız, en azından belirli bir saatten sonra telefonları bu kutuya atıp sabaha kadar dokunmamak dahi, uyku kalitenizi artıracağı için faydalı olacaktır. Veya mesela Pazar günleri bütün aile telefonlarını kapatabilir.

Bağımlılıktan kurtulmayı başaramıyorsanız bir uzmandan destek almak en doğru adım.

Yurt dışında cep telefonu kullanımıyla ilgili kısıtlama uyarıları içeren davetiyelere rastladım. Cep telefonu kullanmanın tamamen yasak olduğu bazı davetlerde, sigara odaları gibi, acil bir durum olursa cep telefonunuzu kullanabileceğiniz özel alanlar belirleniyor.

Aslında her an erişilebilir olmamak bir anlamda lüks oldu. Bence hepimizin bir dijital detoksa ihtiyacı var!

FOMO

Mutluluk Doktoru

Sene 1991. Evden çıkıp bir taksiye bindim ve Boğaziçi Üniversitesi’ne lütfen dedim.

– “Öğrenci misin abla?”

– “Evet.”

– “Hangi bölüm?”

Psikoloji dememle birlikte, Gayrettepe’den Rumeli Hisarüstü’ne giderken geçen 20 dakika boyunca taksi şoförünün evlilik hayatıyla ilgili çok fazla detay öğrendim. Eşinin tepkilerinden şikayet ediyor ve yarı yaşında bir öğrenci bile olsa, bu işi bilen birinden haklı olduğunu duyup kendi davranışlarını onaylatmak istiyordu.

Sene 2015. Londra Heathrow Havalimanı Pasaport Kontrol’de sıra bana geliyor.

– “Ziyaret sebebiniz?”

Psikolog olduğumu ve Tavistock Centre’da bir seminere katılmak için geldiğimi söyledim. Arkamdaki sıraya rağmen, yaklaşık beş dakika boyunca görevlinin eşiyle ilgili şikayetlerini dinledim. Yine kendi davranışlarıyla ilgili onayımı almaya çalışıyor ve hatta eşi için benden randevu alabilse çok iyi olacağını söylüyordu. İstanbul’a gelirse seve seve diyerek Heathrow Express’e doğru ilerledim.

Bu iki olay arasında tam 24 sene var ama gördüğünüz gibi değişen pek birşey yok. Psikoloğa gitmek bugün bile kolay bir karar değil. Psikoloğa gitmek için bir sorun olmasını –hatta sorunun kontrolden çıkmasını– bekliyoruz. Gidince de, doğal olarak, hep olumsuzları konuşuyor, iyi gitmeyen konulara odaklanıyoruz. Bize olumsuz duygular hissettiren deneyimlerimizi daha canlı bir şekilde hatırlıyoruz. Basit hafıza testlerinde bile olumsuz duygu uyandıran kavramlar daha fazla akılda kalıyor.

Ben danışanlarımın daha çok olumluya odaklanmalarını sağlayabilmeyi misyon edindim. Ofisimden daha az mutsuz çıkmaları değil, kendilerini huzurlu hissettikleri bir ortamdan yüzleri gülerek ayrılmalarını ve bu durumun mümkün olduğu kadar hayatlarının diğer kesitlerine de etki etmesini hedeflerim. Bir müdahale olacaksa ve bakış açısı değişecekse, bunun bütünsel bir mutluluk hedefiyle olması lazım.

Pozitif psikoloji olarak tanımlanan bir akım var. Bu akımın öncülerinden biri olan Martin Seligman, üç farklı mutlu hayat çeşidi tanımlıyor. Bunlardan birincisi ‘keyifli hayat’. Böyle bir hayat sürmek için size olumlu duygular yaşatacak deneyimlerin peşinden koşuyorsunuz ve bu duyguları mümkün olduğu kadar uzun süre hissetmek için elinizden geleni yapıyorsunuz. Olumsuz duygulardan da kaçınıyorsunuz. Bu hayat çeşidinin en büyük sorunu, insanların herşeye hemen alışması ve hissedilen pozitif duyguların istediğimizi elde ettikten sonra zayıflayarak yok olması.

