Kaygı: Zeki İnsanların Zindanı!

Bu hafta sanki herkes “kaygı” şalterini indirmek istiyor. Özel hayatındaki, iş hayatındaki ve genel koşullardaki olumsuzluklar üst üste geldiğinde soluğu yanımda alanlar sık sık soruyor: Zihnimdeki –genellikle olumsuz– düşünce akışını nasıl durdurabilirim?

Ben de soruya soruyla cevap veriyorum: Bu düşünce akışını durdurmak istediğinden emin misin?

Yapılan araştırmalar, zeka düzeyi daha yüksek kişilerin kaygı düzeylerinin de daha yüksek olduğunu söylüyor. Endişe yaratan durumun alternatif sonuçlarını öngörmek, olası farklı senaryolar üreterek hayatımızdaki etkilerini değerlendirebilmek, bu sonuçlara hazırlıklı olmaya çalışmak kaygı yaratıyor. Yani kaygı, zeka belirtisi olabiliyor. Ben artık kaygılanmak istemiyorum diyenlere tekrar soruyorum: Emin misiniz?

Kaygılı zihin bazen bir ‘zindan’ gibi gelse de, bu alternatif senaryoları üretmemek, onlara hazırlık yapmamak performansımızı etkilemeyecek mi? Belirli bir ölçüde, kaygılarımız başarılarımızı da doğuruyor, bizi biz yapıyor. Kronik bir durumdan, bir kaygı bozukluğundan bahsetmiyorsak eğer, başarımızın sırrı, süper gücümüz aslında “kaygı” olabilir mi?

Peki hayatı kolaylaştırmak için ne yapacağız o zaman?

Tabii ki elimizdeki verileri iyi değerlendirmek. Ürettiğimiz alternatif senaryoların gerçekçi olduğundan emin olmak. “Neden?” değil, “Nasıl?” ile başlayan sorular sormak. Geçmişe değil, bugüne ve geleceğe odaklanmak. Yapabileceklerimiz ve yapamayacaklarımız konusunda dürüst olmak; gerektiğinde kabullenmek. Somut, gerçekçi hedefler belirlemek. Pozitif düşünce şalterini açmak. Yapıcı ve aksiyona yönelik düşünce akışını izlemek. Duyguların misafir olduğunu, geldikleri gibi, bir süre sonra gittiklerini unutmamak. İstediğin sonucu görselleştirmek. Bu sonuca yönelik aksiyon almak. Bol bol hareket etmek, spor yapmak. Zihnimizi tamamen meşgul edecek farklı aktivitelere zaman ayırmak. Bir de bardağımız taştığında, profesyonel destek almak.

 

İlgili yazılar:

İş Hayatında Kaygı (Sizin Şirket Psikoloğunuz Var mı?)

Kaygı: Pozitif Düşünce Şalteri Atınca

 

www.aktosun-koseoglu.com

 

Reklamlar

FOMO

Sabah (ya da gece!) gözünüzü açar açmaz telefonunuzu kaptığınız gibi WhatsApp, Twitter, Facebook, Instagram gibi bir uygulamaya mı giriyorsunuz? Yoksa e-mail’larınızı mı kontrol ediyorsunuz? Bir yerden bir yere giderken, ya da sıra beklerken yine sosyal medyada mı geziniyorsunuz? Tweet’leriniz retweet edilmediyse, paylaşımlarınız beğenilmediyse moraliniz mi bozuluyor? Size de FOMO virüsü bulaşmış olabilir!

Merak etmeyin bu sıradan bir virüs değil. Yalnızca gündemi takip ediyorsunuz. Gelişmeleri kaçırmaktan korkuyorsunuz.

