Boşanma İhtimaliniz %91’e Varan Bir Başarı Oranıyla Tahmin Edilebiliyor Desem?

Amerika Birleşik Devletleri’nde Dr. John Gottman ile eşi Dr. Julie Schwartz Gottman’ın kurdukları Seattle Evlilik ve Aile Enstitüsü’nü duydunuz mu? Bu enstitünün bünyesinde bir Sevgi Laboratuvarı var. Sevgi Laboratuvarı’nda, video kameralar ve mikrofonlarla kaplı yaşam alanlarında yaşayan, holter monitörleriyle takip edilen çiftlerden elde edilen verilerle, 6 yıl içinde boşanma ihtimalinin %91’e varan bir oranda tahmin edilebilir olduğu iddia ediliyor. Araştırma ortamı bildiğiniz BBG evi – hatta yarışmacılara holter takılmış hali; kalp atışları da takip ediliyor çünkü. Veriler, 14 yıl boyunca 650 çift izlenerek elde edilmiş. Uluslararası çalışmalar da dahil 3000’in üzerinde çift incelenmiş.

Sadede gelelim. Bu araştırmaların sonuçlarına göre boşanmanın tahmin edilmesini sağlayan altı belirti var:

  1. Bu modele göre çiftlerde evliliğin yürümeyeceği konusundaki ilk sinyali, tartışmaların başlangıç şekli veriyor. Eleştiri, iğneleme, hor görmeyle başlayan tartışmalar sert başlangıç olarak nitelendiriliyor. Araştırma bulgularına göre sert bir başlangıçla başlayan tartışmalar, olumsuz bir havada sona eriyor. Aman tartışmanızın sert bir başlangıcı olduysa bir mola verin; sonra devam edersiniz!
  2. Tartışmanın başlangıcı sert olunca, Gottman’ların “mahşerin dört atlısı” olarak adlandırdıkları ikinci belirtinin ortaya çıkma ihtimali artıyor: Eleştiri, hor görme, kendini savunma ve duvar örme.
    • Yakınmak, eşimizin başarısız olduğu belirli bir eyleme yönelik oluyor. Eleştiri ise daha genel olduğu için, kişiliğe yönelik olumsuz ifadeler içeriyor. Yakınma bir davranışa, bir eyleme odaklanır. Eleştiri ise karaktere yönelik bir saldırıdır. Eleştirinin artması, mahşerin birinci atlısı. İkisini ayırt etmek önemli. Tartışırken hep eyleme odaklanalım; karaktere değil.
    • Mahşerin ikinci atlısı olan hor görmek, genellikle iğneleme ve kuşku duyma şeklinde su yüzüne çıkıyor. Hor görme diyoruz ama, sıfat yakıştırma, gözlerini devirme, küçümseme, alay etme, kara mizah da hor görme sayılıyor. Bunların hepsi bir tiksinme ima ediyor çünkü. Uzlaşmaya değil, daha fazla çatışmaya neden oluyor. Yapısında saldırgan bir öfke var.
    • Mahşerin üçüncü atlısı savunmaya geçmek. Savunmada karşı tarafa verilen mesaj ‘sorun bende değil, sende’ olduğu için, genellikle çatışmayı arttırıyor.
    • Mahşerin son atlısı da duvar örmek. Yüzleşmek yerine en sonunda eşlerden biri iletişimi tamamen keser. Bu noktada aslında kişi yalnızca çatışmadan değil, eşinden ve evliliğinden de kaçmış olur. Bu davranış, erkekler arasında daha yaygın bu arada – araştırmalar öyle söylüyor. İlk üç atlının yarattığı olumsuzluk, artık duvar örmenin bir çıkış haline geleceği kadar bunaltıcı bir hal almış oluyor. Özellikle nabız 100’ün üzerine çıktığında duvar örme ihtimali artıyor.

Gottman’ların araştırmalarına göre bu dört atlının tek başına varlığı, boşanmaları %82’lik bir isabetle belirliyor.

