Boşanma Dosyası #2: Boşanıyoruz – Çocuklar Ne Olacak?

Araştırmalara göre ayrılık sürecinde anne babalar en çok üç konuyla ilgili kaygılanıyor: Çocuklar, para ve yalnızlık. Bu yazı kaygıların çocuk boyutuyla ilgili.

Öncelikle, boşanma sadece annenin ve babanın boşanması değil – bunu kabul edelim. Boşanan, bütün aile bireyleri. Bu süreçte herkes için bir kayıp söz konusu ve bu çok boyutlu bir kayıp. Anne ve baba ne kadar üzülürse üzülsün, bu konuda karar alıcı konumunda. Çocukların ise hiçbir söz hakkı yok. Yetişkinlerin verdiği karar onlara açıklanıyor ve durumu kabullenip alışmaları bekleniyor. Buradan başlayalım – bu kararı çocuklara nasıl açıklayacağız..

Her şeyden önce, ideal olan, bu kararı anneyle babanın çocuklara birlikte açıklaması – birbirini suçlamadan, sakin bir şekilde, hala bir takım, bir aile olduklarını hissettirerek.

Bu noktada rahat, sakin bir ortam seçmek önemli. Yalnız çok sık gitmediğiniz bir yeri tercih edin. Bazı çocuklar bu konuşmadan sonra o ortama yeniden girmek istemeyebiliyor, oturdukları koltuğa tekrar oturmayı reddedebiliyor, hatta üzerlerindeki kıyafetleri bile bir daha giymek istemeyenler var. Kimseyi korkutmak istemem; her çocuk böyle güçlü tepki vermiyor, ancak önlem almakta fayda var.

Tabii zamanlama da önemli. Annenin hangi evde, babanın hangi evde yaşayacağı, çocukların hangi gün kiminle kalacağı, okul-iş düzeni gibi detaylar netleşmeden önce çocuklarla konuşmayın. Belirsizliklerle dolu bir konuşmadansa, öngörülebilir, bütün sorularının cevap bulduğu bir konuşma çocukları daha az kaygılandırır. Sorularını somut ve istikrarlı bir şekilde cevaplayamayacaksanız, mutlaka konuşmayı erteleyin.

Siz siz olun, sıkışık bir zaman diliminde bu konuyu açmayın. Rahat rahat konuşabileceğiniz, birlikte vakit geçirebileceğiniz bir gün ve saat seçin.

Kimin söze başlayacağına, kimin nasıl devam edeceğine önceden karar vermek, hatta mümkünse konuşmanın kısa bir provasını yapmak iyi olur.

Boşanma kararı ortak bir karar olmasa da, anneyle baba, çocuklara ayrılmaya birlikte karar verdiklerini, bu kararı vermek için uzun uzun düşündüklerini ve bütün çözüm yollarını denediklerini söyleyebilir.

Ebeveynler, bundan sonra ayrı evlerde yaşayacaklarını, ancak hala bir aile olduklarını, hala anne-baba olduklarını, yalnızca artık karı-koca olmayacaklarını anlatmalı. Çocuklar bu konuşmadan sonra hem anneyi hem babayı istedikleri zaman arayabileceklerinden, istedikleri zaman görebileceklerinden emin olmalı.

Çocuklar tepkilerini hemen vermeyebilir, sorularını hemen sormayabilir. Konuşmadan sonra birkaç gün, hatta birkaç hafta bu konuyu açmayan çocuk, bir gece uyumadan önce sorular sormaya başlayabilir. Böyle durumlarda sakinliğinizi koruyarak sorularını sabırla cevaplayın. Ertelemeyin. Geçiştirmeyin. Aynı soruları tekrar tekrar soruyor olsalar bile.

Ülkemizde yapılan araştırmalar, bu aşamada çocukların en fazla hissettikleri duyguların belirsizlik, güvensizlik, endişe ve kaygı olduğunu gösteriyor. Bunun en önemli sebebi, bağlanmanın zedelenmiş, hatta kaybolmuş olduğu algısı. Ne kadar detaylı ve somut bilgi verilebilirse çocuklar o oranda rahatlar.

Alışma döneminde aile ve arkadaş desteği çok önemli. Spor başta olmak üzere hobi ve aktivitelerle çocuğun ilgi odağını evin dışına taşımak iyi gelecektir. Araştırmalara göre bu süreçten en olumsuz etkilenen çocuklar, boşanan ebeveynler arasında iletişim sağlamak, mesaj taşımak zorunda bırakılan çocuklar.

Ne yazık ki birçok araştırma, hem boşanmış hem de evli ailelerde çocukların anneleriyle ilişkilerinin, babalarıyla olan ilişkilerine kıyasla dikkat çekecek oranda daha iyi olduğunu gösteriyor. Ancak çocuğun annesine de babasına da eşit oranda ihtiyacı var. Bu noktada babalara daha fazla iş düşüyor.

Burada unutulmaması gereken önemli bir nokta var: Çocuklar anne-babalarının tekrar bir araya gelmesi için umut taşıdığı sürece kabullenme tam olarak gerçekleşmeyecektir. Anne ve babanın ayrı evlerde ayrı hayatları olduğunu gördükçe, yaşadıkça, çocuk da sürece adapte oluyor – belki de anne babasından daha hızlı! Genellikle ortalama ilk iki sene, uyum süreci olarak kabul edilebilir.

Bu süreçte psikolojik destek almak faydalı oluyor ama araştırmalar ülkemizde psikolojik destek alan çocuk sayısının düşük olduğu gösteriyor – erkek çocuklar için bu oran daha da düşük.

Çocuk için boşanmanın travmatik etki yaratıp yaratmaması tamamen olayı algılayış biçimine bağlı. Yaşanılan, çok kişisel bir deneyim. Duruma değil, çocuğun yapısına ve onun üzerindeki potansiyel etkilerine odaklanmak lazım. Her boşanma farklı. Her çocuk farklı.

