İlişkiler ve Sosyal Medya

Sosyal medya hayatımıza girdiğinden beri bütün ilişkilerimize yeni bir boyut kattı. Arkadaşlarımızı aramak, mesaj atmak yetmiyor artık – arkadaşlık teklifini kabul etmek / etmemek, paylaştıklarını beğenmek / beğenmemek gibi kararlar girdi hayatımıza.

Yeni tanıştığımız, hatta itiraf etmesek de, işe alacağımız insanların bile hayatlarıyla ilgili birçok bilgiyi sosyal medyadan alıyor; sevgililerimizi, arkadaşlarımızı, hatta arkadaşlarımızın arkadaşlarına kadar herkesi yakın takibe alıp iz sürebiliyoruz.

Bir de yeni görgü kuralları çıktı tabii. Daha yarım saat önce WhatsApp’ta çevrimiçi olan bir yakınınızın sabah gönderdiğiniz mesaja cevap yazmamış olması ayıp mı? Arkadaşınızın Instagram’da başka resimleri beğenip sizin resminizi beğenmemesine ne demeli? Peki eski sevgilinizin yeni sevgilisinin hesaplarınızda gezindiğini fark etmek sinir bozucu mu, gurur verici mi?!

Sosyal medyadaki paylaşımlarımıza uyguladığımız pozitif sansür konusu da var tabii. En güzel çıktığımız, en eğlenceli, en mutlu görünen resimleri seçip, filtreler uygulayıp özenle yerleştiriyoruz sayfamıza. Kavga gürültü geçen huzursuz bir yemeğin veya tatilin Instagram ya da Facebook’taki yansıması çok farklı olabiliyor. Bunu bile bile böyle bir resme bakıp bir sonuç çıkarmak, ya da kendi hayatımızla karşılaştırmak ne kadar doğru?

Arkadaşları zor bir dönem geçirirken eğlence resimleri paylaşan insanların yaptığı gerçekten ayıp mı? Eğlenmek suç mu? Herşeye rağmen içlerinden eğlenmek gelebiliyorsa, paylaşma kısmı mıdır ayıp olan?

Yeni bir ilişkiye başladığımızda hemen Facebook’taki ilişki durumumuzu güncellemeli miyiz? Peki ayrıldığımızda? Bunun bile daha suya sabuna dokunmayan yöntemleri var.

Psikolog Esther Perel çağımızda özellikle aldatma sonucu oluşan ayrılıkları binlerce bıçak darbesiyle gelen ölüm şeklinde tanımlıyor. Eskiden yakadaki bir ruj izi, bir parfüm kalıntısı gibi küçük ipuçlarıyla izi sürülen aldatmalara kıyasla bugün internette yasak ilişkilerin neredeyse bütün detaylarıyla karşılaşmak mümkün olabiliyor. Yeni adab-ı muaşeret kurallarına göre bunun uygun karşılığı nedir peki? Sosyal medyadan karşı saldırıya geçmek kabul edilir bir davranış seçeneği mi? Sessiz kalmak mı yoksa doğru yaklaşım sosyal medya adabında? Peki sosyal medyada intikam alınabilir mi? Aldatılan eşlerin yazdıkları yazılar, paylaştıkları resimler intikam için doğru yöntem mi? Boşanma davalarında mahkemelerin sosyal medya hesaplarındaki paylaşımları delil olarak kabul ettiği bir çağda yaşarken bu soruların cevabı biraz karışık.

Tabii internetin bu kadar yaygınlaşmasıyla aldatma eylemi artık illa fiziksel temas da gerektirmemeye başladı. Mesela, sanal ilişkiler aldatma sayılır mı? Peki internetteki erotik sitelere yaklaşımınız nedir? Eşiniz veya sevgiliniz sizinle hemfikir mi? Bunlar hep yeni teknolojiyle son dönemde hayatımıza giren ve ilişkilerde düşünülmesi, konuşulması gereken konular.

Sosyal medya, herşey iyi giderken ilişkilere renk katıyor. Ama işler sarpa sarınca hayatın rengini soldurabiliyor. Herşey ölçüsünde güzel. FOMO yazımda da belirttiğim gibi, dönem dönem de olsa -özellikle hassas bir dönem geçiriyorsak- sanal detoks yapmak hepimize iyi gelebilir.

social-media-courses1

Reklamlar

ÇOK İŞİM VAR!

Büyürken babamın hep çok işi vardı. Çalışmaya başladım, benim de çok işim oldu. Evlendim, baktım, eşimin de çok işi var. Sonra sonra fark ettim, benim için yoğun insan, önemli insanmış. Zaman yönetimine böyle bir anlam yüklemişim.

Ofis ortamında yoğun olmak havalı bir durumdur. Şikayet etse bile, çok işi olan insan daha başarılı, daha önemli insan olarak algılanır (ya da kişi kendisini öyle algılar!). Her gün saatinde gelen, saatinde çıkan, öğle tatillerinde dışarıda yemek yiyen, arada sigara ya da kahve molalarına çıkıp iş arkadaşlarıyla sohbet ortamları yaratan, yıllık izinlerini sonuna kadar kullanan insanlar ne kadar önemli olabilir ki? Saat 7’de ofiste olup gece 11’e kadar çıkmayan, hafta sonları bile çalışanlardır asıl işlerin yürümesini sağlayan.