İkinci mutlu hayat çeşidi ‘iyi hayat’. Keyifli hayatta bilinçli olarak yapılan seçimler ve farkındalık var – yaşarken bunu seçer, bilir ve hissederiz. İyi hayat ise, mandalalarla ilgili blog yazımda da bahsetmiş olduğum Psikolog Mihaly Csikszentmihalyi’ın akış teorisini temel alıyor. Bu teori, insan zihninin bir aktiviteyle tamamen meşgul olma durumunu “flow”, yani akış hali olarak tanımlıyor ve insanın en mutlu olduğu zamanı, akışta olduğu zaman olarak kabul ediyor: Dikkati tamamen yaptığı aktiviteye odaklanmış, zaman kavramı önemini kaybetmiş, fiziksel ihtiyaçlarla ilgili farkındalık yok olmuş. İyi hayat yaşayabilmek için en güçlü yönlerimizi bilmemiz ve bunları mümkün olduğu kadar fazla kullanacak şekilde hayatımıza entegre etmiş olmamız gerekiyor. Hayatımızı mümkün olduğu kadar akışta geçiriyoruz.

Üçüncü mutlu hayat çeşidi ise ‘anlamlı hayat’. Adından da anlaşılacağı gibi, en güçlü mutluluğu ve huzuru sağlayan bu hayat çeşidi. Sadece en güçlü yanlarımızın farkında olup bunları kullanmayı değil, bizden daha büyük bir bütüne hizmet etmeyi de içeriyor. Bu bütün, aile, din, toplum veya bir ideoloji dahi olabilir.

Yapılan araştırmalar, keyifli hayatın genel hayat tatminiyle bir bağlantısı olmadığını ortaya koyuyor. Mutlulukla en güçlü korelasyon, anlam arayışıyla kuruluyor. Bütünsel mutluluk, olumlu duyguların peşinden koşmak, güçlü yönlerimizi hayatımızın farklı alanlarına entegre ederek akışta olmak ve bunları bir bütünün yararına kullanarak hayatımıza anlam katmaktan geçiyor. Çevremde, hayatta kağıt üzerinde isteyebileceği çoğu şeye sahip olduğu halde kendini mutlu hissetmeyen o kadar çok insan var ki. Bazen “Ben niye böyleyim?” diye kendi kendilerini sorguluyorlar. Dönem dönem antidepresan kullananların sayısı da artıyor. Beyindeki seratonin oranını kimyasal müdahaleyle artırmak –bazı istisnalar dışında– bana doğru çözüm gibi gelmiyor. Aslında sorularının cevabı da basit: Keyifli hayat yaşıyorlar.

Carol Ryff iyilik haline felsefi bir yaklaşım getirmişti. Seligman son kitabında teorisine üçüncü bir boyut katıp PERMA modelini ortaya attı. Mutluluk konusunda yıllardır sürekli yeni teoriler çıkıyor. İlgilenirseniz Pennsylvania Üniversitesi’nin mutlulukla ilgili kendinizi ölçebileceğiniz ve güçlü yanlarınızı belirleyebileceğiniz bir web sitesi var: https://www.authentichappiness.sas.upenn.edu/testcenter

Buradan küçücük yaşımda bana güvenip içini döken taksi şoförü arkadaşıma ve Londra’da pasaport sırası bekleyen bir yabancıya açılacak kadar dolmuş olan görevliye de seslenmek istiyorum! Yalnızca keyif peşinde koşmayın, akışta olun ve yaşam amacınızı bütünün yararına olacak şekilde düzenleyin. Güçlü yanlarınızın farkında olun ve her gün bu özelliklerinizi kullanın. Bir amacınız olsun. Gece uyumadan önce o gün başınızdan geçen üç olumlu olaya odaklanın. İnsanlarla güçlü bağlar kurun. İlişkilerinizde yapıcı olun ve sevgi ön planda olsun (kenara çekilip oturduğunuz yerden başka insanları yargılamakla vakit harcamayın). Hareket edin, uyku düzeninize dikkat edin, dengeli beslenin. Çocuklarla vakit geçirin. Ailenize zaman ayırın (aile başlığı mutlulukla ilgili araştırma sonuçlarında hep açık ara önde). Bir evcil hayvanınız olsun. Gülümseyin. Aslında bu kadar basit.

Beş yaşındaki kızım Selin geçenlerde tam olarak ne iş yaptığımı sordu. Ona anlayacağı bir dilde anlatmak için bir süre çabaladım. Bana baktı, düşündü ve şöyle dedi: “Tamam anne, anladım. Sen mutluluk doktorusun!” Kendi kendine türettiği bu ifadenin ne kadar hoşuma gittiğini anlatamam. Evet, ben mutluluk doktoru olmak istiyorum!

balloon