Özellikle velayeti elinde bulunduran ebeveynin, boşanmanın yarattığı stresle etkin bir şekilde baş edebilmesi ve çocukların duygusal bakımını aksatmaması, çocukların uyum süreci için en önemli unsur. Uçaklarda ne diyorlar – oksijen maskesi önce bize, sonra çocuklara. Biz iyi olacağız ki, çocuklar iyi olsun.

Boşanma istatistikleri ortada – batı dünyasında, çocuk veya ebeveyn, çoğunluğun geliştirmesi gereken bir beceri artık ayrılık sonrası adaptasyon. Doğru idare edildiğinde çocuklar bu süreçten olgunlaşmış, psikolojik sağlamlığı ve adaptasyon becerileri güçlenmiş olarak çıkıyor.

“Herkes mi Boşanıyor?” adlı yazımda da belirttiğim gibi, boşanma durumunda ailenin şekli değişiyor ama aile yaşamı sona ermiyor. Ebeveynler çocukların hayatının bir parçası olmaya devam ediyor; yalnızca ikametgahları değişiyor. Boşanma yıpratıcı bir süreç olsa da, bu mesaj aklımızın bir köşesinde hep dursun.

Melis_BosanmisAile2

Reklamlar

Boşanma Dosyası #1: Herkes mi Boşanıyor?

Yıllar önce büyük kızım Melis’in anaokulu kaydı sırasında dikkatimi çekmişti – başvuru formunda iletişim bilgileri anne için ayrı, baba için ayrı, veli için ayrı isteniyordu. Şaşırmıştım ilk gördüğümde. Ben öğrenciyken sınıflarda bir, belki iki çocuğun annesi babası ayrı olurdu – formlarda da tek bir adres ve telefon sorulurdu. Şimdi sınıflarda çocukların yaklaşık yarısının annesi babası ayrı. Kayıt formları da buna göre güncellenmiş tabii.

Yirminci yüzyılın başlarında insan ömrü ortalama 45 yıldı. Bu da basit bir hesapla evlilikler yaklaşık 20-25 yıl devam ediyordu demek. Bugün ortalama ömür erkekler için 80’e yakın, kadınlar için ise 80’in üzerinde – giderek de artıyor. Demek ki çiftler yaklaşık 60 yıl evli kalabiliyor – bazen daha bile fazla. Bu kadar uzun bir süreyi aynı kişiyle evli olarak geçirmek, yüksek bir beklenti mi?

Evlilik kurumundan ve eşimizden beklentimiz yüksek. En iyi arkadaşımız, sevgilimiz, sırdaşımız, dert ortağımız, sağ kolumuz, maddi manevi dayanağımız aynı kişi olsun ve bu ömür boyu aynı düzende devam etsin istiyoruz. İnsanlar zamanla değişiyor. Eşimiz değişiyor. Biz değişiyoruz. Ve bunun çok da farkındayız aslında. Bu değişim paralel gidiyorsa, sorun yok; peki gitmiyorsa? Araştırmalar, bir sorun olduğunu fark ettikten ortalama altı sene sonra çift terapisine başladığını söylüyor mesela çiftlerin. Sorunu fark etmek, varlığını kabullenmek kolay değil.

Eskiden insanlar ölüm ayırana dek evleniyordu. Bugün evlilik kararı verenler bunun ömür boyu sürme ihtimalinin düşük olduğunu biliyor – istatistikler ortada.

Eskiden monogami, yani tek eşlilik, ömür boyu tek bir kişiyle yaşanılan beraberliği ifade ediyordu. Bugün ise, psikolog Esther Perel’in de sık sık vurguladığı gibi, “Ben bütün ilişkilerimde tek eşliyim.” gibi ifadeler kullanıyoruz – yani seri monogami var (yani, genellikle!).

“Ebeveyninizi Nasıl Alırsınız? Tek mi, Çift mi?” adlı yazımda da belirttiğim gibi, artık dağılmış yuva yerine tek ebeveynli aile diyoruz – dildeki değişim, algıdaki değişimi yansıtıyor.

Evet, boşanma durumunda ailenin şekli değişiyor ama çocuk varsa, aile yaşamı sona ermiyor. Çocuğun velayetini elinde bulunduran ebeveyni ile bir alt sistem, velayeti olmayan ebeveyni ile de bir başka alt sistem oluşuyor. Ebeveynler çocukların hayatının bir parçası olmaya devam ediyor; yalnızca ikametgahları değişiyor. Boşanma ve seri evlenme durumunda ise çoğul çekirdekli sistemler ortaya çıkıyor.

Ebeveynlik ve evlilik kavramları birbirinden bağımsız hale geldi.

Evlilik sonrası hayata adaptasyon da, günümüz batılı toplumlarında büyük bir kesiminin geliştirmesi gereken bir beceri oldu. Boşanma kararını vermek de, boşanmak da kolaylaştı.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2016 raporuna göre ülkemizde 2015’te boşanma oranı bir önceki yıla göre %5 artmış. Boşanmaların %39,3’ü evliliğin ilk 5 yılında, %21,5’i ise evliliğin 6-10 yılı içinde gerçekleşmiş.

Amerika Birleşik Devletleri verilerine göre ilk evliliğin kırklı yaşlarda boşanmayla sonuçlanma ihtimali %67. Boşanmalar genellikle evliliğin ilk yedi yılında gerçekleşiyor. İkinci evliliklerdeki boşanma oranı ise ilk evliliklere kıyasla %10 daha fazla.

Avrupa’nın en yüksek boşanma oranına sahip ülkesi olan Belçika’da 1975 yılından bu yana evlenme oranı %40 azalırken boşanma oranı %400 artmış.

Bir araştırma, bir çift ayrıldığında yakın çevresindeki çiftlerin de ayrılma ihtimalinin %75 arttığını söylüyor!