  1. Boşanmanın üçüncü belirtisi, dolup taşmak. Sert başlangıç ve dört atlının varlığı alışkanlık haline gelince ortaya çıkıyor ama aslında bir korunma aracı bu – durum bizi öyle sarsmıştır ki depremden korunmak için duygusal olarak ilişkiden koparak çatışmaları sona erdirmeyi deneriz.
  2. Dördüncü belirti fizyolojik. Çiftlerin beden dili ve nabzı izlenince, dolup taşmanın bu sefer fiziksel belirtileri ortaya çıkıyor. Nabız 100’lere, hatta 165’e kadar yükselebiliyor. Bu fiziksel durum bile tek başına, sorun çözücü bir yaklaşımı neredeyse imkansız hale getiriyor.
  3. İlk dört belirti ve mahşerin dört atlısı evliliği hemen kopma noktasına getirmeyebilir. Bu durumda beşinci belirti olan başarısız onarma girişimleri ortaya çıkar. Çiftler gerginliği azaltmak için frene basarlar. Bu aslında başarısız bir onarma girişimidir.
  4. Bir ilişki bütün bu olumsuzluklar içinde sıkışıp kaldığı noktada riske giren yalnızca çiftin geleceği değil, aynı zamanda geçmişi de oluyor. Altıncı ve son boşanma belirtisi de kötü anılar olarak adlandırılıyor. Çiftler bu aşamada geçmişlerini bir anlamda yeniden yazarlar. Olumlu hatıraları anımsamakta zorlanırlar. Hep savaşma beklentisi içinde oldukları için evlilik bir işkenceye dönüşebilir. Profesyonel yardım almaya birçok çift bu aşamada karar verir.

Son aşamaya kadar gelindiğinde evlilikle ilgili yaşanılan sorunlar çok ciddi görünür, sorunlardan bahsetmek faydasız gelir, eşler birbirinden ayrı hayatlar sürdürmeye başlar ve yalnızlık belki de en baskın duygu olur. Özellikle eşlerden biri son aşamaya geldiyse evlilik dışı bir ilişki yaşama ihtimali artar. Bu ilişki genellikle evliliğin can çekişmesinin nedeni değil, bir belirtisidir. Bu işaretler görüldüğünde boşanma da bir an meselesi haline gelir.

Yanlış anlaşılmasın, yukarıda özetlemeye çalıştığım tepkileri zaman zaman bütün çiftler verir. Uzun süreli, ‘başarılı’ ilişkilerin farkı, bu durumu sümen altı etmeden, hiç olmamış gibi davranmamaları. Aksine, dönüp, durumu ve kendilerini rahatsız eden noktaları açık açık konuşmaları ve birbirlerinin bakış açısını dinlemeleri, gerektiğinde sorumluluk alıp özür dileyebilmeleri.

Bir araştırma, çiftlerin ilişkilerinde sorun olduğunu ilk hissettikleri andan ortalama 6 yıl sonra çift terapisine başvurduğunu söylüyor. İlişkilerde inişlerin, çıkışların olması çok doğal. Ancak Duygusal Hijyen başlıklı yazımda da belirttiğim gibi, lütfen yardım almak için yaraların kötüleşmesini, iltihaplanmasını beklemeyelim. O zaman tedavi daha sancılı ve daha uzun oluyor.

John Gottman ile Nan Silver’in kaleme aldığı “Evliliği Sürdürmenin Yedi İlkesi” Gottman’ların Sevgi Laboratuvarı’ndan elde ettikleri verileri özetleyen bir kitap. Dili akıcı ve anlaşılır. Konu ilginizi çektiyse tavsiye ederim.

Gottmans

Reklamlar

İlişkiler ve Sosyal Medya

Sosyal medya hayatımıza girdiğinden beri bütün ilişkilerimize yeni bir boyut kattı. Arkadaşlarımızı aramak, mesaj atmak yetmiyor artık – arkadaşlık teklifini kabul etmek / etmemek, paylaştıklarını beğenmek / beğenmemek gibi kararlar girdi hayatımıza.

Yeni tanıştığımız, hatta itiraf etmesek de, işe alacağımız insanların bile hayatlarıyla ilgili birçok bilgiyi sosyal medyadan alıyor; sevgililerimizi, arkadaşlarımızı, hatta arkadaşlarımızın arkadaşlarına kadar herkesi yakın takibe alıp iz sürebiliyoruz.

Bir de yeni görgü kuralları çıktı tabii. Daha yarım saat önce WhatsApp’ta çevrimiçi olan bir yakınınızın sabah gönderdiğiniz mesaja cevap yazmamış olması ayıp mı? Arkadaşınızın Instagram’da başka resimleri beğenip sizin resminizi beğenmemesine ne demeli? Peki eski sevgilinizin yeni sevgilisinin hesaplarınızda gezindiğini fark etmek sinir bozucu mu, gurur verici mi?!

Sosyal medyadaki paylaşımlarımıza uyguladığımız pozitif sansür konusu da var tabii. En güzel çıktığımız, en eğlenceli, en mutlu görünen resimleri seçip, filtreler uygulayıp özenle yerleştiriyoruz sayfamıza. Kavga gürültü geçen huzursuz bir yemeğin veya tatilin Instagram ya da Facebook’taki yansıması çok farklı olabiliyor. Bunu bile bile böyle bir resme bakıp bir sonuç çıkarmak, ya da kendi hayatımızla karşılaştırmak ne kadar doğru?