Ben de böyle düşündüm; zaman zaman da böyle yaşadım. Artık bakış açım biraz daha farklı. Bendeki farkındalık, yıllar önce bir proje kapsamında hazırlamak zorunda kaldığım Zaman Yönetimi eğitimi için araştırma yaparken başladı. Okuduğum makale ve yorumlardan aklımda kalan temel mesaj aslında çok basit: Zaman herkes için eşit bir kaynak. Fark yaratan, zamanı nasıl kullandığımız. Herkesin bir günde 24 saati var. Herkesin haftada 7 günü var. Zamanı iyi kullandığımızda artanı saklayıp ertesi güne ekleyemiyoruz.

Özellikle farklı ülke ve kültürlerle çalışmaya başladıktan sonra daha da dikkatimi çekmeye başladı bu konudaki algılama farkları. Bağlı olduğum İngiliz CEO, yaptığımız ilk toplantının sonunda bana bir ay Çin’de tatilde olacağını ve kendisine ulaşamayacağımı söylediğinde çok şaşırmıştım – ben Türkiye’de bir hafta tatile çıktığımda suçluluk duygusuyla ofise dönerken, bu adam nasıl bir ay tatil yapabilirdi?

Zamanla, bu konudaki ikinci önemli dersimi aldım: Aslında konunun işin miktarıyla ilgisi yokmuş; konu önceliklermiş. Yapmamız gerekenleri aciliyet ve önem derecesine göre sıraladığımıza göre, vakit bulamadığımız işler, bizim için daha az acil ve/veya daha az önemli olan işler oluyor. Vaktimizi, önceliklerimize ayırıyoruz. Özellikle iş dışında kalan zaman dilimlerinde. Spor bizim için öncelikliyse, spor yapıyoruz. Ailemizse, ailemizle zaman geçiriyoruz. Bir arkadaşımızsa, onunla buluşuyor ya da konuşuyoruz. Takip ettiğimiz dizide bu hafta ne olacağı oluyor bazı anlarda öncelik. Ya da izlediğimiz tartışma programında konuşmacının söyleyecekleri. Bir maç oluyor bazen. Bazen de bir e-mail, ya da WhatsApp’ta bir yazışma. Bir konuya odaklanırken, bunu bilinçli olarak yapıyorsak, yani, hangi seçenekler arasından vaktimizi o konuya ayırmayı seçtiğimizin ve hangi alternatifleri elediğimizin farkındaysak, belirli bir dengeyi koruyabiliyorsak, zaten ortada bir sorun yok. Kişisel bir tercih bu.

Ancak çocuklarımızla oyun oynamak isterken kendimizi sosyal medyada vakit geçirirken buluyorsak, kitap okumayı planlarken bir diziye takılıyorsak, sevdiğimiz bir arkadaşımızı aramak üzereyken habersiz uğrayan komşumuzla akşamımızı geçiriyorsak dizginleri elimize almanın vakti gelmiş demektir.

“Biz bunu hep böyle yaparız.”

“Gitmezsek ayıp olur.”

“Madem ısrar ediyorsun…”

“Babam da böyle yapardı.”

“Böyle gelmiş, böyle gidecek.”

“Valla hiç düşünmedim bile.”

“Böyle alışmışım.”

Böyle ifadeler duyduğum zaman artık bende alarm zilleri çalıyor.

Bir de “Hayır.” diyememe konusu var tabii. Bu durum, öncelik listemizin altını üstüne getiriyor.

Üç kişinin yapması gereken bir işin altından tek bir kişi kalkmaya çalışıyorsa, bir haftada bitebilecek bir işi bir günde tamamlamaya uğraşıyorsanız bu başka bir konu. Özellikle iş ortamlarında etraflarındaki kuru kalabalığa rağmen tek başına kürek çekmek için çabalayan insanlar var. Sorun işin, zamanın miktarı veya insanların yetkinlikleri ile ilgili olunca, çözüm de daha somut oluyor.

Bazense “yoğun” olmak bir duygu oluyor; yapmamız gereken işlerin miktarından bağımsız. Bu durumun çözümü biraz daha zor. Sorumlulukları sayı olarak azaltmak, bu duyguyu azaltmıyor çünkü. Yoğunluk duygusuna farklı anlamlar yükleyebiliyoruz.

Önceliklerimizi belirlerken işyerindeki performans hedeflerimiz kadar, çocukluğumuzda yaptığımız gözlemler, rol modellerimiz de etkili oluyor. Dikkat edin, ‘hep işi olan’ anne ve/veya babaların çocuklarının da ileride ‘hep işleri oluyor’. Yoğunluk duygusu bazı çocuklara miras kalabiliyor. Ya da bu yoğunluğun maliyetini görüp, önceliklerimizi değiştirebiliyoruz.

Yanlış anlaşılmasın; çok çalışmak bir insanda en saygı duyduğum özelliklerden biridir. Ben de çok çalışıyorum. Çocuklarımın da ileride çok çalışan bireyler olmaları için onlara örnek olmak adına elimden geleni yapıyorum. Malcolm Gladwell’in Çizginin Dışındakiler kitabında yer verdiği 10,000 saat kuralına yürekten inanıyorum (Gladwell, başarının tesadüf ya da şans işi olmadığını, bir alanda çok iyi olabilmek için o konu üzerinde yaklaşık 10,000 saat çalışılması gerektiğini söyler). Çocuklarımın Mutluluk Doktoru başlıklı yazımda belirttiğim gibi, akış halinde anlamlı hayat yaşamalarını çok isterim. Yine de bir gün 24 saat. Bir hafta 7 gün. Çalışkan olmak başka birşey, zamanı etkin kullanmak başka. Zaman konusunda da bilinçli tüketici olalım. Zamanımızı planlayarak, bilinçli harcayalım – sadece en acil ve en önemli değil, en kıymetli şeyler de yapılacak işler listemizin başlarında olsun. Bırakalım yoğunluk da bir duygu değil, bir durum ifadesi olarak kalsın hayatımızda.

kumsaati

FOMO

Sabah (ya da gece!) gözünüzü açar açmaz telefonunuzu kaptığınız gibi WhatsApp, Twitter, Facebook, Instagram gibi bir uygulamaya mı giriyorsunuz? Yoksa e-mail’larınızı mı kontrol ediyorsunuz? Bir yerden bir yere giderken, ya da sıra beklerken yine sosyal medyada mı geziniyorsunuz? Tweet’leriniz retweet edilmediyse, paylaşımlarınız beğenilmediyse moraliniz mi bozuluyor? Size de FOMO virüsü bulaşmış olabilir!