Boşanma oranları artmaya devam etse de, boşanmış kişilerin birçoğu yeniden evleniyor – bir sürü de yamalı bohça aile ortaya çıkıyor. Yine Amerika Birleşik Devletleri istatistiklerine göre boşanmış altı erkekten beşinin ve dört kadından üçünün tekrar evlenmesi söz konusu. Amerika Birleşik Devletleri vatandaşlarının dörtte biri en az bir boşanma yaşamış ve evli yetişkinlerin çoğunluğu ikinci evliliğinde.

Bu veriler olumsuz algının evlilik kurumuyla değil, yalnızca evlenilen bireyle ilgili olduğu şeklinde yorumlanabilir. Mesela mutsuz bir evlilikte hastalanma olasılığımız %35 artıyor. Ama mutlu çiftler, boşanmış veya mutsuz çiftlere göre daha sağlıklı ve daha uzun bir ömür sürdürüyor. Evlilik herşeye rağmen hala tercih edilen yaşam şekli gibi görünüyor.

Daha önceki yazılarımda da hep belirttiğim gibi, ben bu konudaki iyimserliğimi koruyorum – eşlerden ikisi de istekli olduğu sürece.

Boşanıyoruz – Çocuklar Ne Olacak? Bir sonraki yazıda…

Divorce

Boşanma İhtimaliniz %91’e Varan Bir Başarı Oranıyla Tahmin Edilebiliyor Desem?

Amerika Birleşik Devletleri’nde Dr. John Gottman ile eşi Dr. Julie Schwartz Gottman’ın kurdukları Seattle Evlilik ve Aile Enstitüsü’nü duydunuz mu? Bu enstitünün bünyesinde bir Sevgi Laboratuvarı var. Sevgi Laboratuvarı’nda, video kameralar ve mikrofonlarla kaplı yaşam alanlarında yaşayan, holter monitörleriyle takip edilen çiftlerden elde edilen verilerle, 6 yıl içinde boşanma ihtimalinin %91’e varan bir oranda tahmin edilebilir olduğu iddia ediliyor. Araştırma ortamı bildiğiniz BBG evi – hatta yarışmacılara holter takılmış hali; kalp atışları da takip ediliyor çünkü. Veriler, 14 yıl boyunca 650 çift izlenerek elde edilmiş. Uluslararası çalışmalar da dahil 3000’in üzerinde çift incelenmiş.

Sadede gelelim. Bu araştırmaların sonuçlarına göre boşanmanın tahmin edilmesini sağlayan altı belirti var:

  1. Bu modele göre çiftlerde evliliğin yürümeyeceği konusundaki ilk sinyali, tartışmaların başlangıç şekli veriyor. Eleştiri, iğneleme, hor görmeyle başlayan tartışmalar sert başlangıç olarak nitelendiriliyor. Araştırma bulgularına göre sert bir başlangıçla başlayan tartışmalar, olumsuz bir havada sona eriyor. Aman tartışmanızın sert bir başlangıcı olduysa bir mola verin; sonra devam edersiniz!
  2. Tartışmanın başlangıcı sert olunca, Gottman’ların “mahşerin dört atlısı” olarak adlandırdıkları ikinci belirtinin ortaya çıkma ihtimali artıyor: Eleştiri, hor görme, kendini savunma ve duvar örme.
    • Yakınmak, eşimizin başarısız olduğu belirli bir eyleme yönelik oluyor. Eleştiri ise daha genel olduğu için, kişiliğe yönelik olumsuz ifadeler içeriyor. Yakınma bir davranışa, bir eyleme odaklanır. Eleştiri ise karaktere yönelik bir saldırıdır. Eleştirinin artması, mahşerin birinci atlısı. İkisini ayırt etmek önemli. Tartışırken hep eyleme odaklanalım; karaktere değil.
    • Mahşerin ikinci atlısı olan hor görmek, genellikle iğneleme ve kuşku duyma şeklinde su yüzüne çıkıyor. Hor görme diyoruz ama, sıfat yakıştırma, gözlerini devirme, küçümseme, alay etme, kara mizah da hor görme sayılıyor. Bunların hepsi bir tiksinme ima ediyor çünkü. Uzlaşmaya değil, daha fazla çatışmaya neden oluyor. Yapısında saldırgan bir öfke var.
    • Mahşerin üçüncü atlısı savunmaya geçmek. Savunmada karşı tarafa verilen mesaj ‘sorun bende değil, sende’ olduğu için, genellikle çatışmayı arttırıyor.
    • Mahşerin son atlısı da duvar örmek. Yüzleşmek yerine en sonunda eşlerden biri iletişimi tamamen keser. Bu noktada aslında kişi yalnızca çatışmadan değil, eşinden ve evliliğinden de kaçmış olur. Bu davranış, erkekler arasında daha yaygın bu arada – araştırmalar öyle söylüyor. İlk üç atlının yarattığı olumsuzluk, artık duvar örmenin bir çıkış haline geleceği kadar bunaltıcı bir hal almış oluyor. Özellikle nabız 100’ün üzerine çıktığında duvar örme ihtimali artıyor.

Gottman’ların araştırmalarına göre bu dört atlının tek başına varlığı, boşanmaları %82’lik bir isabetle belirliyor.

  1. Boşanmanın üçüncü belirtisi, dolup taşmak. Sert başlangıç ve dört atlının varlığı alışkanlık haline gelince ortaya çıkıyor ama aslında bir korunma aracı bu – durum bizi öyle sarsmıştır ki depremden korunmak için duygusal olarak ilişkiden koparak çatışmaları sona erdirmeyi deneriz.
  2. Dördüncü belirti fizyolojik. Çiftlerin beden dili ve nabzı izlenince, dolup taşmanın bu sefer fiziksel belirtileri ortaya çıkıyor. Nabız 100’lere, hatta 165’e kadar yükselebiliyor. Bu fiziksel durum bile tek başına, sorun çözücü bir yaklaşımı neredeyse imkansız hale getiriyor.
  3. İlk dört belirti ve mahşerin dört atlısı evliliği hemen kopma noktasına getirmeyebilir. Bu durumda beşinci belirti olan başarısız onarma girişimleri ortaya çıkar. Çiftler gerginliği azaltmak için frene basarlar. Bu aslında başarısız bir onarma girişimidir.
  4. Bir ilişki bütün bu olumsuzluklar içinde sıkışıp kaldığı noktada riske giren yalnızca çiftin geleceği değil, aynı zamanda geçmişi de oluyor. Altıncı ve son boşanma belirtisi de kötü anılar olarak adlandırılıyor. Çiftler bu aşamada geçmişlerini bir anlamda yeniden yazarlar. Olumlu hatıraları anımsamakta zorlanırlar. Hep savaşma beklentisi içinde oldukları için evlilik bir işkenceye dönüşebilir. Profesyonel yardım almaya birçok çift bu aşamada karar verir.

