Boşanma İhtimaliniz %91’e Varan Bir Başarı Oranıyla Tahmin Edilebiliyor Desem?

Amerika Birleşik Devletleri’nde Dr. John Gottman ile eşi Dr. Julie Schwartz Gottman’ın kurdukları Seattle Evlilik ve Aile Enstitüsü’nü duydunuz mu? Bu enstitünün bünyesinde bir Sevgi Laboratuvarı var. Sevgi Laboratuvarı’nda, video kameralar ve mikrofonlarla kaplı yaşam alanlarında yaşayan, holter monitörleriyle takip edilen çiftlerden elde edilen verilerle, 6 yıl içinde boşanma ihtimalinin %91’e varan bir oranda tahmin edilebilir olduğu iddia ediliyor. Araştırma ortamı bildiğiniz BBG evi – hatta yarışmacılara holter takılmış hali; kalp atışları da takip ediliyor çünkü. Veriler, 14 yıl boyunca 650 çift izlenerek elde edilmiş. Uluslararası çalışmalar da dahil 3000’in üzerinde çift incelenmiş.

Sadede gelelim. Bu araştırmaların sonuçlarına göre boşanmanın tahmin edilmesini sağlayan altı belirti var:

  1. Bu modele göre çiftlerde evliliğin yürümeyeceği konusundaki ilk sinyali, tartışmaların başlangıç şekli veriyor. Eleştiri, iğneleme, hor görmeyle başlayan tartışmalar sert başlangıç olarak nitelendiriliyor. Araştırma bulgularına göre sert bir başlangıçla başlayan tartışmalar, olumsuz bir havada sona eriyor. Aman tartışmanızın sert bir başlangıcı olduysa bir mola verin; sonra devam edersiniz!
  2. Tartışmanın başlangıcı sert olunca, Gottman’ların “mahşerin dört atlısı” olarak adlandırdıkları ikinci belirtinin ortaya çıkma ihtimali artıyor: Eleştiri, hor görme, kendini savunma ve duvar örme.
    • Yakınmak, eşimizin başarısız olduğu belirli bir eyleme yönelik oluyor. Eleştiri ise daha genel olduğu için, kişiliğe yönelik olumsuz ifadeler içeriyor. Yakınma bir davranışa, bir eyleme odaklanır. Eleştiri ise karaktere yönelik bir saldırıdır. Eleştirinin artması, mahşerin birinci atlısı. İkisini ayırt etmek önemli. Tartışırken hep eyleme odaklanalım; karaktere değil.
    • Mahşerin ikinci atlısı olan hor görmek, genellikle iğneleme ve kuşku duyma şeklinde su yüzüne çıkıyor. Hor görme diyoruz ama, sıfat yakıştırma, gözlerini devirme, küçümseme, alay etme, kara mizah da hor görme sayılıyor. Bunların hepsi bir tiksinme ima ediyor çünkü. Uzlaşmaya değil, daha fazla çatışmaya neden oluyor. Yapısında saldırgan bir öfke var.
    • Mahşerin üçüncü atlısı savunmaya geçmek. Savunmada karşı tarafa verilen mesaj ‘sorun bende değil, sende’ olduğu için, genellikle çatışmayı arttırıyor.
    • Mahşerin son atlısı da duvar örmek. Yüzleşmek yerine en sonunda eşlerden biri iletişimi tamamen keser. Bu noktada aslında kişi yalnızca çatışmadan değil, eşinden ve evliliğinden de kaçmış olur. Bu davranış, erkekler arasında daha yaygın bu arada – araştırmalar öyle söylüyor. İlk üç atlının yarattığı olumsuzluk, artık duvar örmenin bir çıkış haline geleceği kadar bunaltıcı bir hal almış oluyor. Özellikle nabız 100’ün üzerine çıktığında duvar örme ihtimali artıyor.

Gottman’ların araştırmalarına göre bu dört atlının tek başına varlığı, boşanmaları %82’lik bir isabetle belirliyor.

