‘Aldatmak’ Sizin İçin Nedir? Eşiniz Aynı Fikirde mi?

Çiftlerle çalıştıkça aldatmanın tanımının kişiden kişiye değiştiğini öğreniyorsunuz.

Bazı kişiler için aldatmak, başka bir kişiyle cinsel birliktelik anlamına geliyor.

Bazı çiftlerde ise bu konuda açık oldukları sürece, sorun olmuyor.

Bazı kişiler için eşinin başkalarıyla ayak üstü flört etmesi sıkıntı yaratıyor, bazıları için cep telefonuna gelen kişisel mesajlar.

Bazı kişiler için karşı cinsten biriyle yakınlaşmak, sohbet etmek, aldatmak oluyor.

Bazen gece geç bir saatte gelen telefonlar tedirgin ediyor.

Bazen tek bir sarılma ya da öpüşme.

Online sohbetlere ne demeli?

Eşinizin siz yanında değilken cinsel içerikli yayınlar izlemesi?

Online siteler veya aplikasyonlar aracılığıyla yapılan cinsel içerikli görüşme ve yazışmalar? Bunlar aldatma mı?

Büyük şehirlerde hızla yaygınlaşan çeşit çeşit seks kulüpleri?

Eşlerin gelirlerini ve/veya giderlerini birbirlerinden saklaması aldatma mı peki?

Eşlerden birinin zamanını, enerjisini eşine değil de kendi ailesine ya da arkadaşlarına ayırması?

Peki ya işine?

Taraflardan biri aldatıldığını düşünüyor ama diğeri aynı fikirde değilse ne oluyor?

Kim haklı? Kim haksız? Kim karar verecek?

Önemli olan eşlerin karşılıklı olarak bu sorulara verdikleri cevapları bilmeleri ve tabii saygı duymaları. Bu konuda önce kendi konfor alanımızı belirlememiz, sonra da eşimizin konfor alanına bir göz atmamız lazım.

Evlilik bir fedakarlıklar dizisi olsa da, nereye kadar esneyebileceğimiz, neleri kesinlikle kabul etmeyeceğimiz konusunda önceden iletişim kurmak önemli. Bunu çıkan bir yangını söndürmek için değil, yangını önlemek için yapalım.

İlişkilerin ayrılık veya boşanmayla sonuçlanmasının temel sebebi yalanlar ve sırlar oluyor; aldatma eylemi değil – sizin için aldatmanın tanımı her ne ise…

shutterstock_281105906

Reklamlar

Yeni bir Yetkinlik: Romantik Yetkinlik!

Kariyerimin önemli bir bölümünü yetkinliklerle içli dışlı geçirdim – yetkinlik yazdım, yetkinlik araştırdım, en çok da yetkinlik eğitimi verdim. İletişim, ekip çalışması, problem çözme, adaptasyon… değerlendirmediğim yetkinlik kalmadı diye düşünürdüm. Son zamanlarda ise bugüne kadar hiçbir kılavuzda karşıma çıkmayan yeni bir yetkinlik var üzerinde çalıştığım: Romantik yetkinlik!

Kurumsal ortamda yetkinlikleri değerlendirmek görece kolaydır – çünkü zaten yetkinlikleri tanımlayan, farklı seviyelerdeki davranış göstergelerine kadar detaylandıran kitapçıklar olur elinizde. Halbuki insan ilişkilerinde romantik yetkinliği değerlendirmek bu kadar kolay değil.

Romantik yetkinlik, sağlıklı ilişkiler kurabilmemiz ve sürdürebilmemiz için sahip olmamız gerektiği tespit edilmiş olan yepyeni bir yetkinlik. Romantik yetkinliğe sahip kişiler, ilişkilerinde kendilerini daha fazla tatmin olmuş hissediyor, daha sağlıklı kararlar alabiliyor ve kendilerine değer verildiğini, özel olduklarını hissediyor. Romantik olarak yetkin kişiler eşlerine ihtiyaç duydukları desteği sağlayabiliyor. Kaygı azalıyor. Hayattan daha fazla keyif alınıyor.