Merak etmeyin bu sıradan bir virüs değil. Yalnızca gündemi takip ediyorsunuz. Gelişmeleri kaçırmaktan korkuyorsunuz.

FOMO, “Fear Of Missing Out”, yani gelişmeleri kaçırma korkusu, bir kaygı bozukluğu. Altında yatan da başka insanların ne yaptığıyla ilgili engel olamadığımız bir merak duygusu. Özellikle sosyal medyaya giremediğimizde kendimizi mutsuz, tedirgin, endişeli, huzursuz hissediyorsak, bu FOMO olduğumuzun göstergesi. Hele ki sosyal medya kullanımı yüzünden iş, eğitim veya özel hayatımız etkilenmeye başladıysa, FOMO, sosyal medya bağımlılığına dönüşmüş olabilir. Bu durum, ‘sanal uyuşturucu’ olarak da tanımlanıyor.

Yakınlarımızın yaşadıklarını sanal bir ortamda da olsa paylaşmak, hayatlarını takip etmek çok güzel ancak uygulamalar o kadar arttı, güncellemeler o kadar hızlandı ki, bunun gerisinde kalmamaya çalıştıkça bağımlı hale gelebiliyoruz.

Araba kullanırken mesaj attınız mı hiç? Mesajın içeriği hayatınızdan daha mı değerliydi? Bir günde kaç kere telefonunuzdan e-mail, WhatsApp veya sosyal medya hesaplarınıza giriyorsunuz? Üşenmeyin, bir sayın.

Başka insanların hayatlarıyla kendi hayatımızı sürekli karşılaştırma durumu, kendi hayatımızla ilgili tatminsizlik yaşamamıza, demotive olmamıza neden olabiliyor. Aslında araştırmalar, insanların telefonlarını kendilerini daha iyi hissetmek için, duygusal bir boşluğu doldurmak için kontrol ettiklerini gösteriyor.

Geçen ay ofisten çıktık ve öğle yemeği için Nişantaşı’nda yeni açılan popüler bir lokantaya gittik. Yan masamıza, içeriye el ele giren 30’lu yaşlarda, çok hoş bir çift oturdu. Yemek boyunca ikisi de ayrı ayrı telefonlarıyla ilgilendi. Hemen hemen hiç sohbet etmeden yemeklerini bitirip kalktılar. Üzücü bir manzaraydı.

Aslında sosyal medyada paylaşılan hayatların pek de gerçekçi olmadığını hepimiz biliyoruz – çünkü sosyal medya hesaplarımıza pozitif sansür uyguluyoruz! Kavga gürültü geçen tatillerden paylaşılan mutlu aile fotoğraflarından, aslında geçinemeyen çiftlerin paylaştığı sevgi pozlarına, huzur bulunamayan aile masalarından gelen mutluluk karelerinden, aslında sıkıldığımız mekanlardan paylaştığımız eğlence fotoğraflarına, sosyal medyada kendimize sanal bir benlik yaratıyoruz. İşin kötüsü, hepimiz birçok kez sahte duygular yansıtan bu paylaşımlara bakıyor, kendi hayatımızla karşılaştırıyor ve demotive olabiliyoruz. İnanın benim tanıdığım en mutlu insanlar sosyal medyada bunu hemen hemen hiç paylaşmıyor.

Aklıma birkaç sene önce Amerika Birleşik Devletleri’nde Brian Perez tarafından başlatılan telefon istifleme (‘phone stacking’) oyunu geldi. Oyun aslında çok basit. Yemeğe çıktığınızda herkes telefonunu ters olarak masanın üzerine üst üste diziyor. Sebebi ne olursa olsun, telefonunu ilk alan kişi oyunu kaybediyor ve hesabı o ödüyor. Hiçkimse telefonuna dokunmazsa, hesap paylaşılıyor.

Parsons The New School for Design son sınıf öğrencisi Ingrid Zweifel, bir türlü bitirme tezi için konu bulamıyor. Sonra bir akşam hiç tanımadığı biriyle yemeğe çıkıyor ve çıktığı kişi onun için cep telefonunu evde bıraktığını söylüyor. Cep telefonunu evde bırakmanın romantik bir jest sayılır hale geldiği günümüzde Ingrid da bitirme tezini seçmiş oluyor. Bunun devamında da içi telefon sinyallerini geçirmeyen incecik gümüş bir astarla kaplı mendiller yaptırıyor ve üzerlerine “My phone is off for you.” yani “Telefonum senin için kapalı.” cümlesini işletiyor. 2011’de Amerika Birleşik Devletleri’nde en popüler sevgililer günü hediyelerinden biriydi bu tele-mendiller.

Bu konu film yapımcılarının da ilgisini çekti – 1998’de çekilen, Tom Hanks ve Meg Ryan’ın oynadığı “You’ve Got Mail” / “Mesajınız Var” filminden beri teknoloji çok ilerledi! 2012 yılında çekilen “Disconnect” / “Sanal Hayatlar” filmi teknolojinin insanları nasıl birbirinden kopardığını anlatıyor. 2013 yılında çekilen “Her” / “Aşk” filminde ise bir insanın işletim sistemiyle yaşadığı romantik ilişki işlenirken, toplumdan kopma süreci gözler önüne seriliyor.