Arkadaşları zor bir dönem geçirirken eğlence resimleri paylaşan insanların yaptığı gerçekten ayıp mı? Eğlenmek suç mu? Herşeye rağmen içlerinden eğlenmek gelebiliyorsa, paylaşma kısmı mıdır ayıp olan?

Yeni bir ilişkiye başladığımızda hemen Facebook’taki ilişki durumumuzu güncellemeli miyiz? Peki ayrıldığımızda? Bunun bile daha suya sabuna dokunmayan yöntemleri var.

Psikolog Esther Perel çağımızda özellikle aldatma sonucu oluşan ayrılıkları binlerce bıçak darbesiyle gelen ölüm şeklinde tanımlıyor. Eskiden yakadaki bir ruj izi, bir parfüm kalıntısı gibi küçük ipuçlarıyla izi sürülen aldatmalara kıyasla bugün internette yasak ilişkilerin neredeyse bütün detaylarıyla karşılaşmak mümkün olabiliyor. Yeni adab-ı muaşeret kurallarına göre bunun uygun karşılığı nedir peki? Sosyal medyadan karşı saldırıya geçmek kabul edilir bir davranış seçeneği mi? Sessiz kalmak mı yoksa doğru yaklaşım sosyal medya adabında? Peki sosyal medyada intikam alınabilir mi? Aldatılan eşlerin yazdıkları yazılar, paylaştıkları resimler intikam için doğru yöntem mi? Boşanma davalarında mahkemelerin sosyal medya hesaplarındaki paylaşımları delil olarak kabul ettiği bir çağda yaşarken bu soruların cevabı biraz karışık.

Tabii internetin bu kadar yaygınlaşmasıyla aldatma eylemi artık illa fiziksel temas da gerektirmemeye başladı. Mesela, sanal ilişkiler aldatma sayılır mı? Peki internetteki erotik sitelere yaklaşımınız nedir? Eşiniz veya sevgiliniz sizinle hemfikir mi? Bunlar hep yeni teknolojiyle son dönemde hayatımıza giren ve ilişkilerde düşünülmesi, konuşulması gereken konular.

Sosyal medya, herşey iyi giderken ilişkilere renk katıyor. Ama işler sarpa sarınca hayatın rengini soldurabiliyor. Herşey ölçüsünde güzel. FOMO yazımda da belirttiğim gibi, dönem dönem de olsa -özellikle hassas bir dönem geçiriyorsak- sanal detoks yapmak hepimize iyi gelebilir.

social-media-courses1

Aşkın Heykeli

Her sene Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Nevada Black Rock (Siyah Taş) Çölü’nde onbinlerce insan toplanıp, The Burning Man (Yanan Adam) Festivali için Black Rock Şehri’ni kuruyor. Son gece, festivalin sembolü olan adam figürü yakılıyor ve ‘şehir’ yok oluyor. 1986 yılında San Francisco’da bir kumsalda başlayan Black Rock Festivali, birçok insanın ölmeden önce yaşamak istediği tecrübeler listesine girmiş durumda. Kurulan, kendi kendine yetmeye, kendini ifade etmeye ve sanata adanmış bir şehir.

Bu seneki festival 30 Ağustos – 07 Eylül 2015’teydi. Ben orada değildim ama festival başladığından beri dikkatimi çeken ve aklıma kazınan “Love” yani “Aşk” adlı bir heykel var.

Instagram sayfamı takip edenler fark etmiş olabilir, ilişki temalı ve belirgin bir duyguyu anlatan heykeller özel ilgi alanım oldu bir süredir.

Ukraynalı sanatçı Alexander Milov’a ait olan bu eser, 1750 x 770 x 500 cm boyutunda ve 4,5 ton ağırlığında. Heykel, bir erkek ile bir kadın arasındaki anlaşmazlığın hem iç hem de dış yansımasını gösteriyor. Bedenleri kafes şeklinde tasarlanmış olan bu iki insanın iç benlikleri, içlerindeki çocuk hapsolmuş durumda. Gece olduğunda çocuklar ışık saçmaya başlıyor. Bu ışık, karanlık dönemlerde yeniden bir araya gelme, barışma umudunu sembolize eden saflığın, içtenliğin yansıması.

Sanatçı, birbirine sırtını dönmüş ama uzaklaşamamış bu iki insanın bağlanma ihtiyacını, dışa vurulamayan saf sevgisini daha güzel yansıtamazdı. Özellikle çift ve aile terapi ortamlarında çok sık gördüğümüz çelişkili duyguları somutlaştıran bu heykeli buradan da paylaşmak istedim…

Karanlık günlerde bırakalım içimizdeki çocuk konuşsun; dünya daha saf, daha aydınlık bir yer olsun.

photo-original

620x260_643485a195988e6269cab82efdd361d8_c

ÇOK İŞİM VAR!