FOMO, “Fear Of Missing Out”, yani gelişmeleri kaçırma korkusu, bir kaygı bozukluğu. Altında yatan da başka insanların ne yaptığıyla ilgili engel olamadığımız bir merak duygusu. Özellikle sosyal medyaya giremediğimizde kendimizi mutsuz, tedirgin, endişeli, huzursuz hissediyorsak, bu FOMO olduğumuzun göstergesi. Hele ki sosyal medya kullanımı yüzünden iş, eğitim veya özel hayatımız etkilenmeye başladıysa, FOMO, sosyal medya bağımlılığına dönüşmüş olabilir. Bu durum, ‘sanal uyuşturucu’ olarak da tanımlanıyor.

Yakınlarımızın yaşadıklarını sanal bir ortamda da olsa paylaşmak, hayatlarını takip etmek çok güzel ancak uygulamalar o kadar arttı, güncellemeler o kadar hızlandı ki, bunun gerisinde kalmamaya çalıştıkça bağımlı hale gelebiliyoruz.

Araba kullanırken mesaj attınız mı hiç? Mesajın içeriği hayatınızdan daha mı değerliydi? Bir günde kaç kere telefonunuzdan e-mail, WhatsApp veya sosyal medya hesaplarınıza giriyorsunuz? Üşenmeyin, bir sayın.

Başka insanların hayatlarıyla kendi hayatımızı sürekli karşılaştırma durumu, kendi hayatımızla ilgili tatminsizlik yaşamamıza, demotive olmamıza neden olabiliyor. Aslında araştırmalar, insanların telefonlarını kendilerini daha iyi hissetmek için, duygusal bir boşluğu doldurmak için kontrol ettiklerini gösteriyor.

Geçen ay ofisten çıktık ve öğle yemeği için Nişantaşı’nda yeni açılan popüler bir lokantaya gittik. Yan masamıza, içeriye el ele giren 30’lu yaşlarda, çok hoş bir çift oturdu. Yemek boyunca ikisi de ayrı ayrı telefonlarıyla ilgilendi. Hemen hemen hiç sohbet etmeden yemeklerini bitirip kalktılar. Üzücü bir manzaraydı.

Aslında sosyal medyada paylaşılan hayatların pek de gerçekçi olmadığını hepimiz biliyoruz – çünkü sosyal medya hesaplarımıza pozitif sansür uyguluyoruz! Kavga gürültü geçen tatillerden paylaşılan mutlu aile fotoğraflarından, aslında geçinemeyen çiftlerin paylaştığı sevgi pozlarına, huzur bulunamayan aile masalarından gelen mutluluk karelerinden, aslında sıkıldığımız mekanlardan paylaştığımız eğlence fotoğraflarına, sosyal medyada kendimize sanal bir benlik yaratıyoruz. İşin kötüsü, hepimiz birçok kez sahte duygular yansıtan bu paylaşımlara bakıyor, kendi hayatımızla karşılaştırıyor ve demotive olabiliyoruz. İnanın benim tanıdığım en mutlu insanlar sosyal medyada bunu hemen hemen hiç paylaşmıyor.

Aklıma birkaç sene önce Amerika Birleşik Devletleri’nde Brian Perez tarafından başlatılan telefon istifleme (‘phone stacking’) oyunu geldi. Oyun aslında çok basit. Yemeğe çıktığınızda herkes telefonunu ters olarak masanın üzerine üst üste diziyor. Sebebi ne olursa olsun, telefonunu ilk alan kişi oyunu kaybediyor ve hesabı o ödüyor. Hiçkimse telefonuna dokunmazsa, hesap paylaşılıyor.

Parsons The New School for Design son sınıf öğrencisi Ingrid Zweifel, bir türlü bitirme tezi için konu bulamıyor. Sonra bir akşam hiç tanımadığı biriyle yemeğe çıkıyor ve çıktığı kişi onun için cep telefonunu evde bıraktığını söylüyor. Cep telefonunu evde bırakmanın romantik bir jest sayılır hale geldiği günümüzde Ingrid da bitirme tezini seçmiş oluyor. Bunun devamında da içi telefon sinyallerini geçirmeyen incecik gümüş bir astarla kaplı mendiller yaptırıyor ve üzerlerine “My phone is off for you.” yani “Telefonum senin için kapalı.” cümlesini işletiyor. 2011’de Amerika Birleşik Devletleri’nde en popüler sevgililer günü hediyelerinden biriydi bu tele-mendiller.