Son aşamaya kadar gelindiğinde evlilikle ilgili yaşanılan sorunlar çok ciddi görünür, sorunlardan bahsetmek faydasız gelir, eşler birbirinden ayrı hayatlar sürdürmeye başlar ve yalnızlık belki de en baskın duygu olur. Özellikle eşlerden biri son aşamaya geldiyse evlilik dışı bir ilişki yaşama ihtimali artar. Bu ilişki genellikle evliliğin can çekişmesinin nedeni değil, bir belirtisidir. Bu işaretler görüldüğünde boşanma da bir an meselesi haline gelir.

Yanlış anlaşılmasın, yukarıda özetlemeye çalıştığım tepkileri zaman zaman bütün çiftler verir. Uzun süreli, ‘başarılı’ ilişkilerin farkı, bu durumu sümen altı etmeden, hiç olmamış gibi davranmamaları. Aksine, dönüp, durumu ve kendilerini rahatsız eden noktaları açık açık konuşmaları ve birbirlerinin bakış açısını dinlemeleri, gerektiğinde sorumluluk alıp özür dileyebilmeleri.

Bir araştırma, çiftlerin ilişkilerinde sorun olduğunu ilk hissettikleri andan ortalama 6 yıl sonra çift terapisine başvurduğunu söylüyor. İlişkilerde inişlerin, çıkışların olması çok doğal. Ancak Duygusal Hijyen başlıklı yazımda da belirttiğim gibi, lütfen yardım almak için yaraların kötüleşmesini, iltihaplanmasını beklemeyelim. O zaman tedavi daha sancılı ve daha uzun oluyor.

John Gottman ile Nan Silver’in kaleme aldığı “Evliliği Sürdürmenin Yedi İlkesi” Gottman’ların Sevgi Laboratuvarı’ndan elde ettikleri verileri özetleyen bir kitap. Dili akıcı ve anlaşılır. Konu ilginizi çektiyse tavsiye ederim.

Gottmans

“Evliyim Ama Duygusal Olarak Boşandım.” / “Boşandım Ama Duygusal Olarak Evliyim.”

Hangisi daha iyi? Hangisi daha kötü?

Boşanmanın üç temel boyutu var: Hukuksal boşanma, duygusal boşanma ve finansal boşanma. Bize böyle öğretildi. Hukuksal boşanmayı tanımlamak kolay – evlenmiş olan bireyler, evlilik sözleşmelerine yasal olarak son verdiklerinde hukuksal boşanma gerçekleşir.

Aynı bireyler finansal kaynaklarını tamamen ayırdıklarında, boşanmanın finansal boyutu da tamamlanmış olur. Boşanmanın hukuksal ve finansal boyutları zaten genellikle eşzamanlı gerçekleşiyor.

Boşanmanın duygusal boyutu biraz daha karışık.

Hukuksal olarak boşandığı halde duygusal olarak boşanmamış çiftler olduğu gibi, duygusal olarak boşanmış olduğu halde hukuksal olarak hala evlilikleri süren çiftler de var.

Aynı evi, hatta aynı yatak odasını paylaşan ancak hiçbir duygusal alışverişi olmayan çiftler bunlar. Parmaklarında alyansları duruyor, ama sosyal olarak bir arada bulunmalarını gerektirecek ortamlar dışında ayrı çevrelerde, ayrı arkadaşlarla, ayrı hayatlar yaşıyorlar. Günleri ayrı ama zihinleri de ayrı. Aklınıza gelen örnekler vardır, eminim. Bu çiftlerin evliliklerini sürdürmeyi tercih etme sebebi bazen finansal, bazen alışkanlık, bazen cesaretsizlik, bazen o ne der, bu ne der kaygısı, ama çoğunlukla temelde, belirsizliğin yarattığı endişe.

Hukuksal olarak evli olup duygusal olarak boşanmış olmak, hukuksal olarak boşanmaktan çok daha zor, çok daha acı verici; hatta bazen bir işkence.

Bir de ayrılmış olduğu halde birbirinden kopamayan çiftler var. Duygusal boşanmayı tamamlamamış, duygusal bağları tamamen kırılmamış. Bu aralar çevrenizde boşandıktan sonra aynı kişiyle yeniden evlenen kaç kişi var? Veya hukuksal olarak evli olmadığı halde yeniden birlikte yaşamaya başlayan?

Bu noktada sorunlu alan dışarıdan bakıldığında evli görünüp evliliklerini doya doya yaşamayan, yaşayamayan çiftler. Bunun farkında olup evliliklerini herşeye rağmen devam ettirmeye karar veren çiftlere de sözüm yok. Ama ne yazık ki bazı çiftler duygusal olarak boşanmış olduklarının farkında değil. Sadece bir huzursuzluk, bir mutsuzluk hali bazen farkında olunan. Kendi kendine itiraf etmesi, kabullenmesi kolay bir durum değil bu; özellikle çocuk varsa. Bazen de taraflardan yalnızca biri durumun farkında oluyor. Konuyu konuşmak, Pandora’nın kutusunu açmak da cesaret istiyor, çünkü kırılacak, üzülecek değerli insanlar oluyor ortada. Bir de suçluluk duygusu var tabii.

Bana en çok sorulan sorulardan biri: “Eskisi gibi olabilir miyiz yine?

Hayır.

Ama evet.