Büyürken babamın hep çok işi vardı. Çalışmaya başladım, benim de çok işim oldu. Evlendim, baktım, eşimin de çok işi var. Sonra sonra fark ettim, benim için yoğun insan, önemli insanmış. Zaman yönetimine böyle bir anlam yüklemişim.

Ofis ortamında yoğun olmak havalı bir durumdur. Şikayet etse bile, çok işi olan insan daha başarılı, daha önemli insan olarak algılanır (ya da kişi kendisini öyle algılar!). Her gün saatinde gelen, saatinde çıkan, öğle tatillerinde dışarıda yemek yiyen, arada sigara ya da kahve molalarına çıkıp iş arkadaşlarıyla sohbet ortamları yaratan, yıllık izinlerini sonuna kadar kullanan insanlar ne kadar önemli olabilir ki? Saat 7’de ofiste olup gece 11’e kadar çıkmayan, hafta sonları bile çalışanlardır asıl işlerin yürümesini sağlayan.

Ben de böyle düşündüm; zaman zaman da böyle yaşadım. Artık bakış açım biraz daha farklı. Bendeki farkındalık, yıllar önce bir proje kapsamında hazırlamak zorunda kaldığım Zaman Yönetimi eğitimi için araştırma yaparken başladı. Okuduğum makale ve yorumlardan aklımda kalan temel mesaj aslında çok basit: Zaman herkes için eşit bir kaynak. Fark yaratan, zamanı nasıl kullandığımız. Herkesin bir günde 24 saati var. Herkesin haftada 7 günü var. Zamanı iyi kullandığımızda artanı saklayıp ertesi güne ekleyemiyoruz.

Özellikle farklı ülke ve kültürlerle çalışmaya başladıktan sonra daha da dikkatimi çekmeye başladı bu konudaki algılama farkları. Bağlı olduğum İngiliz CEO, yaptığımız ilk toplantının sonunda bana bir ay Çin’de tatilde olacağını ve kendisine ulaşamayacağımı söylediğinde çok şaşırmıştım – ben Türkiye’de bir hafta tatile çıktığımda suçluluk duygusuyla ofise dönerken, bu adam nasıl bir ay tatil yapabilirdi?

Zamanla, bu konudaki ikinci önemli dersimi aldım: Aslında konunun işin miktarıyla ilgisi yokmuş; konu önceliklermiş. Yapmamız gerekenleri aciliyet ve önem derecesine göre sıraladığımıza göre, vakit bulamadığımız işler, bizim için daha az acil ve/veya daha az önemli olan işler oluyor. Vaktimizi, önceliklerimize ayırıyoruz. Özellikle iş dışında kalan zaman dilimlerinde. Spor bizim için öncelikliyse, spor yapıyoruz. Ailemizse, ailemizle zaman geçiriyoruz. Bir arkadaşımızsa, onunla buluşuyor ya da konuşuyoruz. Takip ettiğimiz dizide bu hafta ne olacağı oluyor bazı anlarda öncelik. Ya da izlediğimiz tartışma programında konuşmacının söyleyecekleri. Bir maç oluyor bazen. Bazen de bir e-mail, ya da WhatsApp’ta bir yazışma. Bir konuya odaklanırken, bunu bilinçli olarak yapıyorsak, yani, hangi seçenekler arasından vaktimizi o konuya ayırmayı seçtiğimizin ve hangi alternatifleri elediğimizin farkındaysak, belirli bir dengeyi koruyabiliyorsak, zaten ortada bir sorun yok. Kişisel bir tercih bu.

Ancak çocuklarımızla oyun oynamak isterken kendimizi sosyal medyada vakit geçirirken buluyorsak, kitap okumayı planlarken bir diziye takılıyorsak, sevdiğimiz bir arkadaşımızı aramak üzereyken habersiz uğrayan komşumuzla akşamımızı geçiriyorsak dizginleri elimize almanın vakti gelmiş demektir.

“Biz bunu hep böyle yaparız.”

“Gitmezsek ayıp olur.”

“Madem ısrar ediyorsun…”

“Babam da böyle yapardı.”

“Böyle gelmiş, böyle gidecek.”

“Valla hiç düşünmedim bile.”

“Böyle alışmışım.”

Böyle ifadeler duyduğum zaman artık bende alarm zilleri çalıyor.

Bir de “Hayır.” diyememe konusu var tabii. Bu durum, öncelik listemizin altını üstüne getiriyor.

