Boşanma Dosyası #1: Herkes mi Boşanıyor?

Yıllar önce büyük kızım Melis’in anaokulu kaydı sırasında dikkatimi çekmişti – başvuru formunda iletişim bilgileri anne için ayrı, baba için ayrı, veli için ayrı isteniyordu. Şaşırmıştım ilk gördüğümde. Ben öğrenciyken sınıflarda bir, belki iki çocuğun annesi babası ayrı olurdu – formlarda da tek bir adres ve telefon sorulurdu. Şimdi sınıflarda çocukların yaklaşık yarısının annesi babası ayrı. Kayıt formları da buna göre güncellenmiş tabii.

Yirminci yüzyılın başlarında insan ömrü ortalama 45 yıldı. Bu da basit bir hesapla evlilikler yaklaşık 20-25 yıl devam ediyordu demek. Bugün ortalama ömür erkekler için 80’e yakın, kadınlar için ise 80’in üzerinde – giderek de artıyor. Demek ki çiftler yaklaşık 60 yıl evli kalabiliyor – bazen daha bile fazla. Bu kadar uzun bir süreyi aynı kişiyle evli olarak geçirmek, yüksek bir beklenti mi?

Evlilik kurumundan ve eşimizden beklentimiz yüksek. En iyi arkadaşımız, sevgilimiz, sırdaşımız, dert ortağımız, sağ kolumuz, maddi manevi dayanağımız aynı kişi olsun ve bu ömür boyu aynı düzende devam etsin istiyoruz. İnsanlar zamanla değişiyor. Eşimiz değişiyor. Biz değişiyoruz. Ve bunun çok da farkındayız aslında. Bu değişim paralel gidiyorsa, sorun yok; peki gitmiyorsa? Araştırmalar, bir sorun olduğunu fark ettikten ortalama altı sene sonra çift terapisine başladığını söylüyor mesela çiftlerin. Sorunu fark etmek, varlığını kabullenmek kolay değil.

Eskiden insanlar ölüm ayırana dek evleniyordu. Bugün evlilik kararı verenler bunun ömür boyu sürme ihtimalinin düşük olduğunu biliyor – istatistikler ortada.

Eskiden monogami, yani tek eşlilik, ömür boyu tek bir kişiyle yaşanılan beraberliği ifade ediyordu. Bugün ise, psikolog Esther Perel’in de sık sık vurguladığı gibi, “Ben bütün ilişkilerimde tek eşliyim.” gibi ifadeler kullanıyoruz – yani seri monogami var (yani, genellikle!).

“Ebeveyninizi Nasıl Alırsınız? Tek mi, Çift mi?” adlı yazımda da belirttiğim gibi, artık dağılmış yuva yerine tek ebeveynli aile diyoruz – dildeki değişim, algıdaki değişimi yansıtıyor.

Evet, boşanma durumunda ailenin şekli değişiyor ama çocuk varsa, aile yaşamı sona ermiyor. Çocuğun velayetini elinde bulunduran ebeveyni ile bir alt sistem, velayeti olmayan ebeveyni ile de bir başka alt sistem oluşuyor. Ebeveynler çocukların hayatının bir parçası olmaya devam ediyor; yalnızca ikametgahları değişiyor. Boşanma ve seri evlenme durumunda ise çoğul çekirdekli sistemler ortaya çıkıyor.

Ebeveynlik ve evlilik kavramları birbirinden bağımsız hale geldi.

Evlilik sonrası hayata adaptasyon da, günümüz batılı toplumlarında büyük bir kesiminin geliştirmesi gereken bir beceri oldu. Boşanma kararını vermek de, boşanmak da kolaylaştı.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2016 raporuna göre ülkemizde 2015’te boşanma oranı bir önceki yıla göre %5 artmış. Boşanmaların %39,3’ü evliliğin ilk 5 yılında, %21,5’i ise evliliğin 6-10 yılı içinde gerçekleşmiş.

Amerika Birleşik Devletleri verilerine göre ilk evliliğin kırklı yaşlarda boşanmayla sonuçlanma ihtimali %67. Boşanmalar genellikle evliliğin ilk yedi yılında gerçekleşiyor. İkinci evliliklerdeki boşanma oranı ise ilk evliliklere kıyasla %10 daha fazla.

Avrupa’nın en yüksek boşanma oranına sahip ülkesi olan Belçika’da 1975 yılından bu yana evlenme oranı %40 azalırken boşanma oranı %400 artmış.

Bir araştırma, bir çift ayrıldığında yakın çevresindeki çiftlerin de ayrılma ihtimalinin %75 arttığını söylüyor!

Boşanma oranları artmaya devam etse de, boşanmış kişilerin birçoğu yeniden evleniyor – bir sürü de yamalı bohça aile ortaya çıkıyor. Yine Amerika Birleşik Devletleri istatistiklerine göre boşanmış altı erkekten beşinin ve dört kadından üçünün tekrar evlenmesi söz konusu. Amerika Birleşik Devletleri vatandaşlarının dörtte biri en az bir boşanma yaşamış ve evli yetişkinlerin çoğunluğu ikinci evliliğinde.

Bu veriler olumsuz algının evlilik kurumuyla değil, yalnızca evlenilen bireyle ilgili olduğu şeklinde yorumlanabilir. Mesela mutsuz bir evlilikte hastalanma olasılığımız %35 artıyor. Ama mutlu çiftler, boşanmış veya mutsuz çiftlere göre daha sağlıklı ve daha uzun bir ömür sürdürüyor. Evlilik herşeye rağmen hala tercih edilen yaşam şekli gibi görünüyor.

Daha önceki yazılarımda da hep belirttiğim gibi, ben bu konudaki iyimserliğimi koruyorum – eşlerden ikisi de istekli olduğu sürece.

Boşanıyoruz – Çocuklar Ne Olacak? Bir sonraki yazıda…

Divorce

Boşanma İhtimaliniz %91’e Varan Bir Başarı Oranıyla Tahmin Edilebiliyor Desem?

Amerika Birleşik Devletleri’nde Dr. John Gottman ile eşi Dr. Julie Schwartz Gottman’ın kurdukları Seattle Evlilik ve Aile Enstitüsü’nü duydunuz mu? Bu enstitünün bünyesinde bir Sevgi Laboratuvarı var. Sevgi Laboratuvarı’nda, video kameralar ve mikrofonlarla kaplı yaşam alanlarında yaşayan, holter monitörleriyle takip edilen çiftlerden elde edilen verilerle, 6 yıl içinde boşanma ihtimalinin %91’e varan bir oranda tahmin edilebilir olduğu iddia ediliyor. Araştırma ortamı bildiğiniz BBG evi – hatta yarışmacılara holter takılmış hali; kalp atışları da takip ediliyor çünkü. Veriler, 14 yıl boyunca 650 çift izlenerek elde edilmiş. Uluslararası çalışmalar da dahil 3000’in üzerinde çift incelenmiş.

Sadede gelelim. Bu araştırmaların sonuçlarına göre boşanmanın tahmin edilmesini sağlayan altı belirti var:

  1. Bu modele göre çiftlerde evliliğin yürümeyeceği konusundaki ilk sinyali, tartışmaların başlangıç şekli veriyor. Eleştiri, iğneleme, hor görmeyle başlayan tartışmalar sert başlangıç olarak nitelendiriliyor. Araştırma bulgularına göre sert bir başlangıçla başlayan tartışmalar, olumsuz bir havada sona eriyor. Aman tartışmanızın sert bir başlangıcı olduysa bir mola verin; sonra devam edersiniz!
  2. Tartışmanın başlangıcı sert olunca, Gottman’ların “mahşerin dört atlısı” olarak adlandırdıkları ikinci belirtinin ortaya çıkma ihtimali artıyor: Eleştiri, hor görme, kendini savunma ve duvar örme.
    • Yakınmak, eşimizin başarısız olduğu belirli bir eyleme yönelik oluyor. Eleştiri ise daha genel olduğu için, kişiliğe yönelik olumsuz ifadeler içeriyor. Yakınma bir davranışa, bir eyleme odaklanır. Eleştiri ise karaktere yönelik bir saldırıdır. Eleştirinin artması, mahşerin birinci atlısı. İkisini ayırt etmek önemli. Tartışırken hep eyleme odaklanalım; karaktere değil.
    • Mahşerin ikinci atlısı olan hor görmek, genellikle iğneleme ve kuşku duyma şeklinde su yüzüne çıkıyor. Hor görme diyoruz ama, sıfat yakıştırma, gözlerini devirme, küçümseme, alay etme, kara mizah da hor görme sayılıyor. Bunların hepsi bir tiksinme ima ediyor çünkü. Uzlaşmaya değil, daha fazla çatışmaya neden oluyor. Yapısında saldırgan bir öfke var.
    • Mahşerin üçüncü atlısı savunmaya geçmek. Savunmada karşı tarafa verilen mesaj ‘sorun bende değil, sende’ olduğu için, genellikle çatışmayı arttırıyor.
    • Mahşerin son atlısı da duvar örmek. Yüzleşmek yerine en sonunda eşlerden biri iletişimi tamamen keser. Bu noktada aslında kişi yalnızca çatışmadan değil, eşinden ve evliliğinden de kaçmış olur. Bu davranış, erkekler arasında daha yaygın bu arada – araştırmalar öyle söylüyor. İlk üç atlının yarattığı olumsuzluk, artık duvar örmenin bir çıkış haline geleceği kadar bunaltıcı bir hal almış oluyor. Özellikle nabız 100’ün üzerine çıktığında duvar örme ihtimali artıyor.

Gottman’ların araştırmalarına göre bu dört atlının tek başına varlığı, boşanmaları %82’lik bir isabetle belirliyor.

  1. Boşanmanın üçüncü belirtisi, dolup taşmak. Sert başlangıç ve dört atlının varlığı alışkanlık haline gelince ortaya çıkıyor ama aslında bir korunma aracı bu – durum bizi öyle sarsmıştır ki depremden korunmak için duygusal olarak ilişkiden koparak çatışmaları sona erdirmeyi deneriz.
  2. Dördüncü belirti fizyolojik. Çiftlerin beden dili ve nabzı izlenince, dolup taşmanın bu sefer fiziksel belirtileri ortaya çıkıyor. Nabız 100’lere, hatta 165’e kadar yükselebiliyor. Bu fiziksel durum bile tek başına, sorun çözücü bir yaklaşımı neredeyse imkansız hale getiriyor.
  3. İlk dört belirti ve mahşerin dört atlısı evliliği hemen kopma noktasına getirmeyebilir. Bu durumda beşinci belirti olan başarısız onarma girişimleri ortaya çıkar. Çiftler gerginliği azaltmak için frene basarlar. Bu aslında başarısız bir onarma girişimidir.
  4. Bir ilişki bütün bu olumsuzluklar içinde sıkışıp kaldığı noktada riske giren yalnızca çiftin geleceği değil, aynı zamanda geçmişi de oluyor. Altıncı ve son boşanma belirtisi de kötü anılar olarak adlandırılıyor. Çiftler bu aşamada geçmişlerini bir anlamda yeniden yazarlar. Olumlu hatıraları anımsamakta zorlanırlar. Hep savaşma beklentisi içinde oldukları için evlilik bir işkenceye dönüşebilir. Profesyonel yardım almaya birçok çift bu aşamada karar verir.

Son aşamaya kadar gelindiğinde evlilikle ilgili yaşanılan sorunlar çok ciddi görünür, sorunlardan bahsetmek faydasız gelir, eşler birbirinden ayrı hayatlar sürdürmeye başlar ve yalnızlık belki de en baskın duygu olur. Özellikle eşlerden biri son aşamaya geldiyse evlilik dışı bir ilişki yaşama ihtimali artar. Bu ilişki genellikle evliliğin can çekişmesinin nedeni değil, bir belirtisidir. Bu işaretler görüldüğünde boşanma da bir an meselesi haline gelir.

Yanlış anlaşılmasın, yukarıda özetlemeye çalıştığım tepkileri zaman zaman bütün çiftler verir. Uzun süreli, ‘başarılı’ ilişkilerin farkı, bu durumu sümen altı etmeden, hiç olmamış gibi davranmamaları. Aksine, dönüp, durumu ve kendilerini rahatsız eden noktaları açık açık konuşmaları ve birbirlerinin bakış açısını dinlemeleri, gerektiğinde sorumluluk alıp özür dileyebilmeleri.

Bir araştırma, çiftlerin ilişkilerinde sorun olduğunu ilk hissettikleri andan ortalama 6 yıl sonra çift terapisine başvurduğunu söylüyor. İlişkilerde inişlerin, çıkışların olması çok doğal. Ancak Duygusal Hijyen başlıklı yazımda da belirttiğim gibi, lütfen yardım almak için yaraların kötüleşmesini, iltihaplanmasını beklemeyelim. O zaman tedavi daha sancılı ve daha uzun oluyor.

John Gottman ile Nan Silver’in kaleme aldığı “Evliliği Sürdürmenin Yedi İlkesi” Gottman’ların Sevgi Laboratuvarı’ndan elde ettikleri verileri özetleyen bir kitap. Dili akıcı ve anlaşılır. Konu ilginizi çektiyse tavsiye ederim.

Gottmans

İlişkiler ve Sosyal Medya

Sosyal medya hayatımıza girdiğinden beri bütün ilişkilerimize yeni bir boyut kattı. Arkadaşlarımızı aramak, mesaj atmak yetmiyor artık – arkadaşlık teklifini kabul etmek / etmemek, paylaştıklarını beğenmek / beğenmemek gibi kararlar girdi hayatımıza.

Yeni tanıştığımız, hatta itiraf etmesek de, işe alacağımız insanların bile hayatlarıyla ilgili birçok bilgiyi sosyal medyadan alıyor; sevgililerimizi, arkadaşlarımızı, hatta arkadaşlarımızın arkadaşlarına kadar herkesi yakın takibe alıp iz sürebiliyoruz.

Bir de yeni görgü kuralları çıktı tabii. Daha yarım saat önce WhatsApp’ta çevrimiçi olan bir yakınınızın sabah gönderdiğiniz mesaja cevap yazmamış olması ayıp mı? Arkadaşınızın Instagram’da başka resimleri beğenip sizin resminizi beğenmemesine ne demeli? Peki eski sevgilinizin yeni sevgilisinin hesaplarınızda gezindiğini fark etmek sinir bozucu mu, gurur verici mi?!

Sosyal medyadaki paylaşımlarımıza uyguladığımız pozitif sansür konusu da var tabii. En güzel çıktığımız, en eğlenceli, en mutlu görünen resimleri seçip, filtreler uygulayıp özenle yerleştiriyoruz sayfamıza. Kavga gürültü geçen huzursuz bir yemeğin veya tatilin Instagram ya da Facebook’taki yansıması çok farklı olabiliyor. Bunu bile bile böyle bir resme bakıp bir sonuç çıkarmak, ya da kendi hayatımızla karşılaştırmak ne kadar doğru?

Arkadaşları zor bir dönem geçirirken eğlence resimleri paylaşan insanların yaptığı gerçekten ayıp mı? Eğlenmek suç mu? Herşeye rağmen içlerinden eğlenmek gelebiliyorsa, paylaşma kısmı mıdır ayıp olan?

Yeni bir ilişkiye başladığımızda hemen Facebook’taki ilişki durumumuzu güncellemeli miyiz? Peki ayrıldığımızda? Bunun bile daha suya sabuna dokunmayan yöntemleri var.

Psikolog Esther Perel çağımızda özellikle aldatma sonucu oluşan ayrılıkları binlerce bıçak darbesiyle gelen ölüm şeklinde tanımlıyor. Eskiden yakadaki bir ruj izi, bir parfüm kalıntısı gibi küçük ipuçlarıyla izi sürülen aldatmalara kıyasla bugün internette yasak ilişkilerin neredeyse bütün detaylarıyla karşılaşmak mümkün olabiliyor. Yeni adab-ı muaşeret kurallarına göre bunun uygun karşılığı nedir peki? Sosyal medyadan karşı saldırıya geçmek kabul edilir bir davranış seçeneği mi? Sessiz kalmak mı yoksa doğru yaklaşım sosyal medya adabında? Peki sosyal medyada intikam alınabilir mi? Aldatılan eşlerin yazdıkları yazılar, paylaştıkları resimler intikam için doğru yöntem mi? Boşanma davalarında mahkemelerin sosyal medya hesaplarındaki paylaşımları delil olarak kabul ettiği bir çağda yaşarken bu soruların cevabı biraz karışık.