Romantik yetkinliğin üç ana yapı taşı var. Birincisi kavrama – örneğin akşam eve geldiğinizde sabırsızlığınızın altında aslında o gün işyerinde yaşadığınız olumsuz bir olayın yattığını fark edebilme, kavrayabilme becerisi. İkinci yapı taşı karşılıklılık – eşimizin de, bizim de isteklerimiz, ihtiyaçlarımız olduğunun ve her ikisinin de önemli olduğunun farkındalığı. Üçüncüsü ise duygu regülasyonu – karşılaşılan zorluklar karşısında duygularımızı regüle edebilme, ayarlayabilme ve doğru bakış açısıyla yaklaşabilme becerisi. Romantik yetkinliğe sahip kişiler, bu üç beceriyi de kullanabiliyor.

Kendinizin, ilişkinizin romantik yetkinliğini dürüstçe değerlendirebilir misiniz?

SOFRADA NE KONUŞALIM?

Önümüz bayram. Sofralar kurulacak, aile yemekleri yenecek, sohbetler edilecek.

Sorulan sorulara verdikleri “Evet.”, “Hayır.”, “İyi.”, “Tamam.” gibi kısa cevaplar dışında pek sesi soluğu çıkmayan  aile üyeleriyle baş etmek (ki bunlar canı sıkılmış ergenler kadar elinden telefonunu düşüremeyen ebeveynler de olabilir!), sofraları daha neşeli hale getirmek için bazı öneriler paylaşmak istiyorum.

Bu vesileyle en popüler blog yazılarımdan biri olan “Akşam Yemeğe Geliyor Musun?” yazısında bahsettiğim “The Family Dinner Project” (Aile Akşam Yemeği Projesi) kitabında ve projenin internet sitesinde önerilen bazı aktiviteleri hatırlatmak ve yeniden (ve şiddetle!) önermek istedim.

20 SORU

Bir aile üyesi, ailece paylaştıkları bir anıyı düşünür. Diğer aile üyeleri sırayla sorular sorarak aklında tuttuğu anının hangisi olduğunu tahmin etmeye çalışır: Tatilde miydik? Yemeğe mi çıkmıştık? Komik miydi? Başka insanlar da var mıydı?

HİKAYE YARATMA

Ufak kağıtlara çeşitli kelimeler yazılır ve hepsi bir kutuya konulur. Her aile üyesi bir kağıt seçer. Seçilen kelimeleri kullanarak hep birlikte bir hikaye oluşturulur.

KULAKTAN KULAĞA

Bu bir klasik! Bir kişi seçtiği bir cümleyi yanındakinin kulağına fısıldar ve sırayla kulaktan kulağa bütün masa devam eder. En son kişi yüksek sesle duyduğu cümleyi tekrar eder. Cümlenin ne kadar değişmiş olduğuna bakılır.

TERCİH

Sırayla birbirinize tercih soruları sorabilirsiniz. Örneğin:

  • Telefonsuz yaşamayı mı tercih ederdin, televizyonsuz mu?
  • Kaybeden takımın en iyi oyuncusu olmayı mı tercih ederdin, kazanan takımın en kötü oyuncusu olmayı mı?
  • Uçabilmeyi mi tercih ederdin, görünmez olmayı mı?
  • Geçmişte yaşamayı mı tercih ederdin, gelecekte yaşamayı mı?
  • At olmayı mı tercih ederdin, tavşan olmayı mı?
  • Bir tabak solucan yemeyi mi tercih ederdin, bir tabak çekirge yemeyi mi?
  • Ellerinin yerinde ayaklarının olmasını mı tercih ederdin, ayaklarının yerinde ellerinin olmasını mı?
  • Uzayda yaşamayı mı tercih ederdin, denizin altında mı?

SOHBET KAVANOZU

Ufak kağıtlara önceden çeşitli sorular yazılır ve hepsi bir kavanoza doldurulur. Her bir aile bireyi bu kağıtlardan birini çeker ve cevap verir. Örneğin:

  • “En iyi arkadaşın kim?”
  • “Ailemizle ilgili en sevdiğin anın hangisi?”
  • “İsminin nasıl / neden seçildiğini biliyor musun?”
  • “Üç dileğin olsa, ne dilerdin?”
  • “En sevdiğin özelliğin hangisidir?”
  • “Kendini en rahat hissettiğin yer neresi?”
  • “Hep aynı yaşta kalabilecek olsan, hangi yaşta kalırdın? Neden?”