Üç kişinin yapması gereken bir işin altından tek bir kişi kalkmaya çalışıyorsa, bir haftada bitebilecek bir işi bir günde tamamlamaya uğraşıyorsanız bu başka bir konu. Özellikle iş ortamlarında etraflarındaki kuru kalabalığa rağmen tek başına kürek çekmek için çabalayan insanlar var. Sorun işin, zamanın miktarı veya insanların yetkinlikleri ile ilgili olunca, çözüm de daha somut oluyor.

Bazense “yoğun” olmak bir duygu oluyor; yapmamız gereken işlerin miktarından bağımsız. Bu durumun çözümü biraz daha zor. Sorumlulukları sayı olarak azaltmak, bu duyguyu azaltmıyor çünkü. Yoğunluk duygusuna farklı anlamlar yükleyebiliyoruz.

Önceliklerimizi belirlerken işyerindeki performans hedeflerimiz kadar, çocukluğumuzda yaptığımız gözlemler, rol modellerimiz de etkili oluyor. Dikkat edin, ‘hep işi olan’ anne ve/veya babaların çocuklarının da ileride ‘hep işleri oluyor’. Yoğunluk duygusu bazı çocuklara miras kalabiliyor. Ya da bu yoğunluğun maliyetini görüp, önceliklerimizi değiştirebiliyoruz.

Yanlış anlaşılmasın; çok çalışmak bir insanda en saygı duyduğum özelliklerden biridir. Ben de çok çalışıyorum. Çocuklarımın da ileride çok çalışan bireyler olmaları için onlara örnek olmak adına elimden geleni yapıyorum. Malcolm Gladwell’in Çizginin Dışındakiler kitabında yer verdiği 10,000 saat kuralına yürekten inanıyorum (Gladwell, başarının tesadüf ya da şans işi olmadığını, bir alanda çok iyi olabilmek için o konu üzerinde yaklaşık 10,000 saat çalışılması gerektiğini söyler). Çocuklarımın Mutluluk Doktoru başlıklı yazımda belirttiğim gibi, akış halinde anlamlı hayat yaşamalarını çok isterim. Yine de bir gün 24 saat. Bir hafta 7 gün. Çalışkan olmak başka birşey, zamanı etkin kullanmak başka. Zaman konusunda da bilinçli tüketici olalım. Zamanımızı planlayarak, bilinçli harcayalım – sadece en acil ve en önemli değil, en kıymetli şeyler de yapılacak işler listemizin başlarında olsun. Bırakalım yoğunluk da bir duygu değil, bir durum ifadesi olarak kalsın hayatımızda.

kumsaati

“Adam” gibi…

Avusturalyalı psikolog Steve Biddulph’ın “Manhood” (Erkeklik) kitabını ilk okuduğumdan beri kaç kişiye hediye ettiğimi hatırlamıyorum. Sürekli sohbet ettiğim birilerine elimdeki kitabı verip kendime yenisini alıyorum.

Yine elimdeki kitaptan oldum geçen hafta. Hal böyle olunca bu yazıya vesile oldu! Ne yazık ki kitabın –en azından benim bildiğim kadarıyla– Türkçe baskısı yok. Ancak şiddetle tavsiye ederim – ve umarım en kısa zamanda tercüme edilip Türkiye’de de yayımlanır. Erkeklerin farkında olarak veya olmayarak üstlendikleri rollerin dışına çıkabilmeleri ve daha kaliteli ve mutlu bir yaşam sürebilmeleri için yazılmış çok keyifli, sürükleyici bir kitap.

Bu yazıyı okuyan beyler, lütfen bir düşünün: Şu anda hayatınızda hangi rolleri oynuyorsunuz? Peki kendinizi mutsuz, üzgün, endişeli veya yalnız hissettiğinizde ne yaparsınız? Dışarıdan size baktığımızda, gerçek duygularınızı anlar mıyız? Bu son soruya genellikle hayır cevabı alıyorum. Erkeklerin en fazla canının sıkkın olduğunu görebiliyoruz dışarıdan bakınca; altta yatan duyguyu anlamak maharet istiyor – hele kişi kendisi de temel duygularının farkında değilse.

Küçük yaştan itibaren “adam olmak”, “adam gibi”, “adam etmek”, “adam yerine koymak”, “adamakıllı”, “bilimadamı” gibi ifadeleri günlük hayatımızda kullanarak bile çocuklarımızı programlamaya başlıyoruz.

Çocuklar toplum tarafından kabul edilmek için nasıl davranmaları, nasıl görünmeleri gerektiğini öğreniyor. Kız çocuklarına “ağla, açılırsın” diyoruz ama erkek çocuklarına “kız gibi ağlama” diyebiliyoruz. “-mış gibi yapmak” hepimizin dünyasında var ama erkeklerin dünyasında daha yaygın, daha baskın.

