ÇOK İŞİM VAR!

Büyürken babamın hep çok işi vardı. Çalışmaya başladım, benim de çok işim oldu. Evlendim, baktım, eşimin de çok işi var. Sonra sonra fark ettim, benim için yoğun insan, önemli insanmış. Zaman yönetimine böyle bir anlam yüklemişim.

Ofis ortamında yoğun olmak havalı bir durumdur. Şikayet etse bile, çok işi olan insan daha başarılı, daha önemli insan olarak algılanır (ya da kişi kendisini öyle algılar!). Her gün saatinde gelen, saatinde çıkan, öğle tatillerinde dışarıda yemek yiyen, arada sigara ya da kahve molalarına çıkıp iş arkadaşlarıyla sohbet ortamları yaratan, yıllık izinlerini sonuna kadar kullanan insanlar ne kadar önemli olabilir ki? Saat 7’de ofiste olup gece 11’e kadar çıkmayan, hafta sonları bile çalışanlardır asıl işlerin yürümesini sağlayan.

Ben de böyle düşündüm; zaman zaman da böyle yaşadım. Artık bakış açım biraz daha farklı. Bendeki farkındalık, yıllar önce bir proje kapsamında hazırlamak zorunda kaldığım Zaman Yönetimi eğitimi için araştırma yaparken başladı. Okuduğum makale ve yorumlardan aklımda kalan temel mesaj aslında çok basit: Zaman herkes için eşit bir kaynak. Fark yaratan, zamanı nasıl kullandığımız. Herkesin bir günde 24 saati var. Herkesin haftada 7 günü var. Zamanı iyi kullandığımızda artanı saklayıp ertesi güne ekleyemiyoruz.

Özellikle farklı ülke ve kültürlerle çalışmaya başladıktan sonra daha da dikkatimi çekmeye başladı bu konudaki algılama farkları. Bağlı olduğum İngiliz CEO, yaptığımız ilk toplantının sonunda bana bir ay Çin’de tatilde olacağını ve kendisine ulaşamayacağımı söylediğinde çok şaşırmıştım – ben Türkiye’de bir hafta tatile çıktığımda suçluluk duygusuyla ofise dönerken, bu adam nasıl bir ay tatil yapabilirdi?

Zamanla, bu konudaki ikinci önemli dersimi aldım: Aslında konunun işin miktarıyla ilgisi yokmuş; konu önceliklermiş. Yapmamız gerekenleri aciliyet ve önem derecesine göre sıraladığımıza göre, vakit bulamadığımız işler, bizim için daha az acil ve/veya daha az önemli olan işler oluyor. Vaktimizi, önceliklerimize ayırıyoruz. Özellikle iş dışında kalan zaman dilimlerinde. Spor bizim için öncelikliyse, spor yapıyoruz. Ailemizse, ailemizle zaman geçiriyoruz. Bir arkadaşımızsa, onunla buluşuyor ya da konuşuyoruz. Takip ettiğimiz dizide bu hafta ne olacağı oluyor bazı anlarda öncelik. Ya da izlediğimiz tartışma programında konuşmacının söyleyecekleri. Bir maç oluyor bazen. Bazen de bir e-mail, ya da WhatsApp’ta bir yazışma. Bir konuya odaklanırken, bunu bilinçli olarak yapıyorsak, yani, hangi seçenekler arasından vaktimizi o konuya ayırmayı seçtiğimizin ve hangi alternatifleri elediğimizin farkındaysak, belirli bir dengeyi koruyabiliyorsak, zaten ortada bir sorun yok. Kişisel bir tercih bu.

Ancak çocuklarımızla oyun oynamak isterken kendimizi sosyal medyada vakit geçirirken buluyorsak, kitap okumayı planlarken bir diziye takılıyorsak, sevdiğimiz bir arkadaşımızı aramak üzereyken habersiz uğrayan komşumuzla akşamımızı geçiriyorsak dizginleri elimize almanın vakti gelmiş demektir.

“Biz bunu hep böyle yaparız.”

“Gitmezsek ayıp olur.”

“Madem ısrar ediyorsun…”

“Babam da böyle yapardı.”

“Böyle gelmiş, böyle gidecek.”

“Valla hiç düşünmedim bile.”

“Böyle alışmışım.”

Böyle ifadeler duyduğum zaman artık bende alarm zilleri çalıyor.

Bir de “Hayır.” diyememe konusu var tabii. Bu durum, öncelik listemizin altını üstüne getiriyor.

Üç kişinin yapması gereken bir işin altından tek bir kişi kalkmaya çalışıyorsa, bir haftada bitebilecek bir işi bir günde tamamlamaya uğraşıyorsanız bu başka bir konu. Özellikle iş ortamlarında etraflarındaki kuru kalabalığa rağmen tek başına kürek çekmek için çabalayan insanlar var. Sorun işin, zamanın miktarı veya insanların yetkinlikleri ile ilgili olunca, çözüm de daha somut oluyor.

Bazense “yoğun” olmak bir duygu oluyor; yapmamız gereken işlerin miktarından bağımsız. Bu durumun çözümü biraz daha zor. Sorumlulukları sayı olarak azaltmak, bu duyguyu azaltmıyor çünkü. Yoğunluk duygusuna farklı anlamlar yükleyebiliyoruz.

Önceliklerimizi belirlerken işyerindeki performans hedeflerimiz kadar, çocukluğumuzda yaptığımız gözlemler, rol modellerimiz de etkili oluyor. Dikkat edin, ‘hep işi olan’ anne ve/veya babaların çocuklarının da ileride ‘hep işleri oluyor’. Yoğunluk duygusu bazı çocuklara miras kalabiliyor. Ya da bu yoğunluğun maliyetini görüp, önceliklerimizi değiştirebiliyoruz.

Yanlış anlaşılmasın; çok çalışmak bir insanda en saygı duyduğum özelliklerden biridir. Ben de çok çalışıyorum. Çocuklarımın da ileride çok çalışan bireyler olmaları için onlara örnek olmak adına elimden geleni yapıyorum. Malcolm Gladwell’in Çizginin Dışındakiler kitabında yer verdiği 10,000 saat kuralına yürekten inanıyorum (Gladwell, başarının tesadüf ya da şans işi olmadığını, bir alanda çok iyi olabilmek için o konu üzerinde yaklaşık 10,000 saat çalışılması gerektiğini söyler). Çocuklarımın Mutluluk Doktoru başlıklı yazımda belirttiğim gibi, akış halinde anlamlı hayat yaşamalarını çok isterim. Yine de bir gün 24 saat. Bir hafta 7 gün. Çalışkan olmak başka birşey, zamanı etkin kullanmak başka. Zaman konusunda da bilinçli tüketici olalım. Zamanımızı planlayarak, bilinçli harcayalım – sadece en acil ve en önemli değil, en kıymetli şeyler de yapılacak işler listemizin başlarında olsun. Bırakalım yoğunluk da bir duygu değil, bir durum ifadesi olarak kalsın hayatımızda.

kumsaati

Reklamlar