… HAKKINDA EN SEVDİĞİM 20 ŞEY

Bir konu seçin (veya aklınıza gelen konuları ufak kağıtlara yazıp bir kavanoza koyduktan sonra kura çekin). Sofrada oturan her kişi o konuda en çok neyi sevdiğini söylesin. Konu bir yer, bir mevsim hatta bir kişi dahi olabilir. Hatta söylenenleri yazıp saklarsanız 5, 10, hatta 20 yıl sonra açıp hatırlamak eğlenceli olabilir!

İyi bayramlar, keyifli sofralar!

Kaynak: http://thefamilydinnerproject.org

img_0019

TÜKETİM PSİKOLOJİSİ. İLİŞKİLER. EVLİLİK.

Tüketim toplumu olduk diyoruz sohbetlerde – biraz şikayet, biraz kabullenmeyle. İşin kötüsü ilişkilerde de hissettiriyor kendini bu tespit:

– “Hayal ettiğim gibi olmadı.”

– “Başta iyiydi, sonra bozuldu.”

– “Bunu istiyordum ama artık istemiyorum.”

Bazı seanslarda kendimi tüketici şikayet hattı gibi hissediyorum! Elimizdekinden memnun değiliz. Sürekli bir alternatifleri değerlendirme hali… Yeni modeli çıkınca eskisi değersizleşen ürünler gibi.

Çok istediğimiz bir şeye sahip olduktan sonra, onu istemeye ne kadar devam edebiliriz?

Olumsuz unsurlara odaklanmak yerine eşimizin olumlu yönlerini hatırlamak, bardağın dolu tarafını görmek çok mu zor?

Eşimizi acımasızca eleştiriyoruz, peki bizi sevmek, kabullenmek çok mu kolay? Biz çok mu mükemmeliz? Çok mu sevilesi insanlarız?

Eşim beyaz atlı prens çıkmadı, peki ben gerçekten prenses miyim?
(ya da tam tersi!)

Eskisini tüketip, yeni bir prens / prenses aramaya koyulmadan önce bunu bir soralım kendimize.. Ama dürüstçe!

Hayatı sorguladığımız dönemlerde bir yanımız sevgi, şefkat, güven, istikrar ararken diğer yanımız merak, heyecan duygularına kapılıp belirsizliğin çekiciliğine yönelmek ister. Yapımız böyle. Bu iç çatışmada sizde kazanan hangi taraf? Güvenlik mi, macera mı?

Geçenlerde Amerikalı bir çiftin “As long as we both shall live…” yani “Yaşadığımız sürece…” olarak klasikleşmiş evlilik yeminini “As long as we both shall love…” yani “Sevdiğimiz sürece…” olarak değiştirdiklerini fark ettim. Bu konuda gerçekçi olmadığım için değil – tabii ki sevgisiz bir beraberliği devam ettirme taraftarı değilim. Ama sevgi emek ve çaba istiyor. Tamam artık bitti demek, kestirip atmak en kolayı.

Zaman tutkuyu öldürür derler. Bu cümleye hiçbir zaman inanmadım. Araştırmalar, cinsel tatminin uzun süreli ilişkilerde çok daha yüksek olduğunu gösteriyor mesela. Tutkuyu öldüren zaman değil. Tutkuyu öldüren tembellik. Tutkuyu öldüren kanıksama. Tutkuyu öldüren öncelik vermeme. Değerli, kıymetli hissetmeme, hissettirmeme.

İngilizcede ‘family’ yani ‘aile’ kelimesi, ‘familiar’ yani ‘aşinalık’ kelimesiyle aynı kökten türemiş. Evlilik, aile olmak, sürekliliği, aidiyeti beraberinde getirir. Hem geçmişi, hem de geleceği kapsar. Bu da çok kıymetli. Hızla tüketilmeyecek, hemen kestirip atılmayacak kadar.

Araştırmalar da fırtınalı dönemleri atlatabilen çiftlerin ileride çok daha mutlu olduklarını gösteriyor.

Peki nasıl atlatacağız büyük fırtınaları?

İşyerinde projelerimize, müşterilerimize gösterdiğimiz titizliği, özeni, çabayı, ilişkimize de göstermemiz, verdiğimiz önceliği ilişkimize de vermemiz lazım. Zamanımızı yönetirken, işlerimizi önem ve aciliyet derecesine göre önceliklendirirken de.