FOMO’dan önce de ‘nomofobi’ yani “no mobile phobia” çıkmıştı – cep telefonundan mahrum kalma fobisi. Cep telefonsuz kalma korkusu olarak da geçiyor. Bu çoğumuza uzak bir kavram değil! Teknoloji hayatımızın o kadar içine girdi ki, artık bu konudaki farkındalığımız da azaldı. Otomatik olarak, düşünmeden elimiz telefona gidiyor.

Baylor Üniversitesi tarafından geçen yıl yapılan bir araştırma, öğrencilerin bir günde ortalama 95 dakikalarını mesajlaşarak, 49 dakikalarını e-mail yazarak, 39 dakikalarını ise Facebook’ta geçirdiğini ortaya koyuyor. Bazı öğrenciler için bu süre günde toplam 10 saate kadar çıkıyor.

Uyurken bile telefonlar bize zarar veriyor aslında. Sık sık gazete ve dergilerde cep telefonunu yatak odasında bulundurmanın uyku kalitesini düşüreceği ya da cep telefonu ve tabletlerin yaydığı ışığın uyku kaçıracağı konusunda uyarılar içeren yazılar okuyoruz. Ama bu biraz sigara kutularının üzerindeki uyarılar gibi – bilsek de uygulamıyoruz. Peki ne yapılabilir?

Her bağımlılıkta olduğu gibi ilk adım, bağımlı olduğumuzu kabul etmek ve bu konuda birşey yapmak için kararlı olmak. İşe önce sosyal medyaya girdiğimiz veya telefonumuzu kullandığımız süreleri kısıtlamakla başlayabiliriz. Yalnız bu konuda sosyal destek önemli. Yakınlarımıza da söyleyip desteklerini istememiz, başarı şansımızı arttırıyor. Tabii bu süreleri kısıtlayınca, bilgisayar, tablet veya telefon olmadan geçirdiğimiz süreyi başka aktivitelerle doldurmamız lazım – sosyal aktiviteler, spor gibi. Yalnız sonradan dönüp sosyal medyada paylaşmamak kaydıyla!

Akşam işten veya okuldan çıkıp eve gelen herkesin telefonunu içine atacağı bir kutu veya kase yapmak ve belirli saatler arasında (ailece yemek yenilen saatler en ideal zaman) bütün telefonların orada kalması bir teknik olabilir.

Bunu yapamıyorsanız, en azından belirli bir saatten sonra telefonları bu kutuya atıp sabaha kadar dokunmamak dahi, uyku kalitenizi artıracağı için faydalı olacaktır. Veya mesela Pazar günleri bütün aile telefonlarını kapatabilir.

Bağımlılıktan kurtulmayı başaramıyorsanız bir uzmandan destek almak en doğru adım.

Yurt dışında cep telefonu kullanımıyla ilgili kısıtlama uyarıları içeren davetiyelere rastladım. Cep telefonu kullanmanın tamamen yasak olduğu bazı davetlerde, sigara odaları gibi, acil bir durum olursa cep telefonunuzu kullanabileceğiniz özel alanlar belirleniyor.

Aslında her an erişilebilir olmamak bir anlamda lüks oldu. Bence hepimizin bir dijital detoksa ihtiyacı var!

FOMO

Mutluluk Doktoru

Sene 1991. Evden çıkıp bir taksiye bindim ve Boğaziçi Üniversitesi’ne lütfen dedim.

– “Öğrenci misin abla?”

– “Evet.”

– “Hangi bölüm?”

Psikoloji dememle birlikte, Gayrettepe’den Rumeli Hisarüstü’ne giderken geçen 20 dakika boyunca taksi şoförünün evlilik hayatıyla ilgili çok fazla detay öğrendim. Eşinin tepkilerinden şikayet ediyor ve yarı yaşında bir öğrenci bile olsa, bu işi bilen birinden haklı olduğunu duyup kendi davranışlarını onaylatmak istiyordu.

Sene 2015. Londra Heathrow Havalimanı Pasaport Kontrol’de sıra bana geliyor.

– “Ziyaret sebebiniz?”

Psikolog olduğumu ve Tavistock Centre’da bir seminere katılmak için geldiğimi söyledim. Arkamdaki sıraya rağmen, yaklaşık beş dakika boyunca görevlinin eşiyle ilgili şikayetlerini dinledim. Yine kendi davranışlarıyla ilgili onayımı almaya çalışıyor ve hatta eşi için benden randevu alabilse çok iyi olacağını söylüyordu. İstanbul’a gelirse seve seve diyerek Heathrow Express’e doğru ilerledim.

Bu iki olay arasında tam 24 sene var ama gördüğünüz gibi değişen pek birşey yok. Psikoloğa gitmek bugün bile kolay bir karar değil. Psikoloğa gitmek için bir sorun olmasını –hatta sorunun kontrolden çıkmasını– bekliyoruz. Gidince de, doğal olarak, hep olumsuzları konuşuyor, iyi gitmeyen konulara odaklanıyoruz. Bize olumsuz duygular hissettiren deneyimlerimizi daha canlı bir şekilde hatırlıyoruz. Basit hafıza testlerinde bile olumsuz duygu uyandıran kavramlar daha fazla akılda kalıyor.