Psikoloğunuz Evlilik Yanlısı mı?” başlıklı yazımda da belirtmiştim; ben bu konuda hep iyimserim. Yeter ki ibre birliktelikten yana olsun, yeter ki iletişim kanalları tam olarak açılsın, yeter ki Pandora’nın kutusu açılsın, yeter ki taraflar niyetli, istekli olsun. Tek taraflı ufak değişiklikler bile ilişki denklemini değiştirmeye yetiyor bazen. Yaralar sarılabiliyor, hayat kalitesi artıyor, eve yeniden huzur geliyor.
Anahtar kelime isteklilik.

Peki niye hayır, ama evet? Çünkü ortaya çıkan evlilik eskisi gibi görünse de kesinlikle eskisi gibi olmuyor; yeni ve farklı bir evlilik oluyor.

Bu da kötü bir şey değil.

Evliliğin hukuksal boyutu boşanma davası açılmadığı sürece kendiliğinden korunuyor zaten. Evliliğin duygusal boyutunu korumak ise sürekli emek istiyor…

Başta da söylediğim gibi, duygu boyutu biraz karışık!

Pandora’nın kutusu şeffaf olsaydı…

Pandora

 

Ebeveyninizi Nasıl Alırsınız – Tek mi, Çift mi?

Tek ebeveynli aile, annenin ya da babanın ebeveyn olarak tek başına çocuk veya çocukların bakımından sorumlu olduğu aile çeşidi.

Aile deyince ilk akla gelen hala anne, baba ve çocuğun bir arada yaşadığı model – araştırmalar bunu söylüyor. Ama şöyle bir etrafımıza bakınca aslında aile kavramının ne kadar değiştiğini fark etmek zor değil – evlilik kararı eskisi kadar kolay alınmıyor, ama vazgeçmek daha kolay. Sözler bir ömür için değil, o an için veriliyor sanki – ama yine de veriliyor. Etraf tek ebeveynli, çift ebeveynli, yamalı bohça, çeşit çeşit aileyle dolu. Evet, boşanma oranları bütün dünyada katlanarak artıyor. Ama insanlar hala tekrar tekrar evleniyor da – bazen farklı kişilerle, bazen aynı kişiyle.

Bu konudaki algı da değişti haliyle. Bir önceki nesil dağılmış yuva derdi, artık tek ebeveynli aile diyoruz mesela. Eskiden bir çocuğun tek ebeveynli olduğu duyulunca annesinin ya da babasının vefat etmiş olduğu varsayılırmış – tarihte savaşlar ve hastalıklar yüzünden çocukların yarısı tek ebeveynli ailelerde büyürmüş. Bugün aileler çoğunlukla ebeveynleri boşandığı veya ayrı yaşadığı için tek ebeveynli oluyor.

Tabii tek ebeveynli aileler tercih sonucu, yani evlat edinme veya evlilik dışı çocuk sahibi olma yoluyla da oluşabiliyor. Sperm ya da yumurta bağışları, taşıyıcı annelik gibi teknolojik gelişmeler, ebeveynliğe bakış açımızı değiştirdi. Evlat edinmek için de artık evli olmak gerekmiyor. Bir yandan çocuk sahibi olmak kişisel bir seçim haline geldi, diğer yandan da çocuğa verdiğimiz duygusal değer arttı. Ebeveyn olarak hepimiz -hem maddi, hem de duygusal- bütün kaynaklarımızı çocuk yetiştirmeye adıyoruz.

Bugün Türkiye’de tek ebeveynli hane halkı oranı %8,2 ve tek ebeveynlerin büyük çoğunluğu kadın. OECD verilerine göre dünyada tek ebeveynli aile oranı %15. Amerika Birleşik Devletleri’nde ise bu oran %25’in üzerinde.

Nil Karaibrahimgil, şu anda çok popüler olan ‘Gençliğime Sevgilerimle’ adlı parçasında “Kızlar! Güzel mi güzel bir kadın olduğunuzda kendi atınız olsun. Kendi paranızı kendiniz kazanın, onu şakır şakır harcayın. Böylece ayrılıklarla ve boşanmalarla attan inip eşeğe binmezsiniz. Atınızı kimse altınızdan alamaz. Dört nala başka yere gidebilirsiniz.” diyor. Aldıkları eğitim ve kazandıkları ekonomik bağımsızlık nedeniyle özellikle son otuz yıldır kadınlar artık hayatlarını sürdürebilmek için evlenmek ya da evli kalmak zorunda değil. Bu da aile kavramındaki değişimin temel taşı.

Tek ebeveynli aileler benim uzmanlık projemin konusu – özel ilgi alanım diyebiliriz. Bu konuda araştırma yaparken en çok ilgimi çeken araştırma sonuçları şöyleydi:

  • Çocuk doğuştan itibaren tek ebeveynli bir ailede yaşamadığı sürece, ailenin tek ebeveynli olma sebebi ne olursa olsun, ebeveyn de durumdan etkilenmiş olacağı için, özellikle ilk iki sene (bazen üç) uyum süreci oluyor. Tercih sonucu oluşanlar dışında tek ebeveynli ailelerin oluşumunda hep bir kayıp söz konusu; bir kişinin veya bir ilişkinin kaybı – bunu unutmamak lazım.
  • Vefat sebebiyle oluşan tek ebeveynli ailelerde ebeveyn, boşanmaya kıyasla daha fazla sosyal destek alıyor, aile ve arkadaş çevresi değişmiyor ve genellikle uzun vadede kendisini daha az yalnız hissediyor.
  • Boşanmanın çocuk üzerindeki kısa süreli etkileri genellikle olumsuz. Çocuğun boşanmaya uyum sağlamasının en önemli belirleyicisi her iki ebeveynle de kurduğu iletişimin kalitesi ve iki ebeveynin sergilediği tutarlılık.
  • Kendi ebeveynleri boşanmış çocuklar, ileride kendileri de daha kolay boşanıyor.
  • Çocuğun özellikle birlikte yaşadığı ebeveyn ile ilişkisi olumlu yönde değişiyor. Sorunlu alan genellikle birlikte yaşamadığı ebeveyniyle arasındaki ilişki oluyor.
  • Birlikte ikamet edilmeyen annelerle ilişkiler, birlikte ikamet edilmeyen babalara oranla daha iyi. Çocuklarıyla yaşamayan anneler, babalara kıyasla uzun vadede iletişimlerini daha fazla sürdürüyor. Babalarda ise durum, boşanmanın üzerinden geçen süre arttıkça ne yazık ki gözden ırak, gönülden ırak şeklinde özetlenebilir. İstatistiklerin bu boyutu tatsız.
  • Tek ebeveynlerin yalnızca %10’u baba.
  • Boşanmanın hemen ardından erkekler genellikle kadınlara göre daha mutlu oluyor. Boşanmadan yaklaşık bir sene sonra kadınların mutluluk oranı hızla artarken erkeklerinki azalıyor. İstatistiklere göre en yüksek intihar oranları boşanmış babalarda. Boşanmış kadınlar ise mutlu.
  • Boşanma sonrası sürece kız çocuklar, erkek çocuklara kıyasla daha hızlı adapte oluyor. Ancak yaşanılan üzüntü kızlarda da erkeklerde de aynı.
  • Okulda öğretmenlerin tek ebeveynli çocuklara yaklaşımının, bu çocukların okul performansında belirleyici etkisi var. Öğretmenler tek ebeveynli çocuklara pozitif ayrımcılık uygulayarak özellikle ilk dönemlerde durumla baş etmelerine yardımcı olmaya çalışıyor. Bazı öğretmenler ise ya konuyu hiç açmayarak ya da sık sık dile getirerek normalleştirme çabası sergiliyor. Her iki durumun da çocuk üzerindeki etkisi olumsuz. Rehber öğretmenlerle konuşmak genellikle çocukları rahatlatıyor. Bu noktada okullarda sınıf öğretmenleri ve rehber öğretmenler kadar branş öğretmenlerinin de konuyla ilgili bilinçlendirilmesi ve gösterilecek yaklaşım noktasında tutarlılığın sağlanması önemli. Öğretmenlerin konuyla ilgili önyargılarından arındırılması da tabii. Çocukların “annesi babası ayrıldığı için / babası vefat ettiği için böyle davranıyor” şeklinde etiketlenmesi ve davranışlarının hep bu bağlamda değerlendirilmesi çok yanlış.
  • Bağlanma kuramının erken çocukluk döneminde anne ve çocuk arasında kurulan bağa verdiği önem, boşanma durumunda özellikle küçük çocukların velayetinin annelere verilmesinin temel sebebi.
  • Amerika Birleşik Devletleri’nde yanında ikamet edilmeyen babaların birçoğu, küçük düşürücü bir tabirle “Disneyland Babaları” sıfatıyla anılıyor. Bu babalar disipline, çocukların sorumluluklarına ve ödevlere daha az önem veriyor. Babayla çocuğun arasına fiziksel mesafeyle birlikte zamanla duygusal mesafe de giriyor.
  • Diğer yandan da bazı batılı ülkelerde baba hakları savunucularının girişimiyle “kalıcı ebeveyn sorumluluğu” prensibi benimsenirken, ebeveynlik kavramı mutlak ve şartsız, anne- baba ilişkisinden bağımsız duruma geldi. Kalıcı ebeveyn sorumluluğu bazı ülkelerde velayette de ön plana çıkıyor; mesela Avrupa’nın boşanma oranı en yüksek ülkesi olan Belçika’da 1995 yılında ortak velayet, 2006 yılında da ortak fiziksel velayet tercih edilen boşanma modeli haline gelmiş. Çocuk bakımında anne ve babaya verilen önem böylece eşitlenmiş, boşanma ve seri evlenme durumunda ise çoğul çekirdekli sistemler ortaya çıkmış. Kısacası ebeveynlik ve evlilik kavramları birbirinden bağımsız algılanıyor.
  • Tek ebeveynli bir aileye sahip olmanın çocuklar için kazanımları da var. Çocuklukta zorluklarla baş etmenin bireyi olgunlaştırıcı ve psikolojik dayanıklılığı artırıcı etkisi var. Çocuk bu süreçte güçleniyor. Tek ebeveyn ile çocuk, çift ebeveynli çocuklara kıyasla genellikle daha yakın bir bağ kuruyor. Ebeveynleriyle tek tek zaman geçirmek, çocuğun kendisini özel ve ayrıcalıklı hissetmesine katkıda bulunuyor. Ayrıca tek ebeveynli ev ortamında alacağı sorumluluklar, daha bağımsız bir kişilik geliştirmesine yol açıp, erken yetişkinlik dönemine geçişte daha az zorluk yaşamasıyla sonuçlanabiliyor.
  • Tek ebeveyn olmak hiç kolay değil. Tek ebeveynlerin karşılaştıkları sorunların başında maddi sıkıntılar geliyor. Zaman yönetimi, sosyalleşmenin kısıtlı olması, yalnızlık, endişe gibi duygusal faktörler de süreci zorlaştırıyor. Sorumlulukların çok fazla oluşu, yorucu olabiliyor. Tek ebeveynler, kendilerini farklı hissettikleri için anne-babaların bir arada olduğu ortamlardan kaçınabiliyor; bu durum çocukların sosyal hayatını da kısıtlayabiliyor.
  • Psikolog ve psikolojik danışmanlar da tek ebeveynli aile olma durumunu bir felaket değil, geliştirici bir süreç olarak benimseyebilirse bu danışanlarına da yansıyacaktır.

Tek ebeveynli aileler konusunda var olan önyargıları kırmak ve tek ebeveynlerin yaşam kalitesini artırmak için ücretsiz kreş imkanları, vergi indirimleri, düşük faizli ev kredileri, pozitif ayrımcılığı destekleyecek istihdam politikaları faydalı olur. Televizyon dizilerinde veya okullarda okutulan kitaplarda sağlıklı tek ebeveynli ailelere de yer verilmesi bile algı yönetimi noktasında önemli bir adım.