Saygı çok önemli. En az sevgi kadar.

Asıl anahtar kelime tabii iletişim. Cevap vermek için değil, gerçekten anlamak için dinlemek; gerekirse konuşmayı ertelemek. Kendimizi, düşüncelerimizi, duygularımızı açık ve net ifade etmek – ima etmeden, anlaşıldığımızı varsaymadan, kaçınmadan, doğrudan.

Bir de profesyonel destek almak – işlerin sarpa sarmasını, yaranın iltihaplanmasını beklemeden ama. Ve mutlaka çift ve aile terapisi konusunda özel eğitim almış, tecrübeli bir uzmandan.

 

image1

“Evliyim Ama Duygusal Olarak Boşandım.” / “Boşandım Ama Duygusal Olarak Evliyim.”

Hangisi daha iyi? Hangisi daha kötü?

Boşanmanın üç temel boyutu var: Hukuksal boşanma, duygusal boşanma ve finansal boşanma. Bize böyle öğretildi. Hukuksal boşanmayı tanımlamak kolay – evlenmiş olan bireyler, evlilik sözleşmelerine yasal olarak son verdiklerinde hukuksal boşanma gerçekleşir.

Aynı bireyler finansal kaynaklarını tamamen ayırdıklarında, boşanmanın finansal boyutu da tamamlanmış olur. Boşanmanın hukuksal ve finansal boyutları zaten genellikle eşzamanlı gerçekleşiyor.

Boşanmanın duygusal boyutu biraz daha karışık.

Hukuksal olarak boşandığı halde duygusal olarak boşanmamış çiftler olduğu gibi, duygusal olarak boşanmış olduğu halde hukuksal olarak hala evlilikleri süren çiftler de var.

Aynı evi, hatta aynı yatak odasını paylaşan ancak hiçbir duygusal alışverişi olmayan çiftler bunlar. Parmaklarında alyansları duruyor, ama sosyal olarak bir arada bulunmalarını gerektirecek ortamlar dışında ayrı çevrelerde, ayrı arkadaşlarla, ayrı hayatlar yaşıyorlar. Günleri ayrı ama zihinleri de ayrı. Aklınıza gelen örnekler vardır, eminim. Bu çiftlerin evliliklerini sürdürmeyi tercih etme sebebi bazen finansal, bazen alışkanlık, bazen cesaretsizlik, bazen o ne der, bu ne der kaygısı, ama çoğunlukla temelde, belirsizliğin yarattığı endişe.

Hukuksal olarak evli olup duygusal olarak boşanmış olmak, hukuksal olarak boşanmaktan çok daha zor, çok daha acı verici; hatta bazen bir işkence.

Bir de ayrılmış olduğu halde birbirinden kopamayan çiftler var. Duygusal boşanmayı tamamlamamış, duygusal bağları tamamen kırılmamış. Bu aralar çevrenizde boşandıktan sonra aynı kişiyle yeniden evlenen kaç kişi var? Veya hukuksal olarak evli olmadığı halde yeniden birlikte yaşamaya başlayan?

Bu noktada sorunlu alan dışarıdan bakıldığında evli görünüp evliliklerini doya doya yaşamayan, yaşayamayan çiftler. Bunun farkında olup evliliklerini herşeye rağmen devam ettirmeye karar veren çiftlere de sözüm yok. Ama ne yazık ki bazı çiftler duygusal olarak boşanmış olduklarının farkında değil. Sadece bir huzursuzluk, bir mutsuzluk hali bazen farkında olunan. Kendi kendine itiraf etmesi, kabullenmesi kolay bir durum değil bu; özellikle çocuk varsa. Bazen de taraflardan yalnızca biri durumun farkında oluyor. Konuyu konuşmak, Pandora’nın kutusunu açmak da cesaret istiyor, çünkü kırılacak, üzülecek değerli insanlar oluyor ortada. Bir de suçluluk duygusu var tabii.

Bana en çok sorulan sorulardan biri: “Eskisi gibi olabilir miyiz yine?

Hayır.

Ama evet.