Ben danışanlarımın daha çok olumluya odaklanmalarını sağlayabilmeyi misyon edindim. Ofisimden daha az mutsuz çıkmaları değil, kendilerini huzurlu hissettikleri bir ortamdan yüzleri gülerek ayrılmalarını ve bu durumun mümkün olduğu kadar hayatlarının diğer kesitlerine de etki etmesini hedeflerim. Bir müdahale olacaksa ve bakış açısı değişecekse, bunun bütünsel bir mutluluk hedefiyle olması lazım.

Pozitif psikoloji olarak tanımlanan bir akım var. Bu akımın öncülerinden biri olan Martin Seligman, üç farklı mutlu hayat çeşidi tanımlıyor. Bunlardan birincisi ‘keyifli hayat’. Böyle bir hayat sürmek için size olumlu duygular yaşatacak deneyimlerin peşinden koşuyorsunuz ve bu duyguları mümkün olduğu kadar uzun süre hissetmek için elinizden geleni yapıyorsunuz. Olumsuz duygulardan da kaçınıyorsunuz. Bu hayat çeşidinin en büyük sorunu, insanların herşeye hemen alışması ve hissedilen pozitif duyguların istediğimizi elde ettikten sonra zayıflayarak yok olması.

İkinci mutlu hayat çeşidi ‘iyi hayat’. Keyifli hayatta bilinçli olarak yapılan seçimler ve farkındalık var – yaşarken bunu seçer, bilir ve hissederiz. İyi hayat ise, mandalalarla ilgili blog yazımda da bahsetmiş olduğum Psikolog Mihaly Csikszentmihalyi’ın akış teorisini temel alıyor. Bu teori, insan zihninin bir aktiviteyle tamamen meşgul olma durumunu “flow”, yani akış hali olarak tanımlıyor ve insanın en mutlu olduğu zamanı, akışta olduğu zaman olarak kabul ediyor: Dikkati tamamen yaptığı aktiviteye odaklanmış, zaman kavramı önemini kaybetmiş, fiziksel ihtiyaçlarla ilgili farkındalık yok olmuş. İyi hayat yaşayabilmek için en güçlü yönlerimizi bilmemiz ve bunları mümkün olduğu kadar fazla kullanacak şekilde hayatımıza entegre etmiş olmamız gerekiyor. Hayatımızı mümkün olduğu kadar akışta geçiriyoruz.

Üçüncü mutlu hayat çeşidi ise ‘anlamlı hayat’. Adından da anlaşılacağı gibi, en güçlü mutluluğu ve huzuru sağlayan bu hayat çeşidi. Sadece en güçlü yanlarımızın farkında olup bunları kullanmayı değil, bizden daha büyük bir bütüne hizmet etmeyi de içeriyor. Bu bütün, aile, din, toplum veya bir ideoloji dahi olabilir.

Yapılan araştırmalar, keyifli hayatın genel hayat tatminiyle bir bağlantısı olmadığını ortaya koyuyor. Mutlulukla en güçlü korelasyon, anlam arayışıyla kuruluyor. Bütünsel mutluluk, olumlu duyguların peşinden koşmak, güçlü yönlerimizi hayatımızın farklı alanlarına entegre ederek akışta olmak ve bunları bir bütünün yararına kullanarak hayatımıza anlam katmaktan geçiyor. Çevremde, hayatta kağıt üzerinde isteyebileceği çoğu şeye sahip olduğu halde kendini mutlu hissetmeyen o kadar çok insan var ki. Bazen “Ben niye böyleyim?” diye kendi kendilerini sorguluyorlar. Dönem dönem antidepresan kullananların sayısı da artıyor. Beyindeki seratonin oranını kimyasal müdahaleyle artırmak –bazı istisnalar dışında– bana doğru çözüm gibi gelmiyor. Aslında sorularının cevabı da basit: Keyifli hayat yaşıyorlar.

Carol Ryff iyilik haline felsefi bir yaklaşım getirmişti. Seligman son kitabında teorisine üçüncü bir boyut katıp PERMA modelini ortaya attı. Mutluluk konusunda yıllardır sürekli yeni teoriler çıkıyor. İlgilenirseniz Pennsylvania Üniversitesi’nin mutlulukla ilgili kendinizi ölçebileceğiniz ve güçlü yanlarınızı belirleyebileceğiniz bir web sitesi var: https://www.authentichappiness.sas.upenn.edu/testcenter

Buradan küçücük yaşımda bana güvenip içini döken taksi şoförü arkadaşıma ve Londra’da pasaport sırası bekleyen bir yabancıya açılacak kadar dolmuş olan görevliye de seslenmek istiyorum! Yalnızca keyif peşinde koşmayın, akışta olun ve yaşam amacınızı bütünün yararına olacak şekilde düzenleyin. Güçlü yanlarınızın farkında olun ve her gün bu özelliklerinizi kullanın. Bir amacınız olsun. Gece uyumadan önce o gün başınızdan geçen üç olumlu olaya odaklanın. İnsanlarla güçlü bağlar kurun. İlişkilerinizde yapıcı olun ve sevgi ön planda olsun (kenara çekilip oturduğunuz yerden başka insanları yargılamakla vakit harcamayın). Hareket edin, uyku düzeninize dikkat edin, dengeli beslenin. Çocuklarla vakit geçirin. Ailenize zaman ayırın (aile başlığı mutlulukla ilgili araştırma sonuçlarında hep açık ara önde). Bir evcil hayvanınız olsun. Gülümseyin. Aslında bu kadar basit.