Tabii internetin bu kadar yaygınlaşmasıyla aldatma eylemi artık illa fiziksel temas da gerektirmemeye başladı. Mesela, sanal ilişkiler aldatma sayılır mı? Peki internetteki erotik sitelere yaklaşımınız nedir? Eşiniz veya sevgiliniz sizinle hemfikir mi? Bunlar hep yeni teknolojiyle son dönemde hayatımıza giren ve ilişkilerde düşünülmesi, konuşulması gereken konular.

Sosyal medya, herşey iyi giderken ilişkilere renk katıyor. Ama işler sarpa sarınca hayatın rengini soldurabiliyor. Herşey ölçüsünde güzel. FOMO yazımda da belirttiğim gibi, dönem dönem de olsa -özellikle hassas bir dönem geçiriyorsak- sanal detoks yapmak hepimize iyi gelebilir.

social-media-courses1

Aşkın Heykeli

Her sene Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Nevada Black Rock (Siyah Taş) Çölü’nde onbinlerce insan toplanıp, The Burning Man (Yanan Adam) Festivali için Black Rock Şehri’ni kuruyor. Son gece, festivalin sembolü olan adam figürü yakılıyor ve ‘şehir’ yok oluyor. 1986 yılında San Francisco’da bir kumsalda başlayan Black Rock Festivali, birçok insanın ölmeden önce yaşamak istediği tecrübeler listesine girmiş durumda. Kurulan, kendi kendine yetmeye, kendini ifade etmeye ve sanata adanmış bir şehir.

Bu seneki festival 30 Ağustos – 07 Eylül 2015’teydi. Ben orada değildim ama festival başladığından beri dikkatimi çeken ve aklıma kazınan “Love” yani “Aşk” adlı bir heykel var.

Instagram sayfamı takip edenler fark etmiş olabilir, ilişki temalı ve belirgin bir duyguyu anlatan heykeller özel ilgi alanım oldu bir süredir.

Ukraynalı sanatçı Alexander Milov’a ait olan bu eser, 1750 x 770 x 500 cm boyutunda ve 4,5 ton ağırlığında. Heykel, bir erkek ile bir kadın arasındaki anlaşmazlığın hem iç hem de dış yansımasını gösteriyor. Bedenleri kafes şeklinde tasarlanmış olan bu iki insanın iç benlikleri, içlerindeki çocuk hapsolmuş durumda. Gece olduğunda çocuklar ışık saçmaya başlıyor. Bu ışık, karanlık dönemlerde yeniden bir araya gelme, barışma umudunu sembolize eden saflığın, içtenliğin yansıması.

Sanatçı, birbirine sırtını dönmüş ama uzaklaşamamış bu iki insanın bağlanma ihtiyacını, dışa vurulamayan saf sevgisini daha güzel yansıtamazdı. Özellikle çift ve aile terapi ortamlarında çok sık gördüğümüz çelişkili duyguları somutlaştıran bu heykeli buradan da paylaşmak istedim…

Karanlık günlerde bırakalım içimizdeki çocuk konuşsun; dünya daha saf, daha aydınlık bir yer olsun.

photo-original

620x260_643485a195988e6269cab82efdd361d8_c

Gezgin Ruh Hali

Ben lisedeyken babamın evde olduğunu, yankılanan CNN sesinden anlardınız. CNN açıksa, babam evdedir, babam evdeyse, CNN açıktır. O zamanlar CNN’de benim de müptelası olduğum bir gezi programı vardı. Her hafta dünyanın farklı bir yerinden yayın yapar, şehirleri, ülkeleri tanıtırlardı. Hayalim buydu – programı o yüzden izliyordum. Büyüdüğüm zaman dünyayı gezen, sabah uyandığında gözlerini açıp bir an “Ben hangi ülkedeyim?” diye düşünen o insan olacaktım ben.

Oldum da – meslek hayatımın ilk yarısında öyle bir işim oldu ki, bir değil, birçok sabah uyanıp “Ben hangi ülkedeyim?” diye düşündüm gerçekten. Sayesinde haftada 2-3 ülke dolaştığım yoğun ama keyifli, gurur duyduğum bir işim, yüzümü biraz daha fazla görebilmek için her seferinde beni havaalanına bırakıp karşılamakta ısrar eden, kendisine “Havaş” lakabını yakıştırmış anlayışlı bir eşim vardı. İçimdeki gezginin açlığını o dönemde işim besliyordu. Sürekli yeni yerler görüyor, farklı kültürlerle tanışıyordum.

Meslek hayatımın ikinci yarısında kurumsal hayattan uzaklaşıp yaşam amacım olan psikoloji alanına geri döndüm. Ama içimdeki gezgin hiç susmadı. Onu doyurmak alışkanlık olmuştu bir kere – zaman ve bütçe isteyen bir alışkanlık!

Ben de kredi kartı mil programlarının aktif kullanıcısı oldum; biriken millerle dünyayı gezmeye kaldığım yerden devam ettim. Yeni bir ülkeden döndüğüm zaman kendimi daha mutlu, daha olumlu, daha enerjik, hayata daha bağlı hissediyorum. Seyahat etmek harcadıkça bizi zenginleştiren tek eylem derler ya! Gittiğim yeni ülkelerin, tanıştığım yeni kültürlerin beni değiştirdiğini, geliştirdiğini hissederim hep.

Sadece dünyayı değil, kendinizi de daha iyi tanıyorsunuz bu süreçte. Eskiden seyahate çıkmadan önce her aktivitemi, her anımı planlar öyle yola çıkardım. Tabii hala bir ön araştırma yapıyorum ama artık seyahatlerde programsız yaşamanın beni daha mutlu ettiğini fark ettim mesela. Zaten çok seyahat edince her zaman herşey planladığınız gibi de gitmiyor. Buna da alışıyorsunuz. Hava durumu, rötar, güvenlik gibi birçok sebeple planlarınız aksadığı zaman hemen duruma adapte olup yeni bir plan yapmayı öğreniyorsunuz. Araştırmalar, bu durumun özellikle hayatımızdaki küçük olumsuzluklara takılma olasılığımızı düşürdüğünü ve kendimizi daha mutlu hissetmemizi sağladığını gösteriyor.

Özellikle turistik merkezlerden uzaklaşıp o yörede yaşayan insanların hayatlarından kesitler görmeye çalıştıkça kendinizi başkalarının yerine koymanız da kolaylaşmaya başlıyor. Daha anlayışlı oluyorsunuz. Farklı coğrafi bölgelerin tarihi, ekonomik, kültürel geçmişlerini öğrendikçe, gözlemledikçe, davranış farklılıklarını da daha iyi anlayabiliyorsunuz.

Hostes, otel görevlisi, taksi şoförü, garson, rehber ve hatta başka gezginlerle yolunuz kesişiyor, bilgi alışverişinde bulunma fırsatı yakalıyorsunuz. Normal şartlarda tanıma fırsatı bulamayacağınız insanlarla tanışıyor, bambaşka hayatların penceresinden bakma şansını yakalıyorsunuz.

Seyahatlerde, insanlar için tek bir doğru olmayabileceğini, faklı bakış açılarının nerelerden kaynaklanabildiğini, görüşlerin nasıl ve neden ayrıştığını yaşayarak öğreniyorsunuz. Bazen de çok farklı görünen olguların özünde benzerlikler taşıyabildiğini.

Takip ettiğim “Yolculuk Terapisi” adında bir online platform var. İlk gördüğüm günden beri adı çok hoşuma gitmiştir – çünkü benim için yolculuk gerçekten bir terapi.