Amerika Birleşik Devletleri’nde 1984 yılından beri 21 Mart günü Ulusal Tek Ebeveynler Günü olarak kutlanıyor. Amaç, tek ebeveyn olmanın gerektirdiği fedakarlık ve adanmışlığa dikkat çekmek, tek ebeveynlerin ihtiyaçlarının farklılığını vurgulamak. Tek ebeveynli aile sayısındaki hızlı artışa bakılırsa ülkemizde de bu uygulamanın yaygınlaşması sevindirici bir adım olabilir.

single parent

Psikoloğunuz Evlilik Yanlısı mı?

Psikoloğunuz evlilik yanlısı mı, değil mi? Bir psikoloğun evlilik yanlısı olup olmadığı nasıl anlaşılır?

Evlilik yanlısı bir psikolog kişilerin bireysel mutluluğu kadar, ilişki ve aile üzerinden alınan tada odaklanan, bunu ortaya çıkarmaya, hatırlatmaya, korumaya, büyütmeye yönelik olarak çalışan bir psikologdur. Evlilik konusunda tarafsız olmayan, aile birliğini korumak, evliliği kurtarmak için yola çıkan bir psikologdur.

Tabii ki ayrılık bazen en doğru çözüm oluyor. Tabii ki bazı çiftlerin bir arada kalması doğru seçenek olmuyor. Ancak özellikle çift terapisinde bireysel hedefleri önceliklendirmek yerine ilişkiyi hedef alan bir yaklaşımla yola çıkmak, birçok evlilik için can simidi oluyor.

Günümüzde yaygın olan tüketim anlayışı, aile hayatına da yansımış durumda. Batılı ülkelerden elde edilen istatistikler, boşanma oranlarının %50’lerde olduğunu gösteriyor. Her iki çiftten biri boşanıyor. Ancak özellikle çocuklu ailelerde boşanma yalnızca bir ilişkinin sona ermesi değil, bir ailenin sona ermesi anlamına gelebiliyor.

Her birimiz farklı kanallar kullansak da, mutluluğu kovalıyoruz. Mutluluk Doktoru başlıklı yazımda da bahsettiğim gibi farklı mutluluk çeşitleri var ve spor yapmaktan sosyal yardımlaşma faaliyetlerine katılmaya, meditasyondan alışverişe kadar hepimizin mutlu olduğumuz anları arttırmak için irili ufaklı çabalarımız var.

Mutlulukla ilgili araştırmalarda ailenin varlığı, birlikteliği kriter olarak bütün diğer unsurlara göre açık ara önde. Özellikle çiftlerle ilgili araştırmalar, stresli çocuk büyütme dönemini atlatan çiftlerin hayatlarının ilerleyen aşamalarında daha mutlu olduklarını gösteriyor. Marilyn Yalom, “Antik Çağlardan Günümüze Evli Kadının Tarihi” kitabında bu çiftlerin paylaşılan geçmişlerine dayanan özel bir bağ yakaladıklarını vurgulayarak başka bir kişinin hayatının en yakın tanığı olmanın insanın değerini ancak zamanla anlayabileceği bir ayrıcalık olduğunu hatırlatıyor – bedeli geçmişteki gözyaşlarıyla ödenmiş bir ayrıcalık belki de. Bizi eskiden olduğumuz gibi hatırlayan ve bugün olduğumuz gibi seven bir kişi, aslında çok değerli.

Halbuki günümüzde küçük krizlerde dahi evlilikler kısa vadeli bir fayda-maliyet hesabıyla alelacele sona erdirilebiliyor.

Özellikle çift terapisine başlama kararı verildiğinde, çift ve aile terapisi konusunda özel eğitim almış, uzmanlaşmış kişilerin tercih edilmesi önemli. Böyle bir terapinin odağı bireysel iyilik hali kadar, ilişkinin de iyilik hali olacaktır. Yalnızca “tamir” değil, farkındalık kazandırma ve eğitim boyutlarıyla da kalıcı bir iyileşme hedeflenecektir.

Batıda birçok psikoloğun kartvizit ve web sitelerinde ‘evlilik yanlısı’ ibaresine yer verdiğini görüyorum. Yaygın bireysellik akımına rağmen ben de kendi adıma hala aile birliği noktasında iyimserliğimi koruyorum.

IMG_9662

 

Gümüş Yıl Ayrılıkları

Geçenlerde Amerika Birleşik Devletleri’nde 60 yaş ve üzerindeki çiftlerin boşanma oranlarının artışıyla ilgili bir istatistik dikkatimi çekti. Durup düşününce, ileri yaş ayrılıklarının kendi çevremde de arttığını fark ettim ve şaşırdım.

Tam da “hayat arkadaşlığı” teriminin ifade ettiği sırt sırta verme, takım olma durumunun keyfini çıkaracağımız, meyvelerini toplayacağımız bu dönemde ayrılık niye? Artık o eski uzun, tek parça yastıklar kalmadığı için mi bir yastıkta kocayanlar azaldı bilmiyorum. İki yastıkta başlayan evlilikler mi ayrılıkla sonuçlanıyor? Alıştığımız 50×70 cm. yastıklara eskiler “küstüm yastığı” dermiş zaten.

Aile yaşam döngüsüne baktığımızda, çocuklar evden ayrıldığı zaman yaşanabilen “boş yuva sendromu”, çiftin, çocukların sorumlulukları ortadan kalkınca oluşan boşlukla baş etmesini ifade ediyor. Emeklilik sonrası ise artık çalışmıyor olmaktan dolayı bir boşluk yaşanabiliyor.