Psikoloğunuz Evlilik Yanlısı mı?” başlıklı yazımda da belirtmiştim; ben bu konuda hep iyimserim. Yeter ki ibre birliktelikten yana olsun, yeter ki iletişim kanalları tam olarak açılsın, yeter ki Pandora’nın kutusu açılsın, yeter ki taraflar niyetli, istekli olsun. Tek taraflı ufak değişiklikler bile ilişki denklemini değiştirmeye yetiyor bazen. Yaralar sarılabiliyor, hayat kalitesi artıyor, eve yeniden huzur geliyor.
Anahtar kelime isteklilik.

Peki niye hayır, ama evet? Çünkü ortaya çıkan evlilik eskisi gibi görünse de kesinlikle eskisi gibi olmuyor; yeni ve farklı bir evlilik oluyor.

Bu da kötü bir şey değil.

Evliliğin hukuksal boyutu boşanma davası açılmadığı sürece kendiliğinden korunuyor zaten. Evliliğin duygusal boyutunu korumak ise sürekli emek istiyor…

Başta da söylediğim gibi, duygu boyutu biraz karışık!

Pandora’nın kutusu şeffaf olsaydı…

Pandora

 

Doğum Sıramız

Hiç yeni tanıştığınız bir kişinin doğum sırasını tahmin ettiğiniz oldu mu? İlk çocuk mu, tek çocuk mu, ortanca çocuk mu, ailenin en küçüğü mü… Hangi davranışları onu ele verdi?

Kardeşler bir elin parmakları gibi farklıdır deriz. Sonra da bacanaklar ve eltiler arasındaki farklılıklara şaşarız! Halbuki bir elin parmakları gibi olan kardeşlerin eş seçimlerinin benzer olmasını bekleyemeyiz. Peki ya arkadaş seçimleri?

Aileyi bir ağaç gövdesi gibi düşünürseniz, kardeşler de ağacın dalları gibidir. Dallar aynı yerden büyümez. Farklı yerlerden uzar, farklı yönlerde gelişirler.

Psikolog Walter Toman’a göre doğum sıramız, kişilik özelliklerimizi belirleyen önemli bir etken. Doğum sıralarının biri, diğerine göre daha kötü ya da daha iyi değil; hatta birbirlerini tamamlayıcı özellikler taşıyor.

Bu konudaki araştırma sonuçları sadece aile ortamları için değil, iş ortamları için de önemli veri sağlıyor. Örneğin ailenin en büyük çocuğu çoğunlukla liderlik pozisyonları alırken, en küçük çocuklar genelde yönetilen taraf oluyorlar. Bu nedenle ailesinin en büyüğü olan bir yönetici, ailenin en küçüğü olan bir asistanla daha rahat çalışabiliyor. Bazı küçük çocuklar da yönetmeyi sevebilir; ancak yönetim tarzları büyük çocuklardan farklı olacaktır.

İlk çocukların en belirgin özelliği, her şeyi kendileri halletmeye çalışan mükemmeliyetçi ve dominant yapılarıdır. Kitaplarla araları çok iyidir. Psikolog Kevin Leman, ‘Kaçıncı Çocuksunuz?’ (Tara Kitap, 2015, İstanbul) kitabında ilk çocukların özelliklerini şöyle sıralıyor: “Mükemmeliyetçi, güvenilir, vicdanlı, liste yapan, düzenli, çalışkan, doğal lider, eleştirel, ciddi, akademik, mantıklı, sürprizleri sevmeyen, teknolojiye meraklı.” Teknoloji konusunu bilemem ama bu liste bana uydu gibi!

Araştırmalar, ilk çocukların sonra doğan çocuklara kıyasla başarılı olmak konusunda daha yüksek motivasyon sergilediğini gösteriyor. İlk çocuklar, sonradan doğanlara göre daha erken konuşuyor ve yürüyor. İlk çocuklar, kontrolü ellerinde tutmayı seviyor. Dünya liderleri genellikle ilk çocuklardan çıkıyor.

Ortanca çocuklar ise arabuluculuk yapmakta iyiler. Dr. Leman, ortanca çocukları tanımlamak için “arabulucu, uzlaşmacı, fedakar, diplomatik, çatışmalardan kaçınan, bağımsız, vefalı, sadık, çok arkadaşı olan, özgür, ketum” sıfatlarını kullanıyor. Ailedeki herkesten daha fazla arkadaşları oluyor ortanca çocukların. Sır tutmakta üstlerine yok. Hayatlarının süt liman olmasını tercih ediyorlar. Genellikle hemen üstlerindeki çocuğu temel alıyorlar. Bu nedenle ortanca çocukların özellikleriyle ilgili bir genelleme yapmak da zor. Ortanca çocukların daha romantik olduklarını eklemek zorundayım ama.