Beş yaşındaki kızım Selin geçenlerde tam olarak ne iş yaptığımı sordu. Ona anlayacağı bir dilde anlatmak için bir süre çabaladım. Bana baktı, düşündü ve şöyle dedi: “Tamam anne, anladım. Sen mutluluk doktorusun!” Kendi kendine türettiği bu ifadenin ne kadar hoşuma gittiğini anlatamam. Evet, ben mutluluk doktoru olmak istiyorum!

balloon

“Adam” gibi…

Avusturalyalı psikolog Steve Biddulph’ın “Manhood” (Erkeklik) kitabını ilk okuduğumdan beri kaç kişiye hediye ettiğimi hatırlamıyorum. Sürekli sohbet ettiğim birilerine elimdeki kitabı verip kendime yenisini alıyorum.

Yine elimdeki kitaptan oldum geçen hafta. Hal böyle olunca bu yazıya vesile oldu! Ne yazık ki kitabın –en azından benim bildiğim kadarıyla– Türkçe baskısı yok. Ancak şiddetle tavsiye ederim – ve umarım en kısa zamanda tercüme edilip Türkiye’de de yayımlanır. Erkeklerin farkında olarak veya olmayarak üstlendikleri rollerin dışına çıkabilmeleri ve daha kaliteli ve mutlu bir yaşam sürebilmeleri için yazılmış çok keyifli, sürükleyici bir kitap.

Bu yazıyı okuyan beyler, lütfen bir düşünün: Şu anda hayatınızda hangi rolleri oynuyorsunuz? Peki kendinizi mutsuz, üzgün, endişeli veya yalnız hissettiğinizde ne yaparsınız? Dışarıdan size baktığımızda, gerçek duygularınızı anlar mıyız? Bu son soruya genellikle hayır cevabı alıyorum. Erkeklerin en fazla canının sıkkın olduğunu görebiliyoruz dışarıdan bakınca; altta yatan duyguyu anlamak maharet istiyor – hele kişi kendisi de temel duygularının farkında değilse.

Küçük yaştan itibaren “adam olmak”, “adam gibi”, “adam etmek”, “adam yerine koymak”, “adamakıllı”, “bilimadamı” gibi ifadeleri günlük hayatımızda kullanarak bile çocuklarımızı programlamaya başlıyoruz.

Çocuklar toplum tarafından kabul edilmek için nasıl davranmaları, nasıl görünmeleri gerektiğini öğreniyor. Kız çocuklarına “ağla, açılırsın” diyoruz ama erkek çocuklarına “kız gibi ağlama” diyebiliyoruz. “-mış gibi yapmak” hepimizin dünyasında var ama erkeklerin dünyasında daha yaygın, daha baskın.

Mış gibi yaptığımız dünyamızda giderek yalnızlaşıyoruz. Herkes dışarıdan bakıp herşeyin yolunda olduğunu varsayıyor belki. Yalnızlaştıkça da en yakınımızdaki insanların bile bizi gerçekten tanımadığını fark ediyoruz. Hayat anlamını kaybediyor. Yakınlarımız bizi belki gerçekten çok seviyor; ancak sorunların ve duyguların gerçek boyutları paylaşılmadıkça hiçkimse sevgisini gösterecek ortamı yakalayamıyor.

Dikkat edin, erkekler birlikte vakit geçirdiklerinde ya maç seyrederler, ya tavla, satranç, okey gibi bir oyun oynarlar, ya da sohbet ediyorlarsa da yine iş, siyaset veya spor ağırlıklı bir gündem vardır. Bir kadın sohbetine kulak misafiri olursanız olaylar kadar duygu ifade eden kelimeler de takılır kulağınıza. Farklı akar sohbet.

Erkek çocuklarının kadın egemen ortamlarda yetişmesine alışığız. Kız çocukları genellikle düzenli olarak kadınlarla temas kuruyor ama erkek çocukları ailesindeki erkeklerle aynı oranda temas kuramıyor. Halbuki oğullarımızın fiziksel, duygusal ve psikolojik gelişim ihtiyaçları kızlarımızdan farklı. Aileyi bırakın, anaokulu ve ilkokul öğretmenlerinin de çoğu kadın. Yaklaşık son altı nesilden beri, sanayi devrimiyle, ailelerdeki babaları, amcaları, dayıları, enişteleri iş hayatına kaptırdık. Şimdi şimdi dengelenmeye başladı bu denklem.

Yirminci yüzyılda kadınlar sınırlarına karşı savaştı hep. Erkekler de yalnızlaştıkları rollerin dışına çıkmaya çalıştı. Feminist hareket belki de biraz eksik kaldı çözüm olarak; çünkü sorun iki boyutlu. Yoğun iş saatleri ve çalışma koşulları erkekleri hem babalarından, hem çocuklarından hem de dostlarından ayırmış nesillerdir. Mutlulukla ilgili araştırmalarda hep erkeklerin mutsuzluk oranları daha yüksek. Hep bu ‘-mış gibi yapma’lardan.

Bugün ise durum karışık. Kadınlar iş hayatına girmiş durumda ve sorumlulukları eşit olarak paylaşmak yeni “normal”imiz oldu. Ancak bu yeni yaşam şeklinde kuralları yaşadıkça koyuyor, bir denge oturtmaya çalışıyoruz.

Ülkemizde, annenin de, babanın da çalıştığı denklemde bile genellikle ev düzeni ve çocuklarla ilgili kararların tamamen annelere delege edildiğini görüyorum. Yanlış anlaşılmasın, bence kadınlar bu konuda çok becerikli ama belki babaların da işe yarar bazı fikirleri vardır? Sormak lazım. Fikirlerini ifade ettiklerinde, acaba elimizin hamuruyla erkeklerin işlerine bayağı karışmış olan (!) biz kadınlar, onları aynı tarafsızlıkla dinliyor muyuz?