Mesela insana uzaktayken neleri özlediğini, neleri düşündüğünü, nelerin aklına bile gelmediğini fark ettiriyor. Alışkanlıklarınızın dışına çıktığınızda neler yapabileceğinizi, neler yapamayacağınızı görüyorsunuz. Hayatınıza uzaklardan baktığınızda, sahip olduklarınıza da farklı bir gözle bakabiliyorsunuz – nelerden memnun olduğunuza, neleri değiştirmek istediğinize. Kendimizi tanımanın hızlandırılmış bir yolu. Öncelikleriniz değişiyor bazen. Bazen de değerleriniz. Konfor alanınızın dışına adım attığınızda, özellikle de hayatınızdaki insanlara bakış açınız değişiyor – bazen olumluya doğru, bazen olumsuza. Aynen terapi ortamında olduğu gibi.

Peter Adler, kültürlerarası deneyimlerin kişilik ve kimlik değişimine yol açtığını söyler araştırmalarında.

Daha güncel araştırmalar, öğrenci değişim programlarıyla yurt dışında okuma fırsatı elde eden öğrencilerin dünya görüşlerinin değiştiğini, bu öğrencilerin kişilerarası ilişkilerinin de geliştiğini ortaya koyuyor.

Özellikle yurt dışında yaşama deneyiminin yol açtığı fiziksel, bilişsel ve duygusal değişimlerin boyutu, araştırmalarda dikkat çekiyor.

Seyahat etmenin çocuklara da iyi geldiğini düşünüyorum. Küçük kızım doğduğunda zaten Baby TV, Disney Junior gibi kanallar artık televizyonlarda vardı ama büyük kızım doğduğunda okuduğumuz kitapları, izlediğimiz DVD’leri gittikçe yurt dışından almaya çalışıyordum – amacım onun farklı ırk ve kültürlerin varlığına erken yaşta alışmasıydı. Onunla çıktığımız ilk yurt dışı seyahatinde zenci bir şöförün onu kucağına alıp minibüse bindirmesine, çekik gözlü bir garsonun yemeğini getirmesine hiç tepki vermemesi beni nasıl mutlu etmişti anlatamam! Şimdi de en güçlü özelliklerinden biridir adaptasyon becerisi.

Bizim evde dünya küresi hep ortadadır. Bir şehrin bahsi geçtiğinde İstanbul’dan kaç saat uçuş mesafesinde olduğuna bakılır. Uçuş mesafesine göre çocuklar gidip gitmeyeceklerini değil de, kaç yaşında gideceklerini konuşurlar. Seyahatlerimden kalan bozuk paraları biriktirdiğim kavanoz dökülür ve o ülkelerin paraları araştırılır. Onlar yanımda olmadan yeni bir yere gidersem söz alırlar benden onları da bir gün götürmem için. Anlayacağınız iki küçük gezgin daha var bizim evde şimdiden.

Can Yücel’in söylediği gibi, aramızdaki en uzak mesafe coğrafi mesafe olsa keşke. Hayat çok daha kolay olurdu…

“En uzak mesafe ne Afrika’dır,

Ne Çin,

Ne Hindistan,

Ne seyyareler

Ne de yıldızlı geceleri

Işıldayan…

En uzak mesafe iki kafa arasındaki

Mesafedir.

Birbirini

Anlamayan…”

Can Yücel

Dunya

Akşam yemeğe geliyor musun?

Ferzan Özpetek filmlerini çok severim. En çok da hemen hemen bütün filmlerinde yer alan kalabalık sofraları.

Ben de böyle büyüdüm. Kalabalık olmasa da, bizim evde akşam yemeklerinde sofraya beraber oturulurdu. Dördümüz de birbirimizin o gün ne yaptığından, ne yapmadığından haberdar olurduk. Yaşarken çok da önemli bir detay gibi gelmezdi bana. Ne zaman ki büyüdüm, kendi çocuklarım oldu, o zaman anladım beraber yenilen akşam yemeklerinin, aile sofralarının değerini.

13-14 yaşlarındaydım; okuldan bir arkadaşım, evlerinde ailece akşam yemeği yenmediğini söylemişti. Kim evdeyse, acıktığında kendi tabağına yemek alıp odasında ya da televizyon karşısında yermiş. Bu tablo bana üzücü gelmişti. Herhalde ilk defa o gün düşünmeye başlamıştım akşam yemeğinde konuştuklarımızı, konuşmadıklarımızı.

Geçen akşam bizim evde çok sevdiğim dostlarımla çoluk çocuk, şen şakrak bir yemeğe ev sahipliği yaptım yine. O sofra, bu yazıya vesile olmuş oldu!

Günümüzde anne babaların iş ve sosyal hayatı, çocukların okulları, ödevleri, aktiviteleri derken her akşam aynı saatte ailece sofraya oturmak zorlaştı. Bunu yapamadığımız zamanlar beni huzursuz etmiştir her zaman; bir şeyler eksik kalmış gibi hissetmişimdir. Çocukken öğrendiklerimiz, alıştıklarımız ne kadar güçlü öğrenmelermiş meğer!

Amerika Birleşik Devletleri’nde Anne K. Fishel tarafından başlatılan “The Family Dinner Project” (Ailece Akşam Yemeği Projesi) projesinden, arkadaşım Yudum Akyıl aracılığıyla haberdar olmuştum. Duyar duymaz American Management Association tarafından 2015 yılında basılan “Home For Dinner” (Akşam Yemeği Evde) adlı kitabı aldım – bir nefeste de okudum.

Dr. Fishel kitabında hem kendi ailesiyle yemek yaparken / yemek yerken yaşadığı tecrübelerini paylaşıyor, hem de bir aile terapisti olarak danışanlarının bu konuya odaklandıklarında hayatlarında nasıl bir fark yaratabildiğini örnek yöntemlerle açıklıyor.

Dr. Fishel’ın ifadesiyle, bir çift için cinsellik ne ise, çocuklar için kum havuzu ne ise, gençler için müzik ne ise, aileler için de yemek sofraları o. Ailece birlikte yemek yeme alışkanlığının aile bireylerini madde bağımlılığı, obezite, okulda düşük notlar ve çeşitli davranışsal sorunlardan koruduğunu gösteriyor araştırmalar.

Yine araştırmalar, akşam yemeğinde yapılan sohbetlerin, çocukların dil gelişimi için kitap okumak kadar faydalı olduğunu gösteriyor. Aile bireylerinin birbirine anlattıkları hikayeler, çocukların kendilerine güvenlerinin artmasına katkı sağlıyor.

Birlikte yemek yiyen aile bireylerinin yemek dışında da birlikte daha fazla zaman geçirdiğini, aralarındaki bağın daha güçlü olduğunu görüyoruz.

Tabii sadece masanın başında oturmak yeterli olmuyor. Bazı evlerde ailelerin birlikte sofraya oturduklarına tanık oluyorum ama anneler çocukları azarlıyorsa, anne-baba kavga ediyorsa, ya da en kötüsü, herkes sessizce oturuyorsa, bunun sürece pek de faydası olmuyor. Hele ki aile bireylerinden biri veya birkaçı bu ortamdan kaçınıyorsa, bunun sebeplerine bakmak lazım.

Yemek bir sembol. Birlikte yemek yemek ailenin ortak bir değer, bir kimlik yaratmasını kolaylaştıran, aile bireylerinin bağını güçlendiren bir ritüel aslında. Yalnızca “Günün nasıl geçti?” sorusuyla sınırlı kalmamak için sofrada oynayabileceğimiz bazı oyunlar da var. İşte birkaç örnek:

  • Gül ve diken: Her bir aile bireyi o gün yaşadıklarından bir olumlu (gül) bir de olumsuz (diken) tecrübesini paylaşır.
  • İki doğru bir yalan: Her bir aile bireyi, o gün başından geçen olaylarla ilgili ikisi doğru biri yanlış olmak üzere üç cümle kurar. Ailesi, hangilerinin yalan olduğunu tahmin etmeye çalışır.
  • Hangisini tercih ederdin: Aile bireylerinden her birine tercihleriyle ilgili sorular sorulur. Mesela “Telefonun mu olmadan yaşamak isterdin, televizyonun mu?”, “Geçmişte mi yaşamak isterdin, gelecekte mi?”, “Aklına bir şarkının takılmasını mı tercih ederdin yoksa her gece aynı rüyayı görmeyi mi?”
  • Beni ne kadar iyi tanıyorsun?: Bütün aile bireylerine üzerinde üç soru olan bir kağıt verip cevaplamalarını istenir. Örneğin “Yangın çıksa yanına alacağın tek şey ne olurdu?”, “Bir ünlüyle yemek yesen, kim olurdu?”, “Bir çizgi film karakteri olabilsen, hangisi olurdun?”, “Boynuna bir dövme yaptıracak olsan, ne olurdu?” gibi sorular. Yanıtları oyunun lideri toplar ve aile bireyleri hangi cevabın kime ait olduğunu tahmin etmeye çalışır.
  • Sohbet kavanozu: Ufak ufak kesilmiş kağıtlara sorular yazılır ve hepsi bir kavanoza doldurulur. Her bir aile bireyi bu kağıtlardan birini çeker ve herkes çektiği soruya cevap verir. Bazı örnek sorular: “En iyi arkadaşın kim?”, “Kendini üzgün hissettiğin zaman, daha iyi hissetmen için ne yapabiliriz?”, “Ailemizle ilgili en sevdiğin anın hangisi?”, “İsminin nasıl / neden seçildiğini biliyor musun?”, “Üç dileğin olsa, ne dilerdin?”, “Konuşmayı mı daha çok seversin, dinlemeyi mi?”, “En sevdiğin özelliğin hangisidir?”, “Kendini en rahat hissettiğin yer neresi?”, “Hep aynı yaşta kalabilecek olsan, hangi yaşta kalırdın? Neden?”.

Oyun oynamak eğlenceli bir teknik olsa da, sofraları değerli yapan genellikle aile bireylerinin birbirlerine anlattıkları hikayeler oluyor. Özellikle çocuklarımızın başlarından geçen olayları anlatmalarına, onları aktif bir şekilde dinleyerek ve izleme soruları sorarak destek vermek çok önemli.

Aklınıza hiç anlatacak hikaye gelmezse, her bir aile bireyinin sırayla bir cümle kurarak sohbeti ilerlettiğinde bile ortaya komik hikayeler çıkacaktır.

İlginizi çekerse www.thefamilydinnerproject.org web sitesinde de yemek tariflerinden örnek sohbet konularına, oyunlardan blog yazılarına birçok kaynak bulabilirsiniz.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2006 Aile Yapısı Araştırması’na göre Türkiye’de hanehalkı üyeleri %88,8 oranında akşam yemeklerinde düzenli olarak biraraya geliyor zaten. Bu çok umut verici bir istatistik.

Hepimizin her akşam aynı anda evde olması zor olsa da, kendi adıma evde kim varsa birlikte yemek yemesi konusunda ısrar ediyorum. Bir de FOMO yazımda da önerdiğim gibi, telefon, iPad, laptop, televizyon gibi dikkatimizi dağıtan teknolojik unsurları en azından yemek bitene kadar ortadan kaldırdık mı, keyfimize diyecek yok. Bunu bu kadar ciddi bir şekilde ilk denediğimde büyük kızım Melis, “Çok sıkılacağımı sanmıştım ama yediğim en eğlenceli yemeklerden biri oldu bu.” demişti. Bu sağlıklı, faydalı ve çok da keyifli bir ritüel. Afiyet olsun!

Home4Dinner

Doğum Sıramız

Hiç yeni tanıştığınız bir kişinin doğum sırasını tahmin ettiğiniz oldu mu? İlk çocuk mu, tek çocuk mu, ortanca çocuk mu, ailenin en küçüğü mü… Hangi davranışları onu ele verdi?

Kardeşler bir elin parmakları gibi farklıdır deriz. Sonra da bacanaklar ve eltiler arasındaki farklılıklara şaşarız! Halbuki bir elin parmakları gibi olan kardeşlerin eş seçimlerinin benzer olmasını bekleyemeyiz. Peki ya arkadaş seçimleri?

Aileyi bir ağaç gövdesi gibi düşünürseniz, kardeşler de ağacın dalları gibidir. Dallar aynı yerden büyümez. Farklı yerlerden uzar, farklı yönlerde gelişirler.

Psikolog Walter Toman’a göre doğum sıramız, kişilik özelliklerimizi belirleyen önemli bir etken. Doğum sıralarının biri, diğerine göre daha kötü ya da daha iyi değil; hatta birbirlerini tamamlayıcı özellikler taşıyor.

Bu konudaki araştırma sonuçları sadece aile ortamları için değil, iş ortamları için de önemli veri sağlıyor. Örneğin ailenin en büyük çocuğu çoğunlukla liderlik pozisyonları alırken, en küçük çocuklar genelde yönetilen taraf oluyorlar. Bu nedenle ailesinin en büyüğü olan bir yönetici, ailenin en küçüğü olan bir asistanla daha rahat çalışabiliyor. Bazı küçük çocuklar da yönetmeyi sevebilir; ancak yönetim tarzları büyük çocuklardan farklı olacaktır.

İlk çocukların en belirgin özelliği, her şeyi kendileri halletmeye çalışan mükemmeliyetçi ve dominant yapılarıdır. Kitaplarla araları çok iyidir. Psikolog Kevin Leman, ‘Kaçıncı Çocuksunuz?’ (Tara Kitap, 2015, İstanbul) kitabında ilk çocukların özelliklerini şöyle sıralıyor: “Mükemmeliyetçi, güvenilir, vicdanlı, liste yapan, düzenli, çalışkan, doğal lider, eleştirel, ciddi, akademik, mantıklı, sürprizleri sevmeyen, teknolojiye meraklı.” Teknoloji konusunu bilemem ama bu liste bana uydu gibi!

Araştırmalar, ilk çocukların sonra doğan çocuklara kıyasla başarılı olmak konusunda daha yüksek motivasyon sergilediğini gösteriyor. İlk çocuklar, sonradan doğanlara göre daha erken konuşuyor ve yürüyor. İlk çocuklar, kontrolü ellerinde tutmayı seviyor. Dünya liderleri genellikle ilk çocuklardan çıkıyor.

Ortanca çocuklar ise arabuluculuk yapmakta iyiler. Dr. Leman, ortanca çocukları tanımlamak için “arabulucu, uzlaşmacı, fedakar, diplomatik, çatışmalardan kaçınan, bağımsız, vefalı, sadık, çok arkadaşı olan, özgür, ketum” sıfatlarını kullanıyor. Ailedeki herkesten daha fazla arkadaşları oluyor ortanca çocukların. Sır tutmakta üstlerine yok. Hayatlarının süt liman olmasını tercih ediyorlar. Genellikle hemen üstlerindeki çocuğu temel alıyorlar. Bu nedenle ortanca çocukların özellikleriyle ilgili bir genelleme yapmak da zor. Ortanca çocukların daha romantik olduklarını eklemek zorundayım ama.

Ailenin en küçüklerinin özellikleri ise şöyle: “Manipülatif, cazibeli, alımlı, başkalarını suçlayan, ilgi arayan, azimli, insan canlısı, dirençli, doğal bir satış elemanı, büyümüş de küçülmüş, ilgili, şefkatli, kaygısız, şen şakrak, sürprizleri seven, kararlı, yaratıcı.” Bu kişilerin genellikle sezgileri güçlü oluyor. Rekabeti seviyorlar. Ünlü komedyenlerin birçoğu ailelerinin en küçüğü. Toplantı salonlarında, en arkadaki kahve masasının başında herkesle sohbet eden kişiler, genellikle son çocuklardır. İlgi çekme arzuları onları cesur yapar. Dar bir bütçeyle yaşamak, diğer kardeşlere göre onları daha fazla zorlar. Topu başkalarına atıp diğer insanları sorumlu tutma huyları olabilir.

Ailenin en küçük çocuklarının yakınlarında birkaç ilk çocuk mutlaka bulursunuz zaten.

Bir de tek çocuklar var: “Titiz, ölçülü, başarılı, kendi kendini motive edebilen, heybetli, dikkatli, kitap okumayı seven, siyah-beyaz düşünen, aşırılıklar içeren ifadelerle konuşan, başarısızlığa tahammülü olmayan, kendine dair yüksek beklentileri olan, mükemmeliyetçi, kendisinden yaşlı ya da genç kişilerle kendini daha rahat hisseden, hırslı, organize.” Kendini biraz fazla önemli hissetmek, benmerkezci olmak bu çocukların en yaygın sorunu oluyor. Yetişkin olduklarında da diğer insanlardan daha değerli olduklarını düşünmeye devam edebiliyor, işler istedikleri gibi gitmediğinde kendilerine adaletsiz davranıldığını düşünebiliyorlar. İnisiyatif almak konusunda becerikli ve kendilerine güven duyguları yüksek oluyor.