Bu konu film yapımcılarının da ilgisini çekti – 1998’de çekilen, Tom Hanks ve Meg Ryan’ın oynadığı “You’ve Got Mail” / “Mesajınız Var” filminden beri teknoloji çok ilerledi! 2012 yılında çekilen “Disconnect” / “Sanal Hayatlar” filmi teknolojinin insanları nasıl birbirinden kopardığını anlatıyor. 2013 yılında çekilen “Her” / “Aşk” filminde ise bir insanın işletim sistemiyle yaşadığı romantik ilişki işlenirken, toplumdan kopma süreci gözler önüne seriliyor.

FOMO’dan önce de ‘nomofobi’ yani “no mobile phobia” çıkmıştı – cep telefonundan mahrum kalma fobisi. Cep telefonsuz kalma korkusu olarak da geçiyor. Bu çoğumuza uzak bir kavram değil! Teknoloji hayatımızın o kadar içine girdi ki, artık bu konudaki farkındalığımız da azaldı. Otomatik olarak, düşünmeden elimiz telefona gidiyor.

Baylor Üniversitesi tarafından geçen yıl yapılan bir araştırma, öğrencilerin bir günde ortalama 95 dakikalarını mesajlaşarak, 49 dakikalarını e-mail yazarak, 39 dakikalarını ise Facebook’ta geçirdiğini ortaya koyuyor. Bazı öğrenciler için bu süre günde toplam 10 saate kadar çıkıyor.

Uyurken bile telefonlar bize zarar veriyor aslında. Sık sık gazete ve dergilerde cep telefonunu yatak odasında bulundurmanın uyku kalitesini düşüreceği ya da cep telefonu ve tabletlerin yaydığı ışığın uyku kaçıracağı konusunda uyarılar içeren yazılar okuyoruz. Ama bu biraz sigara kutularının üzerindeki uyarılar gibi – bilsek de uygulamıyoruz. Peki ne yapılabilir?

Her bağımlılıkta olduğu gibi ilk adım, bağımlı olduğumuzu kabul etmek ve bu konuda birşey yapmak için kararlı olmak. İşe önce sosyal medyaya girdiğimiz veya telefonumuzu kullandığımız süreleri kısıtlamakla başlayabiliriz. Yalnız bu konuda sosyal destek önemli. Yakınlarımıza da söyleyip desteklerini istememiz, başarı şansımızı arttırıyor. Tabii bu süreleri kısıtlayınca, bilgisayar, tablet veya telefon olmadan geçirdiğimiz süreyi başka aktivitelerle doldurmamız lazım – sosyal aktiviteler, spor gibi. Yalnız sonradan dönüp sosyal medyada paylaşmamak kaydıyla!

Akşam işten veya okuldan çıkıp eve gelen herkesin telefonunu içine atacağı bir kutu veya kase yapmak ve belirli saatler arasında (ailece yemek yenilen saatler en ideal zaman) bütün telefonların orada kalması bir teknik olabilir.

Bunu yapamıyorsanız, en azından belirli bir saatten sonra telefonları bu kutuya atıp sabaha kadar dokunmamak dahi, uyku kalitenizi artıracağı için faydalı olacaktır. Veya mesela Pazar günleri bütün aile telefonlarını kapatabilir.

Bağımlılıktan kurtulmayı başaramıyorsanız bir uzmandan destek almak en doğru adım.

Yurt dışında cep telefonu kullanımıyla ilgili kısıtlama uyarıları içeren davetiyelere rastladım. Cep telefonu kullanmanın tamamen yasak olduğu bazı davetlerde, sigara odaları gibi, acil bir durum olursa cep telefonunuzu kullanabileceğiniz özel alanlar belirleniyor.

Aslında her an erişilebilir olmamak bir anlamda lüks oldu. Bence hepimizin bir dijital detoksa ihtiyacı var!

FOMO