Yeni çocuk sahibi olan babalar artık bebek/çocuk bakımına katılmalarının çocuğun duygusal gelişimi için ne kadar önemli olduğunun bilincinde. Babaların üstlendiği roller de giderek artıyor: Baba, eş, arkadaş, yönetici, koruyucu… ama yakınlarında örnek alacakları rol modelleri hala eksik.

Steve Biddulph, bir erkeğin duygusal gelişimini tamamlaması için üzerinde çalışılması gereken yedi alan tanımlıyor: Babanızla ilişkiniz, cinsel kimliğiniz, kadın-erkek ilişkileri, baba olmak, başka erkeklerle arkadaşlık ilişkileri, iş hayatı ve özgür ruhunuzu serbest bırakmak. Bunların detayları kitapta; burada girmiyorum. Ama özellikle Türk erkekleri söz konusu olduğunda bu listeye bir de anneyle ilişkiyi dengelemek başlığını eklemek isterim. Çevremdeki yetişkin erkekler anneleriyle genellikle ya iç içe geçmiş ya da kopuk bir ilişki yaşıyor.

Ne yazık ki bazı anneler, eşleriyle aralarındaki duygusal boşluğu, sevgi, şefkat eksikliğini oğullarıyla kapatmaya çalışmış. Aslında eşlerinin kıyafet seçmelerine yardım etmesini isterken, oğullarından fikir almışlar. Eşleri onlara çiçek alsın istemişler, oğulları almış. Bu ortamda yetişen erkekler, duygusal destek sağlamaktan yorgun düştükleri için eşlerine gerekli şefkati veremeyebiliyor.

Madalyonun diğer yüzünde de annesinden uzak yaşayan erkekler var. Özellikle çocuklarının bütün fiziksel ihtiyaçlarını sağlasa da duygusal ihtiyaçlarını karşılayamamış annelerin çocukları bu grupta. Büyüdükçe annesinden uzaklaşan bu çocuklar, kendileri aile kurduklarında aşırı koruyucu olabiliyor. Büyüdüklerinde duygularını çok fazla belli etmeyen, başkalarının ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarının önüne koyan, ailelerine değil, kendilerine zaman ayırdıklarında yoğun bir suçluluk duygusu yaşayan kişilere dönüşüyorlar. Bu grup genellikle annelerini ne kadar çok sevdiklerini onları kaybettikleri zaman anlıyor, hissediyor. Bu da büyük acı veriyor.

Hep söylenir ya, bir babanın çocuğu için yapabileceği en iyi şey, çocuğunun annesini çok sevmek, ‘adam gibi’ sevmek. Mutlu annelerin, mutlu çocukları, mutlu gelinleri ve mutlu damatları olur! En azından geleneksel aile yapısında böyle. Yeni, modern aile yapıları için yeni sözler düşüneceğiz artık!

Bebeğe, doğumdan itibaren, “daha küçük, anlamaz” demeden, yeterince ilgi, sevgi ve belki de en önemlisi şefkat göstermek, başka şeylerle ilgilenmeden, yalnızca bebekle kaliteli zaman geçirmek, aşırı koruyucu da, ihmalkar da olmamak çok önemli. Duygusal farkındalığı yüksek, duygusal ifadesi güçlü çocuklar yetiştirmek olsun hedefimiz – kız olsun, erkek olsun, fark etmez.

IMG_5974

Strese Karşı Mandalalandık!

Mandala, şekilleri belirli bir düzene göre boyamak anlamına geliyor. Budizm’de mandalanın amacı insanın acısına onu aydınlanmaya ulaştırarak son vermek ve hakikate ilişkin doğru görüşe ulaştırmak. Özellikle yuvarlak formuyla farklı kültürlerde evreni temsil ediyor.

Bir süredir kitapçılardaki yetişkinler için boyama kitaplarının sayısı artıyor. Ayşe Arman detoksta açlıkla baş etmek için mandala olayına girdik diye yazdığında, biraz ilgimi çekse de, bakıp geçmiştim açıkçası. Yaz başından beri yetişkinler için boyama sayfalarını sosyal medyada gururla paylaşan arkadaşlarımın sayısı da giderek arttı. Ne yalan söyleyeyim, bu akım bizim evde kimseyi pek sarmamıştı önceleri.

Kitaplar “her yaş için bulmaca, boyama ve desen tamamlama kitabı” olarak geçiyor. Esrarengiz Bahçe 22 ülkede iki milyonun üzerinde satış yapmış. En son baktığımda Amazon’da stokta kalmamıştı! Facebook, yetişkin boyama gruplarıyla dolu. Boyama sayfaları herkesin elinde.

Kitapların bazılarının kapağında “stres giderici desenler”, “renklerle terapi”, “boyama terapisi” gibi iddialı ifadeler var.

Kitaba yatırım yapmadan önce bir denemek isterseniz, ücretsiz çıktı alabileceğiniz “Yetişkinler İçin Zen ve Anti-Stres Boyama Sayfaları” başlıklı siteler de var.

Psikologlar bekleme salonlarına boya kalemleri ve boyama kitapları koymaya başladı. Danışanlar, beklerken boyadıkları sayfaları yırtıp tamamlamak, sergilemek veya saklamak için yanlarında götürebiliyor.

Biletix’te Mandala Akademi’nin farklı şehirlerde yürüttüğü Mandala Eğitimleri için bilet satışı var.