Tek çocuk bir erkek olduğunda kariyer odaklı bir hayat sürebiliyor. Tek çocuk bir kadınsa, genellikle hayat boyu yanında kendisine destek verecek bir kişi arıyor. Bu kişi annesi, babası ya da eşi olabilir.

İlk çocukların ve tek çocukların liste yapma merakları araştırmalarda sık sık karşıma çıktı. Bu büyük çocuk olarak bana çok uydu – listelerim meşhurdur, yakın çevrem bilir! Birkaç sene önce büyük kızım Melis kışın ortasında elinde kağıt kalem, “Hadi anne, yaz tatili için liste yapmaya başlayalım.” diye yanıma geldiğinde dehşete düşmüştüm ama!

Tabii ilk çocuk her zaman ilk çocuk rolü oynamayabiliyor. Mesela ailede belirli bir cinsiyette ilk doğan çocuk (ailenin ilk oğlu ya da ilk kızı), veya aynı cinsiyette olan en yakın kardeşinden beş yaş veya daha fazla büyük olan çocuk da ilk çocuk özelliği taşıyabiliyor. Anlayacağınız durum biraz karışık.

Nasıl astrologlar burcunuz kadar yükselen burcunuz da önemli diyor, doğum sırası da basit bir rütbe sistemine dayanmıyor aslında. Doğum tarihi dışında kişilik özelliklerini etkileyen birçok unsur var.

Doğum sırası teorilerini etkileyen diğer değişkenler kardeşler arasındaki yaş farkı, kardeşlerin cinsiyeti, fiziksel, zihinsel veya duygusal farklar, kardeş ölümleri, evlat edinmeler, ebeveynlerin doğum sıraları, ebeveynlik tarzları, ölüm veya boşanmalar, yeniden evlenmeler gibi. Araştırmalar, bizi en çok karşı cinsten olan ebeveynimizin etkilediğini gösteriyor.

Araştırmalara göre ikinci çocuk ilk çocuktan çok farklı oluyor – özellikle aralarındaki yaş farkı beş yaştan azsa ve cinsiyetleri aynıysa. İki kardeş de erkekse, rekabet daha da artıyor. İki kızı olan ailelerde ise babanın dengeleyici bir rol üstlenmesi ve kızlarıyla ayrı ayrı, birebir zaman geçirmesi, çocukların kendilerine güvenlerinin gelişmesi için önem taşıyor.

İkizlerin ise rakip–arkadaş karışımı bir ilişkileri oluyor. Kimin ilk çocuk olduğu genellikle ilk bakışta anlaşılıyor. Çoğunlukla bir kardeş yönetiyor, diğeri yönetiliyor. Özellikle cinsiyetin aynı olduğu durumlarda rekabet artabilir. İkizler bütün ilişkilerinde çok düşünceli kişilerdir. Ben kendi adıma dostluklarından çok keyif alırım!

Doğum sırası araştırmalarının çift terapisi noktasında en ilginç yanı, boşanma ihtimallerini de ortaya koyması. Örneğin kendinden küçük bir kız kardeşi olan bir erkek, abisi olan bir kadınla evlendiğinde boşanma ihtimali, kendinden küçük bir erkek kardeşi olan bir erkekle kendinden küçük bir kız kardeşi olan bir kadının yaptığı evliliğe kıyasla daha düşük oluyor. Çünkü ilk örnekte eşlerin doğum sırası birbirini tamamlıyor ve karşı cinsten bir kişiyle aynı evde yaşamaya alışık oluyorlar. İkinci örnekte hem doğum sıraları birbirini tamamlamıyor, hem de eşler karşı cinsten biriyle yaşamaya alışık olmuyor.

Başka bir örnek olarak, iki ilk çocuğun anlaşması zor olabiliyor, çünkü her iki eş de direksiyonda olmak isteyebiliyor. Aynı şekilde iki son çocuk da, en küçük olmanın getirdiği ayrıcalıkları ilişkilerinde de beklerse sorun yaşayabiliyor. Ancak bu iki örnekte de, eşler birbirlerine olan benzerliklerini fark edip hayranlık duyabiliyorsa, yürüyor. Yani bir anlamda, ilişkinin narsistik bir niteliği oluyor. Benzer düşünce yapıları, zorlukları birlikte aşmaları için sağlam bir temel bile oluşturabiliyor. Ama herhangi bir konuda karşı karşıya geldiklerinde iki taraf da geri adım atmayınca, evlilik çıkmaza girebiliyor.

İki ortanca çocuğun yaptığı evlilikte de eşlerin fazla uzlaşmacı tutumu kaçınmaya neden olabiliyor. Bu iletişim eksikliği zamanla evliliği çıkmaza sokabiliyor. Bu eşleşmede en çok rastlanan, iletişim sorunları.

İki en küçük çocuk ise evlenmeden önce eğlenceli bir flört dönemi yaşayabilir. Her iki eş de eğlenmeyi sever ve risk alır. Ancak eşlerden biri aile bütçesinin sorumluluğunu almazsa, bir süre sonra maddi sıkıntı çekebilirler.

En iyimser eşleşme, ortanca çocuk ile son çocuk arasında oluyor. Uzlaşma konusunda usta olan ortanca çocukla dışa dönük ve sosyal son çocuk iyi bir çift oluyor.

Bu konunun özellikle eş seçimi boyutunun ilgi çektiğini görüyorum. Daha detaylı bilgi için William Cane’in doğum sırası hakkında detaylı bilgi veren web sitesi ve kitabına göz atabilirsiniz. Psikolog Kevin Leman’ın daha önce de bahsettiğim Kaçıncı Çocuksunuz kitabı da Türkçe baskısı olduğu için iyi bir kaynak.

Bir genelleme yapmak gerekiyorsa, kendi doğum sıranızdan farklı biriyle evlenmeniz, mutlu olma şansınızı arttırıyor. İlk çocuk ve son çocuk kombinasyonunun mutlu bir evlilik için şansı diğer kombinasyonlardan biraz daha yüksek diyor araştırmalar.

Anne-babalar olarak en önemli görevimiz, elimizden geldiği kadar bütün çocuklarımıza eşit davranmak ve eşit sevgi / ilgi göstermek. Çocuklarımıza yaklaşımlarımız, en az doğum sıraları, cinsiyetleri, fiziksel veya duygusal özellikleri kadar önemli. Başka yapacak birşey yok!

KacinciCocuksunuz

ÇOK İŞİM VAR!

Büyürken babamın hep çok işi vardı. Çalışmaya başladım, benim de çok işim oldu. Evlendim, baktım, eşimin de çok işi var. Sonra sonra fark ettim, benim için yoğun insan, önemli insanmış. Zaman yönetimine böyle bir anlam yüklemişim.

Ofis ortamında yoğun olmak havalı bir durumdur. Şikayet etse bile, çok işi olan insan daha başarılı, daha önemli insan olarak algılanır (ya da kişi kendisini öyle algılar!). Her gün saatinde gelen, saatinde çıkan, öğle tatillerinde dışarıda yemek yiyen, arada sigara ya da kahve molalarına çıkıp iş arkadaşlarıyla sohbet ortamları yaratan, yıllık izinlerini sonuna kadar kullanan insanlar ne kadar önemli olabilir ki? Saat 7’de ofiste olup gece 11’e kadar çıkmayan, hafta sonları bile çalışanlardır asıl işlerin yürümesini sağlayan.

Ben de böyle düşündüm; zaman zaman da böyle yaşadım. Artık bakış açım biraz daha farklı. Bendeki farkındalık, yıllar önce bir proje kapsamında hazırlamak zorunda kaldığım Zaman Yönetimi eğitimi için araştırma yaparken başladı. Okuduğum makale ve yorumlardan aklımda kalan temel mesaj aslında çok basit: Zaman herkes için eşit bir kaynak. Fark yaratan, zamanı nasıl kullandığımız. Herkesin bir günde 24 saati var. Herkesin haftada 7 günü var. Zamanı iyi kullandığımızda artanı saklayıp ertesi güne ekleyemiyoruz.