Ailenin en küçüklerinin özellikleri ise şöyle: “Manipülatif, cazibeli, alımlı, başkalarını suçlayan, ilgi arayan, azimli, insan canlısı, dirençli, doğal bir satış elemanı, büyümüş de küçülmüş, ilgili, şefkatli, kaygısız, şen şakrak, sürprizleri seven, kararlı, yaratıcı.” Bu kişilerin genellikle sezgileri güçlü oluyor. Rekabeti seviyorlar. Ünlü komedyenlerin birçoğu ailelerinin en küçüğü. Toplantı salonlarında, en arkadaki kahve masasının başında herkesle sohbet eden kişiler, genellikle son çocuklardır. İlgi çekme arzuları onları cesur yapar. Dar bir bütçeyle yaşamak, diğer kardeşlere göre onları daha fazla zorlar. Topu başkalarına atıp diğer insanları sorumlu tutma huyları olabilir.

Ailenin en küçük çocuklarının yakınlarında birkaç ilk çocuk mutlaka bulursunuz zaten.

Bir de tek çocuklar var: “Titiz, ölçülü, başarılı, kendi kendini motive edebilen, heybetli, dikkatli, kitap okumayı seven, siyah-beyaz düşünen, aşırılıklar içeren ifadelerle konuşan, başarısızlığa tahammülü olmayan, kendine dair yüksek beklentileri olan, mükemmeliyetçi, kendisinden yaşlı ya da genç kişilerle kendini daha rahat hisseden, hırslı, organize.” Kendini biraz fazla önemli hissetmek, benmerkezci olmak bu çocukların en yaygın sorunu oluyor. Yetişkin olduklarında da diğer insanlardan daha değerli olduklarını düşünmeye devam edebiliyor, işler istedikleri gibi gitmediğinde kendilerine adaletsiz davranıldığını düşünebiliyorlar. İnisiyatif almak konusunda becerikli ve kendilerine güven duyguları yüksek oluyor.

Tek çocuk bir erkek olduğunda kariyer odaklı bir hayat sürebiliyor. Tek çocuk bir kadınsa, genellikle hayat boyu yanında kendisine destek verecek bir kişi arıyor. Bu kişi annesi, babası ya da eşi olabilir.

İlk çocukların ve tek çocukların liste yapma merakları araştırmalarda sık sık karşıma çıktı. Bu büyük çocuk olarak bana çok uydu – listelerim meşhurdur, yakın çevrem bilir! Birkaç sene önce büyük kızım Melis kışın ortasında elinde kağıt kalem, “Hadi anne, yaz tatili için liste yapmaya başlayalım.” diye yanıma geldiğinde dehşete düşmüştüm ama!

Tabii ilk çocuk her zaman ilk çocuk rolü oynamayabiliyor. Mesela ailede belirli bir cinsiyette ilk doğan çocuk (ailenin ilk oğlu ya da ilk kızı), veya aynı cinsiyette olan en yakın kardeşinden beş yaş veya daha fazla büyük olan çocuk da ilk çocuk özelliği taşıyabiliyor. Anlayacağınız durum biraz karışık.

Nasıl astrologlar burcunuz kadar yükselen burcunuz da önemli diyor, doğum sırası da basit bir rütbe sistemine dayanmıyor aslında. Doğum tarihi dışında kişilik özelliklerini etkileyen birçok unsur var.

Doğum sırası teorilerini etkileyen diğer değişkenler kardeşler arasındaki yaş farkı, kardeşlerin cinsiyeti, fiziksel, zihinsel veya duygusal farklar, kardeş ölümleri, evlat edinmeler, ebeveynlerin doğum sıraları, ebeveynlik tarzları, ölüm veya boşanmalar, yeniden evlenmeler gibi. Araştırmalar, bizi en çok karşı cinsten olan ebeveynimizin etkilediğini gösteriyor.

Araştırmalara göre ikinci çocuk ilk çocuktan çok farklı oluyor – özellikle aralarındaki yaş farkı beş yaştan azsa ve cinsiyetleri aynıysa. İki kardeş de erkekse, rekabet daha da artıyor. İki kızı olan ailelerde ise babanın dengeleyici bir rol üstlenmesi ve kızlarıyla ayrı ayrı, birebir zaman geçirmesi, çocukların kendilerine güvenlerinin gelişmesi için önem taşıyor.