Mış gibi yaptığımız dünyamızda giderek yalnızlaşıyoruz. Herkes dışarıdan bakıp herşeyin yolunda olduğunu varsayıyor belki. Yalnızlaştıkça da en yakınımızdaki insanların bile bizi gerçekten tanımadığını fark ediyoruz. Hayat anlamını kaybediyor. Yakınlarımız bizi belki gerçekten çok seviyor; ancak sorunların ve duyguların gerçek boyutları paylaşılmadıkça hiçkimse sevgisini gösterecek ortamı yakalayamıyor.

Dikkat edin, erkekler birlikte vakit geçirdiklerinde ya maç seyrederler, ya tavla, satranç, okey gibi bir oyun oynarlar, ya da sohbet ediyorlarsa da yine iş, siyaset veya spor ağırlıklı bir gündem vardır. Bir kadın sohbetine kulak misafiri olursanız olaylar kadar duygu ifade eden kelimeler de takılır kulağınıza. Farklı akar sohbet.

Erkek çocuklarının kadın egemen ortamlarda yetişmesine alışığız. Kız çocukları genellikle düzenli olarak kadınlarla temas kuruyor ama erkek çocukları ailesindeki erkeklerle aynı oranda temas kuramıyor. Halbuki oğullarımızın fiziksel, duygusal ve psikolojik gelişim ihtiyaçları kızlarımızdan farklı. Aileyi bırakın, anaokulu ve ilkokul öğretmenlerinin de çoğu kadın. Yaklaşık son altı nesilden beri, sanayi devrimiyle, ailelerdeki babaları, amcaları, dayıları, enişteleri iş hayatına kaptırdık. Şimdi şimdi dengelenmeye başladı bu denklem.

Yirminci yüzyılda kadınlar sınırlarına karşı savaştı hep. Erkekler de yalnızlaştıkları rollerin dışına çıkmaya çalıştı. Feminist hareket belki de biraz eksik kaldı çözüm olarak; çünkü sorun iki boyutlu. Yoğun iş saatleri ve çalışma koşulları erkekleri hem babalarından, hem çocuklarından hem de dostlarından ayırmış nesillerdir. Mutlulukla ilgili araştırmalarda hep erkeklerin mutsuzluk oranları daha yüksek. Hep bu ‘-mış gibi yapma’lardan.

Bugün ise durum karışık. Kadınlar iş hayatına girmiş durumda ve sorumlulukları eşit olarak paylaşmak yeni “normal”imiz oldu. Ancak bu yeni yaşam şeklinde kuralları yaşadıkça koyuyor, bir denge oturtmaya çalışıyoruz.

Ülkemizde, annenin de, babanın da çalıştığı denklemde bile genellikle ev düzeni ve çocuklarla ilgili kararların tamamen annelere delege edildiğini görüyorum. Yanlış anlaşılmasın, bence kadınlar bu konuda çok becerikli ama belki babaların da işe yarar bazı fikirleri vardır? Sormak lazım. Fikirlerini ifade ettiklerinde, acaba elimizin hamuruyla erkeklerin işlerine bayağı karışmış olan (!) biz kadınlar, onları aynı tarafsızlıkla dinliyor muyuz?

Yeni çocuk sahibi olan babalar artık bebek/çocuk bakımına katılmalarının çocuğun duygusal gelişimi için ne kadar önemli olduğunun bilincinde. Babaların üstlendiği roller de giderek artıyor: Baba, eş, arkadaş, yönetici, koruyucu… ama yakınlarında örnek alacakları rol modelleri hala eksik.

Steve Biddulph, bir erkeğin duygusal gelişimini tamamlaması için üzerinde çalışılması gereken yedi alan tanımlıyor: Babanızla ilişkiniz, cinsel kimliğiniz, kadın-erkek ilişkileri, baba olmak, başka erkeklerle arkadaşlık ilişkileri, iş hayatı ve özgür ruhunuzu serbest bırakmak. Bunların detayları kitapta; burada girmiyorum. Ama özellikle Türk erkekleri söz konusu olduğunda bu listeye bir de anneyle ilişkiyi dengelemek başlığını eklemek isterim. Çevremdeki yetişkin erkekler anneleriyle genellikle ya iç içe geçmiş ya da kopuk bir ilişki yaşıyor.

Ne yazık ki bazı anneler, eşleriyle aralarındaki duygusal boşluğu, sevgi, şefkat eksikliğini oğullarıyla kapatmaya çalışmış. Aslında eşlerinin kıyafet seçmelerine yardım etmesini isterken, oğullarından fikir almışlar. Eşleri onlara çiçek alsın istemişler, oğulları almış. Bu ortamda yetişen erkekler, duygusal destek sağlamaktan yorgun düştükleri için eşlerine gerekli şefkati veremeyebiliyor.