Özellikle farklı ülke ve kültürlerle çalışmaya başladıktan sonra daha da dikkatimi çekmeye başladı bu konudaki algılama farkları. Bağlı olduğum İngiliz CEO, yaptığımız ilk toplantının sonunda bana bir ay Çin’de tatilde olacağını ve kendisine ulaşamayacağımı söylediğinde çok şaşırmıştım – ben Türkiye’de bir hafta tatile çıktığımda suçluluk duygusuyla ofise dönerken, bu adam nasıl bir ay tatil yapabilirdi?

Zamanla, bu konudaki ikinci önemli dersimi aldım: Aslında konunun işin miktarıyla ilgisi yokmuş; konu önceliklermiş. Yapmamız gerekenleri aciliyet ve önem derecesine göre sıraladığımıza göre, vakit bulamadığımız işler, bizim için daha az acil ve/veya daha az önemli olan işler oluyor. Vaktimizi, önceliklerimize ayırıyoruz. Özellikle iş dışında kalan zaman dilimlerinde. Spor bizim için öncelikliyse, spor yapıyoruz. Ailemizse, ailemizle zaman geçiriyoruz. Bir arkadaşımızsa, onunla buluşuyor ya da konuşuyoruz. Takip ettiğimiz dizide bu hafta ne olacağı oluyor bazı anlarda öncelik. Ya da izlediğimiz tartışma programında konuşmacının söyleyecekleri. Bir maç oluyor bazen. Bazen de bir e-mail, ya da WhatsApp’ta bir yazışma. Bir konuya odaklanırken, bunu bilinçli olarak yapıyorsak, yani, hangi seçenekler arasından vaktimizi o konuya ayırmayı seçtiğimizin ve hangi alternatifleri elediğimizin farkındaysak, belirli bir dengeyi koruyabiliyorsak, zaten ortada bir sorun yok. Kişisel bir tercih bu.

Ancak çocuklarımızla oyun oynamak isterken kendimizi sosyal medyada vakit geçirirken buluyorsak, kitap okumayı planlarken bir diziye takılıyorsak, sevdiğimiz bir arkadaşımızı aramak üzereyken habersiz uğrayan komşumuzla akşamımızı geçiriyorsak dizginleri elimize almanın vakti gelmiş demektir.

“Biz bunu hep böyle yaparız.”

“Gitmezsek ayıp olur.”

“Madem ısrar ediyorsun…”

“Babam da böyle yapardı.”

“Böyle gelmiş, böyle gidecek.”

“Valla hiç düşünmedim bile.”

“Böyle alışmışım.”

Böyle ifadeler duyduğum zaman artık bende alarm zilleri çalıyor.

Bir de “Hayır.” diyememe konusu var tabii. Bu durum, öncelik listemizin altını üstüne getiriyor.

Üç kişinin yapması gereken bir işin altından tek bir kişi kalkmaya çalışıyorsa, bir haftada bitebilecek bir işi bir günde tamamlamaya uğraşıyorsanız bu başka bir konu. Özellikle iş ortamlarında etraflarındaki kuru kalabalığa rağmen tek başına kürek çekmek için çabalayan insanlar var. Sorun işin, zamanın miktarı veya insanların yetkinlikleri ile ilgili olunca, çözüm de daha somut oluyor.

Bazense “yoğun” olmak bir duygu oluyor; yapmamız gereken işlerin miktarından bağımsız. Bu durumun çözümü biraz daha zor. Sorumlulukları sayı olarak azaltmak, bu duyguyu azaltmıyor çünkü. Yoğunluk duygusuna farklı anlamlar yükleyebiliyoruz.

Önceliklerimizi belirlerken işyerindeki performans hedeflerimiz kadar, çocukluğumuzda yaptığımız gözlemler, rol modellerimiz de etkili oluyor. Dikkat edin, ‘hep işi olan’ anne ve/veya babaların çocuklarının da ileride ‘hep işleri oluyor’. Yoğunluk duygusu bazı çocuklara miras kalabiliyor. Ya da bu yoğunluğun maliyetini görüp, önceliklerimizi değiştirebiliyoruz.

Yanlış anlaşılmasın; çok çalışmak bir insanda en saygı duyduğum özelliklerden biridir. Ben de çok çalışıyorum. Çocuklarımın da ileride çok çalışan bireyler olmaları için onlara örnek olmak adına elimden geleni yapıyorum. Malcolm Gladwell’in Çizginin Dışındakiler kitabında yer verdiği 10,000 saat kuralına yürekten inanıyorum (Gladwell, başarının tesadüf ya da şans işi olmadığını, bir alanda çok iyi olabilmek için o konu üzerinde yaklaşık 10,000 saat çalışılması gerektiğini söyler). Çocuklarımın Mutluluk Doktoru başlıklı yazımda belirttiğim gibi, akış halinde anlamlı hayat yaşamalarını çok isterim. Yine de bir gün 24 saat. Bir hafta 7 gün. Çalışkan olmak başka birşey, zamanı etkin kullanmak başka. Zaman konusunda da bilinçli tüketici olalım. Zamanımızı planlayarak, bilinçli harcayalım – sadece en acil ve en önemli değil, en kıymetli şeyler de yapılacak işler listemizin başlarında olsun. Bırakalım yoğunluk da bir duygu değil, bir durum ifadesi olarak kalsın hayatımızda.

kumsaati

Mutluluk Doktoru

Sene 1991. Evden çıkıp bir taksiye bindim ve Boğaziçi Üniversitesi’ne lütfen dedim.

– “Öğrenci misin abla?”

– “Evet.”

– “Hangi bölüm?”

Psikoloji dememle birlikte, Gayrettepe’den Rumeli Hisarüstü’ne giderken geçen 20 dakika boyunca taksi şoförünün evlilik hayatıyla ilgili çok fazla detay öğrendim. Eşinin tepkilerinden şikayet ediyor ve yarı yaşında bir öğrenci bile olsa, bu işi bilen birinden haklı olduğunu duyup kendi davranışlarını onaylatmak istiyordu.

Sene 2015. Londra Heathrow Havalimanı Pasaport Kontrol’de sıra bana geliyor.

– “Ziyaret sebebiniz?”

Psikolog olduğumu ve Tavistock Centre’da bir seminere katılmak için geldiğimi söyledim. Arkamdaki sıraya rağmen, yaklaşık beş dakika boyunca görevlinin eşiyle ilgili şikayetlerini dinledim. Yine kendi davranışlarıyla ilgili onayımı almaya çalışıyor ve hatta eşi için benden randevu alabilse çok iyi olacağını söylüyordu. İstanbul’a gelirse seve seve diyerek Heathrow Express’e doğru ilerledim.

Bu iki olay arasında tam 24 sene var ama gördüğünüz gibi değişen pek birşey yok. Psikoloğa gitmek bugün bile kolay bir karar değil. Psikoloğa gitmek için bir sorun olmasını –hatta sorunun kontrolden çıkmasını– bekliyoruz. Gidince de, doğal olarak, hep olumsuzları konuşuyor, iyi gitmeyen konulara odaklanıyoruz. Bize olumsuz duygular hissettiren deneyimlerimizi daha canlı bir şekilde hatırlıyoruz. Basit hafıza testlerinde bile olumsuz duygu uyandıran kavramlar daha fazla akılda kalıyor.

Ben danışanlarımın daha çok olumluya odaklanmalarını sağlayabilmeyi misyon edindim. Ofisimden daha az mutsuz çıkmaları değil, kendilerini huzurlu hissettikleri bir ortamdan yüzleri gülerek ayrılmalarını ve bu durumun mümkün olduğu kadar hayatlarının diğer kesitlerine de etki etmesini hedeflerim. Bir müdahale olacaksa ve bakış açısı değişecekse, bunun bütünsel bir mutluluk hedefiyle olması lazım.