İkizlerin ise rakip–arkadaş karışımı bir ilişkileri oluyor. Kimin ilk çocuk olduğu genellikle ilk bakışta anlaşılıyor. Çoğunlukla bir kardeş yönetiyor, diğeri yönetiliyor. Özellikle cinsiyetin aynı olduğu durumlarda rekabet artabilir. İkizler bütün ilişkilerinde çok düşünceli kişilerdir. Ben kendi adıma dostluklarından çok keyif alırım!

Doğum sırası araştırmalarının çift terapisi noktasında en ilginç yanı, boşanma ihtimallerini de ortaya koyması. Örneğin kendinden küçük bir kız kardeşi olan bir erkek, abisi olan bir kadınla evlendiğinde boşanma ihtimali, kendinden küçük bir erkek kardeşi olan bir erkekle kendinden küçük bir kız kardeşi olan bir kadının yaptığı evliliğe kıyasla daha düşük oluyor. Çünkü ilk örnekte eşlerin doğum sırası birbirini tamamlıyor ve karşı cinsten bir kişiyle aynı evde yaşamaya alışık oluyorlar. İkinci örnekte hem doğum sıraları birbirini tamamlamıyor, hem de eşler karşı cinsten biriyle yaşamaya alışık olmuyor.

Başka bir örnek olarak, iki ilk çocuğun anlaşması zor olabiliyor, çünkü her iki eş de direksiyonda olmak isteyebiliyor. Aynı şekilde iki son çocuk da, en küçük olmanın getirdiği ayrıcalıkları ilişkilerinde de beklerse sorun yaşayabiliyor. Ancak bu iki örnekte de, eşler birbirlerine olan benzerliklerini fark edip hayranlık duyabiliyorsa, yürüyor. Yani bir anlamda, ilişkinin narsistik bir niteliği oluyor. Benzer düşünce yapıları, zorlukları birlikte aşmaları için sağlam bir temel bile oluşturabiliyor. Ama herhangi bir konuda karşı karşıya geldiklerinde iki taraf da geri adım atmayınca, evlilik çıkmaza girebiliyor.

İki ortanca çocuğun yaptığı evlilikte de eşlerin fazla uzlaşmacı tutumu kaçınmaya neden olabiliyor. Bu iletişim eksikliği zamanla evliliği çıkmaza sokabiliyor. Bu eşleşmede en çok rastlanan, iletişim sorunları.

İki en küçük çocuk ise evlenmeden önce eğlenceli bir flört dönemi yaşayabilir. Her iki eş de eğlenmeyi sever ve risk alır. Ancak eşlerden biri aile bütçesinin sorumluluğunu almazsa, bir süre sonra maddi sıkıntı çekebilirler.

En iyimser eşleşme, ortanca çocuk ile son çocuk arasında oluyor. Uzlaşma konusunda usta olan ortanca çocukla dışa dönük ve sosyal son çocuk iyi bir çift oluyor.

Bu konunun özellikle eş seçimi boyutunun ilgi çektiğini görüyorum. Daha detaylı bilgi için William Cane’in doğum sırası hakkında detaylı bilgi veren web sitesi ve kitabına göz atabilirsiniz. Psikolog Kevin Leman’ın daha önce de bahsettiğim Kaçıncı Çocuksunuz kitabı da Türkçe baskısı olduğu için iyi bir kaynak.

Bir genelleme yapmak gerekiyorsa, kendi doğum sıranızdan farklı biriyle evlenmeniz, mutlu olma şansınızı arttırıyor. İlk çocuk ve son çocuk kombinasyonunun mutlu bir evlilik için şansı diğer kombinasyonlardan biraz daha yüksek diyor araştırmalar.

Anne-babalar olarak en önemli görevimiz, elimizden geldiği kadar bütün çocuklarımıza eşit davranmak ve eşit sevgi / ilgi göstermek. Çocuklarımıza yaklaşımlarımız, en az doğum sıraları, cinsiyetleri, fiziksel veya duygusal özellikleri kadar önemli. Başka yapacak birşey yok!

KacinciCocuksunuz