Madalyonun diğer yüzünde de annesinden uzak yaşayan erkekler var. Özellikle çocuklarının bütün fiziksel ihtiyaçlarını sağlasa da duygusal ihtiyaçlarını karşılayamamış annelerin çocukları bu grupta. Büyüdükçe annesinden uzaklaşan bu çocuklar, kendileri aile kurduklarında aşırı koruyucu olabiliyor. Büyüdüklerinde duygularını çok fazla belli etmeyen, başkalarının ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarının önüne koyan, ailelerine değil, kendilerine zaman ayırdıklarında yoğun bir suçluluk duygusu yaşayan kişilere dönüşüyorlar. Bu grup genellikle annelerini ne kadar çok sevdiklerini onları kaybettikleri zaman anlıyor, hissediyor. Bu da büyük acı veriyor.

Hep söylenir ya, bir babanın çocuğu için yapabileceği en iyi şey, çocuğunun annesini çok sevmek, ‘adam gibi’ sevmek. Mutlu annelerin, mutlu çocukları, mutlu gelinleri ve mutlu damatları olur! En azından geleneksel aile yapısında böyle. Yeni, modern aile yapıları için yeni sözler düşüneceğiz artık!

Bebeğe, doğumdan itibaren, “daha küçük, anlamaz” demeden, yeterince ilgi, sevgi ve belki de en önemlisi şefkat göstermek, başka şeylerle ilgilenmeden, yalnızca bebekle kaliteli zaman geçirmek, aşırı koruyucu da, ihmalkar da olmamak çok önemli. Duygusal farkındalığı yüksek, duygusal ifadesi güçlü çocuklar yetiştirmek olsun hedefimiz – kız olsun, erkek olsun, fark etmez.

IMG_5974

1+1=3 etmezse…

Çoğu insan için hamilelik ve çocuk sahibi olma süreci, heyecan verici, mutlu bir süreç. Ama ne yazık ki infertilite, yanı kısırlık sorunu yaşayan çift oranının günümüzde %30’lara kadar çıktığı tahmin ediliyor.

En son 2013 yılında Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı tarafından yürütülen Türkiye Kadın Sağlığı Araştırması verilerinde infertilite sorunu yaşayan kadın oranı %4,8 görünüyor. Keşke bu istatistik doğru olsaydı!

İnfertilite, bir çiftin 12 ay boyunca düzenli cinsel ilişkiye girdiği ve hiçbir korunma yöntemi uygulamadığı halde hamile kalamama durumu.

Başlıca sebepleri arasında, günümüzde çiftlerin daha geç yaşta çocuk sahibi olmayı tercih etmeleri geliyor. Sigara kullanımının da infertilite üzerinde doğrudan etkisi var: Sigara kullanan kadınlarda infertilite oranı, içmeyenlere göre ortalama 10 kat daha fazla.

İnfertilite, başlı başına bir yaşam krizi. Krize neden olan ise, genellikle çocuk sahibi olmaya yüklediğimiz anlam.

Üreme / neslini devam ettirme içgüdüsü, insanın temel içgüdülerinden biri. Bu içgüdünün karşılanamaması, stresle sonuçlanabiliyor.

Genellikle istediği halde çocuk sahibi olamayan veya infertilite tedavisi gören çiftlere yönelik danışmanlığın hedefi, psikolojik tedaviden çok, yaşanılan süreçle ilgili psikososyal desteğin sağlanması, özellikle ortaya çıkan stresle ve belirsizlikle nasıl başa çıkılabileceğine yönelik çalışmalar yapılması.

Eşi tarafından terk edilme endişesi, kendi bedeninde birçok test ve tedavinin uygulanacak olmasının getirdiği korku, kendini eksik / yetersiz hissetmek, sıklıkla yaşanılan duygular arasında. Çiftler genellikle ‘neden biz’ sorusuna yanıt arıyor. İnfertil olan eş, anne/baba rollünü̈ eşinin kendisi yüzünden yaşayamadığını varsayarak kendini suçlayabiliyor.

Tedavi sürecinde cinsellik sadece çocuk sahibi olmak için yapılan bir eyleme dönüşebiliyor. O güne kadar aşkın ifadesi olan cinsel ilişki, başarısızlığın ifadesi haline gelebiliyor – özellikle belirli gün, hatta saatlerde cinsel ilişki kurma gereği, ödev gibi algılanabiliyor ve ilişkiden alınan hazzın azalmasına sebep olabiliyor. Teşhis amacıyla yapılan testler bile kişilerde cinsel isteksizlik yaratabiliyor. Tedavi sürecinde kullanılan hormonların olumsuz yan etkilerini de unutmamak lazım.