Boyama, bizi bir süre için de olsa çocukluğumuza döndürüyor. Bu bile keyfimizin yerine gelmesi için yeterli oluyor bazen! Yalnızca renklere, desenlere, boyamaya konsantre olduğunuzda başka bir şey düşünmemeye başlıyorsunuz. Sanki aklınızı dolduran düşüncelerin tıpasını çekmiş gibi, renklerin huzur verici dünyasına kendinizi bırakıyorsunuz. Beyin dinleniyor, nefes alış verişiniz düzene oturuyor, daha huzurlu oluyorsunuz – en azından hedef bu! Meditatif bir yanı olduğu kesin. Bazılarımız bunu spor yaparak başarıyor, bazıları bir müzik aleti çalarak, bazıları bulmaca çözerek, bazıları yapboz yaparak. Hepimiz kendi yöntem(ler)imizi buluyoruz. Stresle baş etme teknikleri eğitimime bir satır daha ekleyeceğim artık: Boyama.

Psikolog Mihaly Csikszentmihalyi, insan zihninin bir aktiviteyle tamamen meşgul olma durumunu “flow” yani akış hali olarak tanımlıyor. Bu teoriye göre insanın en mutlu olduğu zaman, akışta olduğu zaman: Dikkati tamamen yaptığı aktiviteye odaklanmış, zaman kavramı önemini kaybetmiş, fiziksel ihtiyaçlarla ilgili farkındalık azalmış. Akış hali, stres seviyesini azaltıyor. Tabii seçilecek aktivitenin kaygı yaratacak kadar zor ya da sıkılmamıza neden olacak kadar basit olmaması lazım ki akış halini hakkıyla yaşayabilelim.

Bu duyguyu bilinçli olarak yaşadığım ilk anı çok net hatırlıyorum: İstanbul Levent’te Selin Ana Okulu’na gidiyordum ve bale dersinde belirli bir dansı çalışıyorduk. Bir anda kendime gelmiştim ve bir süredir müzik ve dans hareketleri dışında hiçbir şey düşünmediğimi fark etmiştim – çok da hoşuma gitmişti. Bu farkındalık anından itibaren hem eğitim, hem iş, hem de özel hayatımda peşine düştüğüm bir his, bir durum haline geldi bu akış hali. Tabii Csikszentmihalyi’ın kitabını okuyana kadar yapmaya çalıştığım şeyin adını bilmiyordum!

Lucy ailemize katıldığından beri kedilere ve kedi desenlerine olan ilgimiz haliyle arttı. Çok yakın bir arkadaşım dün kızlara kedi motifli boyama kitapları ve renk renk boya kalemleri getirdi – bu yazıya da vesile olmuş oldu. Ben de kendime “Renklerle Terapi: Anti Stres Boyama” kitabını seçtim. Hemen evde bir grup mandala seansı başlatıyorum – akışta olalım!

IMG_5975

Bilingual Therapy: Does Language Change You?

Are you bilingual? What’s your mother tongue? Do you use it at home? Do you share the same first language with your partner/spouse? What language do you use in your day-to-day communications with one another? Are you in therapy? What language do you use there? Why? Have you ever tried language switching (using more than one language interchangeably)?

As the world gets smaller, cross-cultural relationships are becoming less and less an exception. Everywhere we look, we see cultural diversity. Here is the big question: If you are living in a foreign country, if you have multicultural relationships and/or family, do you ever find that you change when speaking one language compared to another? Every language is different, and language carries cultural – sometimes even moral – values with it.

Throughout my life I have had many teachers guiding me through the reality of cultural diversity – sometimes they were children on a school yard, other times they were students in a lecture hall, colleagues in different work environments, friends over coffee, cousins on the phone, even pen pals, all in different corners of the world. I have been blessed with a wide range of teachers, enough to know cultural heritage could and should not be ignored – especially in a therapeutic setting.

Studies show that we can express our emotions more clearly and accurately when we’re using our first language. More and more therapists are using language switching to make sure bilingual individuals and couples could access and express their feelings during therapy sessions. If and when one language is ignored, important aspects of the experience may be left unnoticed. I strongly support the use of the mother tongue in some, if not all, sessions.

Then there is the other side of the coin: Some people find it easier to talk about sensitive issues in another language simply because it’s a social taboo in their own culture. If you grew up in an environment where sex was a taboo or avoided topic, you might be surprised how easier it might be for you to talk about sexual issues in another language. Similarly, for some of us, it is easier to talk about traumas in a language other than the one in which the trauma was experienced.

Race, culture, beliefs, values, attitudes, religion all have impacts on language and these are reflected in the therapy room. We need to be aware of the impact our languages have on us and utilize it.

The poem below, by Sujata Bhatt (who describes herself as “an Indian outside India”), is about how the poet remembers her mother tongue in her dreams, although she doesn’t use it any more.

SEARCH FOR MY TONGUE

You ask me what I mean

by saying I have lost my tongue.

I ask you, what would you do

if you had two tongues in your mouth,

and lost the first one, the mother tongue,

and could not really know the other,

the foreign tongue.

You could not use them both together

even if you thought that way.

And if you lived in a place you had to

speak a foreign tongue,

your mother tongue would rot,

rot and die in your mouth

until you had to “spit it out.”

I thought I spit it out

but over night while I dream,

(munay hutoo kay aakhee jeebh aakhee bhasha)

(may thoonky nakhi chay)

(parantoo rattray svupnama mari bhasha pachi aavay chay)

(foolnee jaim mari bhasha mari jeebh)

(modhama kheelay chay)

(fullnee jaim mari bhasha mari jeebh)

(modham pakay chay)

it grows back, a stump of a shoot

grows longer, grows moist, grows strong veins,

it ties the other tongue in knots,

the bud opens, the bud opens in my mouth,

it pushes the other tongue aside.

Everytime I think I’ve forgotten,

I think I’ve lost the mother tongue,

it blossoms out of my mouth.

Sujata Bhatt

Do you have a language you’ve lost?

Are you a different person speaking one language compared to another?

Think about it.

logo