Pozitif psikoloji olarak tanımlanan bir akım var. Bu akımın öncülerinden biri olan Martin Seligman, üç farklı mutlu hayat çeşidi tanımlıyor. Bunlardan birincisi ‘keyifli hayat’. Böyle bir hayat sürmek için size olumlu duygular yaşatacak deneyimlerin peşinden koşuyorsunuz ve bu duyguları mümkün olduğu kadar uzun süre hissetmek için elinizden geleni yapıyorsunuz. Olumsuz duygulardan da kaçınıyorsunuz. Bu hayat çeşidinin en büyük sorunu, insanların herşeye hemen alışması ve hissedilen pozitif duyguların istediğimizi elde ettikten sonra zayıflayarak yok olması.

İkinci mutlu hayat çeşidi ‘iyi hayat’. Keyifli hayatta bilinçli olarak yapılan seçimler ve farkındalık var – yaşarken bunu seçer, bilir ve hissederiz. İyi hayat ise, mandalalarla ilgili blog yazımda da bahsetmiş olduğum Psikolog Mihaly Csikszentmihalyi’ın akış teorisini temel alıyor. Bu teori, insan zihninin bir aktiviteyle tamamen meşgul olma durumunu “flow”, yani akış hali olarak tanımlıyor ve insanın en mutlu olduğu zamanı, akışta olduğu zaman olarak kabul ediyor: Dikkati tamamen yaptığı aktiviteye odaklanmış, zaman kavramı önemini kaybetmiş, fiziksel ihtiyaçlarla ilgili farkındalık yok olmuş. İyi hayat yaşayabilmek için en güçlü yönlerimizi bilmemiz ve bunları mümkün olduğu kadar fazla kullanacak şekilde hayatımıza entegre etmiş olmamız gerekiyor. Hayatımızı mümkün olduğu kadar akışta geçiriyoruz.

Üçüncü mutlu hayat çeşidi ise ‘anlamlı hayat’. Adından da anlaşılacağı gibi, en güçlü mutluluğu ve huzuru sağlayan bu hayat çeşidi. Sadece en güçlü yanlarımızın farkında olup bunları kullanmayı değil, bizden daha büyük bir bütüne hizmet etmeyi de içeriyor. Bu bütün, aile, din, toplum veya bir ideoloji dahi olabilir.

Yapılan araştırmalar, keyifli hayatın genel hayat tatminiyle bir bağlantısı olmadığını ortaya koyuyor. Mutlulukla en güçlü korelasyon, anlam arayışıyla kuruluyor. Bütünsel mutluluk, olumlu duyguların peşinden koşmak, güçlü yönlerimizi hayatımızın farklı alanlarına entegre ederek akışta olmak ve bunları bir bütünün yararına kullanarak hayatımıza anlam katmaktan geçiyor. Çevremde, hayatta kağıt üzerinde isteyebileceği çoğu şeye sahip olduğu halde kendini mutlu hissetmeyen o kadar çok insan var ki. Bazen “Ben niye böyleyim?” diye kendi kendilerini sorguluyorlar. Dönem dönem antidepresan kullananların sayısı da artıyor. Beyindeki seratonin oranını kimyasal müdahaleyle artırmak –bazı istisnalar dışında– bana doğru çözüm gibi gelmiyor. Aslında sorularının cevabı da basit: Keyifli hayat yaşıyorlar.

Carol Ryff iyilik haline felsefi bir yaklaşım getirmişti. Seligman son kitabında teorisine üçüncü bir boyut katıp PERMA modelini ortaya attı. Mutluluk konusunda yıllardır sürekli yeni teoriler çıkıyor. İlgilenirseniz Pennsylvania Üniversitesi’nin mutlulukla ilgili kendinizi ölçebileceğiniz ve güçlü yanlarınızı belirleyebileceğiniz bir web sitesi var: https://www.authentichappiness.sas.upenn.edu/testcenter

Buradan küçücük yaşımda bana güvenip içini döken taksi şoförü arkadaşıma ve Londra’da pasaport sırası bekleyen bir yabancıya açılacak kadar dolmuş olan görevliye de seslenmek istiyorum! Yalnızca keyif peşinde koşmayın, akışta olun ve yaşam amacınızı bütünün yararına olacak şekilde düzenleyin. Güçlü yanlarınızın farkında olun ve her gün bu özelliklerinizi kullanın. Bir amacınız olsun. Gece uyumadan önce o gün başınızdan geçen üç olumlu olaya odaklanın. İnsanlarla güçlü bağlar kurun. İlişkilerinizde yapıcı olun ve sevgi ön planda olsun (kenara çekilip oturduğunuz yerden başka insanları yargılamakla vakit harcamayın). Hareket edin, uyku düzeninize dikkat edin, dengeli beslenin. Çocuklarla vakit geçirin. Ailenize zaman ayırın (aile başlığı mutlulukla ilgili araştırma sonuçlarında hep açık ara önde). Bir evcil hayvanınız olsun. Gülümseyin. Aslında bu kadar basit.

Beş yaşındaki kızım Selin geçenlerde tam olarak ne iş yaptığımı sordu. Ona anlayacağı bir dilde anlatmak için bir süre çabaladım. Bana baktı, düşündü ve şöyle dedi: “Tamam anne, anladım. Sen mutluluk doktorusun!” Kendi kendine türettiği bu ifadenin ne kadar hoşuma gittiğini anlatamam. Evet, ben mutluluk doktoru olmak istiyorum!

balloon

Bilingual Therapy: Does Language Change You?

Are you bilingual? What’s your mother tongue? Do you use it at home? Do you share the same first language with your partner/spouse? What language do you use in your day-to-day communications with one another? Are you in therapy? What language do you use there? Why? Have you ever tried language switching (using more than one language interchangeably)?

As the world gets smaller, cross-cultural relationships are becoming less and less an exception. Everywhere we look, we see cultural diversity. Here is the big question: If you are living in a foreign country, if you have multicultural relationships and/or family, do you ever find that you change when speaking one language compared to another? Every language is different, and language carries cultural – sometimes even moral – values with it.

Throughout my life I have had many teachers guiding me through the reality of cultural diversity – sometimes they were children on a school yard, other times they were students in a lecture hall, colleagues in different work environments, friends over coffee, cousins on the phone, even pen pals, all in different corners of the world. I have been blessed with a wide range of teachers, enough to know cultural heritage could and should not be ignored – especially in a therapeutic setting.

Studies show that we can express our emotions more clearly and accurately when we’re using our first language. More and more therapists are using language switching to make sure bilingual individuals and couples could access and express their feelings during therapy sessions. If and when one language is ignored, important aspects of the experience may be left unnoticed. I strongly support the use of the mother tongue in some, if not all, sessions.

Then there is the other side of the coin: Some people find it easier to talk about sensitive issues in another language simply because it’s a social taboo in their own culture. If you grew up in an environment where sex was a taboo or avoided topic, you might be surprised how easier it might be for you to talk about sexual issues in another language. Similarly, for some of us, it is easier to talk about traumas in a language other than the one in which the trauma was experienced.

Race, culture, beliefs, values, attitudes, religion all have impacts on language and these are reflected in the therapy room. We need to be aware of the impact our languages have on us and utilize it.

The poem below, by Sujata Bhatt (who describes herself as “an Indian outside India”), is about how the poet remembers her mother tongue in her dreams, although she doesn’t use it any more.

SEARCH FOR MY TONGUE

You ask me what I mean

by saying I have lost my tongue.

I ask you, what would you do

if you had two tongues in your mouth,

and lost the first one, the mother tongue,

and could not really know the other,

the foreign tongue.

You could not use them both together

even if you thought that way.

And if you lived in a place you had to

speak a foreign tongue,

your mother tongue would rot,

rot and die in your mouth

until you had to “spit it out.”

I thought I spit it out

but over night while I dream,

(munay hutoo kay aakhee jeebh aakhee bhasha)

(may thoonky nakhi chay)

(parantoo rattray svupnama mari bhasha pachi aavay chay)

(foolnee jaim mari bhasha mari jeebh)

(modhama kheelay chay)

(fullnee jaim mari bhasha mari jeebh)

(modham pakay chay)

it grows back, a stump of a shoot

grows longer, grows moist, grows strong veins,

it ties the other tongue in knots,

the bud opens, the bud opens in my mouth,

it pushes the other tongue aside.

Everytime I think I’ve forgotten,

I think I’ve lost the mother tongue,

it blossoms out of my mouth.

Sujata Bhatt

Do you have a language you’ve lost?

Are you a different person speaking one language compared to another?

Think about it.

logo