Hamilelikle sonuçlanmayan tedavi dönemlerinde çiftin bir kayıp duygusu yaşayabildiğini, henüz var olmayan bir bebek için yas tutabildiğini görüyoruz. Olası bir düşük durumunda ise kayıp duygusu çok daha büyük olabiliyor. Kaybedilen sadece bebek değil, “ideal aile” olma ümidi oluyor bazen. Bu yas süreci, depresyonu tetikleyebiliyor.

Ortaya çıkan kızgınlık, suçluluk, hayal kırıklığı, üzüntü gibi duygularla ilgili farkındalık yaratmak, olası bir depresyonu önlemede ilk adım.

Ülkemizde çok yaygın olmasa da bu süreçte grup tedavileri de olumlu sonuç veriyor. Benzer güçlükler yaşayan kişilerle yapılan grup çalışmaları hem öğretici, hem de rahatlatıcı olabiliyor.

Yürütülen çalışmalar, tedavi sürecinde alınan psikolojik desteğin bu süreci olumlu yönde etkilediğini, canlı doğum oranını arttırdığını, çiftler arasındaki çatışmaları, depresyonu ve endişeyi azalttığını gösteriyor.

Eğer infertilite tedavisine başlıyor veya başlamışsanız, ülkemizde bu konuda kaleme alınan en cesur anı kitaplarından birini okumanızı öneririm: Ayşe Aydın’ın 2009 yılında Remzi Kitabevi tarafından yayınlanan “Anneee! Anne Oluyorum!” adlı kitabı.

IMG_5973

Bilingual Therapy: Does Language Change You?

Are you bilingual? What’s your mother tongue? Do you use it at home? Do you share the same first language with your partner/spouse? What language do you use in your day-to-day communications with one another? Are you in therapy? What language do you use there? Why? Have you ever tried language switching (using more than one language interchangeably)?

As the world gets smaller, cross-cultural relationships are becoming less and less an exception. Everywhere we look, we see cultural diversity. Here is the big question: If you are living in a foreign country, if you have multicultural relationships and/or family, do you ever find that you change when speaking one language compared to another? Every language is different, and language carries cultural – sometimes even moral – values with it.

Throughout my life I have had many teachers guiding me through the reality of cultural diversity – sometimes they were children on a school yard, other times they were students in a lecture hall, colleagues in different work environments, friends over coffee, cousins on the phone, even pen pals, all in different corners of the world. I have been blessed with a wide range of teachers, enough to know cultural heritage could and should not be ignored – especially in a therapeutic setting.

Studies show that we can express our emotions more clearly and accurately when we’re using our first language. More and more therapists are using language switching to make sure bilingual individuals and couples could access and express their feelings during therapy sessions. If and when one language is ignored, important aspects of the experience may be left unnoticed. I strongly support the use of the mother tongue in some, if not all, sessions.

Then there is the other side of the coin: Some people find it easier to talk about sensitive issues in another language simply because it’s a social taboo in their own culture. If you grew up in an environment where sex was a taboo or avoided topic, you might be surprised how easier it might be for you to talk about sexual issues in another language. Similarly, for some of us, it is easier to talk about traumas in a language other than the one in which the trauma was experienced.

Race, culture, beliefs, values, attitudes, religion all have impacts on language and these are reflected in the therapy room. We need to be aware of the impact our languages have on us and utilize it.

The poem below, by Sujata Bhatt (who describes herself as “an Indian outside India”), is about how the poet remembers her mother tongue in her dreams, although she doesn’t use it any more.

SEARCH FOR MY TONGUE

You ask me what I mean

by saying I have lost my tongue.

I ask you, what would you do

if you had two tongues in your mouth,

and lost the first one, the mother tongue,

and could not really know the other,

the foreign tongue.

You could not use them both together

even if you thought that way.

And if you lived in a place you had to

speak a foreign tongue,

your mother tongue would rot,

rot and die in your mouth

until you had to “spit it out.”

I thought I spit it out

but over night while I dream,

(munay hutoo kay aakhee jeebh aakhee bhasha)

(may thoonky nakhi chay)

(parantoo rattray svupnama mari bhasha pachi aavay chay)

(foolnee jaim mari bhasha mari jeebh)

(modhama kheelay chay)

(fullnee jaim mari bhasha mari jeebh)

(modham pakay chay)

it grows back, a stump of a shoot

grows longer, grows moist, grows strong veins,

it ties the other tongue in knots,

the bud opens, the bud opens in my mouth,

it pushes the other tongue aside.

Everytime I think I’ve forgotten,

I think I’ve lost the mother tongue,

it blossoms out of my mouth.

Sujata Bhatt

Do you have a language you’ve lost?

Are you a different person speaking one language compared to another?

Think about it.

logo