Bu, aslında eşlerin birbirlerini yeniden keşfetmeleri ve birlikte zaman geçirmeleri için bir fırsat. Ancak yaşlanmayla eşzamanlı olarak çok fazla kayıp yaşıyoruz:

  • Sosyal statümüzün kaybı
  • Satın alma gücümüzün azalması / kaybı
  • Arkadaşlarımızın, yakınlarımızın kaybı / ölümü
  • Kendi hayatımızın sonunun yaklaşıyor olmasının yarattığı kayıp duygusu
  • Gençliğin, çekiciliğin ve cinsel gücün kaybı
  • Sağlığın ve fiziksel gücün kaybı
  • Yakın çevreye fiziksel ve/veya maddi bağımlılığın artmasıyla özgürlüğün, bağımsızlığın kaybı

Bu kayıp duygusu kaygı seviyemizi yükseltiyor.

Emekli bir çift olarak zamanımızın çoğunu baş başa geçirmek, meslek hayatımızın bize sağladığı kişisel alanı, yaşam boşluğunu ve sosyal çevreyi kaybetmiş olduğumuz için, klostrofobik* bir etki yaratabiliyor.

Bu dönemde çiftin paralel hayatları artık kesişmiş, mesafe ihtiyaçlarını karşılayabilecek alanları da ortadan kalkmış olabiliyor. Bu mesafe ihtiyacını

  • “İşe gitmem lazım.”
  • “Ofise uğramam gerekiyor.”
  • “Toplantım var.”
  • “Bir görüşmem var.”

gibi sosyal olarak kabul edilebilir bahanelerle karşılayan ve vicdanı rahat bir şekilde evden çıkan kişiler, emekli olduktan sonra eşlerine bu ihtiyaçlarını açıkça ifade etmeye çekinebiliyor.

Evliliğimizde yüzleşmek istemediğimiz sorunlar olduğunda bunları cinselliği kullanarak ve/veya araya biraz mesafe koyarak (işe giderek) geçiştirebiliyoruz. Aslında sorunları hasır altı ediyor ama yakınlığı koruyoruz. Yaşlılıkla birlikte cinsellik ve işe gitme eylemleri azalınca ya da ortadan kalkınca, bütün bu ertelenmiş sorunlarla bir anda yüzleşmek durumunda kalabiliyoruz. Bu noktada da profesyonel yardım alan ve/veya boşanan çift sayısı da giderek artıyor.

Tabii boşanmak özellikle ülkemizde bu yaş grubu için günümüzde bile atması zor bir adım olabiliyor. Peki hala aynı çatı altında yaşadıkları halde farklı odalarda uyuyan, farklı hayatlar yaşayan kaç çift tanıyorsunuz?

Evlenmeden önce hepimiz nasıl bir evimiz olsun, kaç çocuğumuz olsun, adını ne koysak gibi hayaller kurduk. Peki emeklilikle ilgili hayallerimizi hiç paylaştık mı? Bu konu da biraz sorunlu!

Eşlerden biri emekli olur olmaz başka bir şehre, hatta başka bir ülkeye taşınmayı hayal ederken diğeri torunlarına yakın bir eve geçip onlara yakın yaşamak istiyorsa, bu bile ilişkide yara açabiliyor. Siz siz olun, evlenmeden önceki romantik hayallerinize emeklilik planlarınızı da ekleyin – sonra söylemedi demeyin!

Ama merak etmeyin; emeklilik yaşına kadar sürmüş bir evlilikte bu tür sorunlarla baş etmek için gereken iletişim ve müzakere becerileri zaten gelişmiştir bence.

Yazıma Can Yücel’in en sevdiğim şiirlerinden biriyle son vermek istedim.

Bütün emekli çiftler için…

Bir de hala hep el ele, diz dize yaş alan annemle babam için…

Seninle Yaşlanmak İstiyorum

Seneler geçsin,

Sen beni bil ben seni bileyim istiyorum.

Benim olduğun kadar dostlarının,

Dostlarının olduğun kadar benim ol istiyorum.

Nice sıkıntı ve zorluk yaşayıp anlatalım.

Yaşayalım ki, öğrenelim hayatı ve destek çıkmayı.

Birbirimizin omuzlarında ağlamalıyız.

Sen çok dertlenip, içip arkadaşlarınla eve gelmelisin.

Paylaşmalı ve beraber sıkılmalıyız.

Öyle ki, yalnız sıkılmak sıkmalı bizi.

Yaşayalım ki, paramız olunca sevinelim.

Güzel günlerimizi, evimizde, bir şişe şarap ve pijamalarımızla kutlayalım.

Ya da bazen dostlarla ucuz biralar içerek….

Böylece yaşamalıyız işte.

Sonra çocuklarımız olmalı,

Düşünsene senin ve benim olan bir canlı.

Geceleri ağladıkça sırasıyla susturmalıyız.

Sen arada mızıkçılık yapmalısın.

Ve ben söylenerek senin sıranı almalıyım.

Yorgun olduğum için yemek yapmamalıyım,

Söylenerek yumurta kırmalısın.

Hava soğukken birbirimize sıkıca sarılıp yatmalıyız.

Zaman su gibi akıp giderken,

Herşey yaşanmış bir hayatımız olmalı.

Herşeye rağmen hiç bıkmamalıyız birbirimizden.

Mutlu da olsa, kötü de olsa,

Yaşadığımız günler bizim günlerimiz olmalı.

Saçlara düşünce ya da gidince aklar,

Çocukları güvence altına alıp gitmeli bu şehirden.

Kavgasız,

Her sabah cinayetle uyanılmayan,

Sessiz bir yere gitmeliyiz.

Geceleri balkonda denizi seyredip,

Sandalyelerimizde sallanmalıyız.

Eve gelip benden kahve istemelisin.

Çocuklar gelmeli ziyaretimize,

Geçmişteki hareketli günlerimizi anımsamalıyız.

Öyle sevmelisin ki beni,

Bu yazdıklarım korkutmamalı seni,

Tebessümler açtırmalı yüzünde.

Bir gün bu hayatı bırakıp giderken,

Sadece mutluluk olmalı yüzümüzde

Birbirimiz sevmenin gururu olmalı “HERŞEYDE”…

Can Yücel.

*Klostrofobi: Kapalı yerde kalma fobisi.

Yastik_Ahu