  1. Boşanmanın üçüncü belirtisi, dolup taşmak. Sert başlangıç ve dört atlının varlığı alışkanlık haline gelince ortaya çıkıyor ama aslında bir korunma aracı bu – durum bizi öyle sarsmıştır ki depremden korunmak için duygusal olarak ilişkiden koparak çatışmaları sona erdirmeyi deneriz.
  2. Dördüncü belirti fizyolojik. Çiftlerin beden dili ve nabzı izlenince, dolup taşmanın bu sefer fiziksel belirtileri ortaya çıkıyor. Nabız 100’lere, hatta 165’e kadar yükselebiliyor. Bu fiziksel durum bile tek başına, sorun çözücü bir yaklaşımı neredeyse imkansız hale getiriyor.
  3. İlk dört belirti ve mahşerin dört atlısı evliliği hemen kopma noktasına getirmeyebilir. Bu durumda beşinci belirti olan başarısız onarma girişimleri ortaya çıkar. Çiftler gerginliği azaltmak için frene basarlar. Bu aslında başarısız bir onarma girişimidir.
  4. Bir ilişki bütün bu olumsuzluklar içinde sıkışıp kaldığı noktada riske giren yalnızca çiftin geleceği değil, aynı zamanda geçmişi de oluyor. Altıncı ve son boşanma belirtisi de kötü anılar olarak adlandırılıyor. Çiftler bu aşamada geçmişlerini bir anlamda yeniden yazarlar. Olumlu hatıraları anımsamakta zorlanırlar. Hep savaşma beklentisi içinde oldukları için evlilik bir işkenceye dönüşebilir. Profesyonel yardım almaya birçok çift bu aşamada karar verir.

Son aşamaya kadar gelindiğinde evlilikle ilgili yaşanılan sorunlar çok ciddi görünür, sorunlardan bahsetmek faydasız gelir, eşler birbirinden ayrı hayatlar sürdürmeye başlar ve yalnızlık belki de en baskın duygu olur. Özellikle eşlerden biri son aşamaya geldiyse evlilik dışı bir ilişki yaşama ihtimali artar. Bu ilişki genellikle evliliğin can çekişmesinin nedeni değil, bir belirtisidir. Bu işaretler görüldüğünde boşanma da bir an meselesi haline gelir.

Yanlış anlaşılmasın, yukarıda özetlemeye çalıştığım tepkileri zaman zaman bütün çiftler verir. Uzun süreli, ‘başarılı’ ilişkilerin farkı, bu durumu sümen altı etmeden, hiç olmamış gibi davranmamaları. Aksine, dönüp, durumu ve kendilerini rahatsız eden noktaları açık açık konuşmaları ve birbirlerinin bakış açısını dinlemeleri, gerektiğinde sorumluluk alıp özür dileyebilmeleri.

Bir araştırma, çiftlerin ilişkilerinde sorun olduğunu ilk hissettikleri andan ortalama 6 yıl sonra çift terapisine başvurduğunu söylüyor. İlişkilerde inişlerin, çıkışların olması çok doğal. Ancak Duygusal Hijyen başlıklı yazımda da belirttiğim gibi, lütfen yardım almak için yaraların kötüleşmesini, iltihaplanmasını beklemeyelim. O zaman tedavi daha sancılı ve daha uzun oluyor.

John Gottman ile Nan Silver’in kaleme aldığı “Evliliği Sürdürmenin Yedi İlkesi” Gottman’ların Sevgi Laboratuvarı’ndan elde ettikleri verileri özetleyen bir kitap. Dili akıcı ve anlaşılır. Konu ilginizi çektiyse tavsiye ederim.

Gottmans

Reklamlar

İlişkiler ve Sosyal Medya

Sosyal medya hayatımıza girdiğinden beri bütün ilişkilerimize yeni bir boyut kattı. Arkadaşlarımızı aramak, mesaj atmak yetmiyor artık – arkadaşlık teklifini kabul etmek / etmemek, paylaştıklarını beğenmek / beğenmemek gibi kararlar girdi hayatımıza.

Yeni tanıştığımız, hatta itiraf etmesek de, işe alacağımız insanların bile hayatlarıyla ilgili birçok bilgiyi sosyal medyadan alıyor; sevgililerimizi, arkadaşlarımızı, hatta arkadaşlarımızın arkadaşlarına kadar herkesi yakın takibe alıp iz sürebiliyoruz.

Bir de yeni görgü kuralları çıktı tabii. Daha yarım saat önce WhatsApp’ta çevrimiçi olan bir yakınınızın sabah gönderdiğiniz mesaja cevap yazmamış olması ayıp mı? Arkadaşınızın Instagram’da başka resimleri beğenip sizin resminizi beğenmemesine ne demeli? Peki eski sevgilinizin yeni sevgilisinin hesaplarınızda gezindiğini fark etmek sinir bozucu mu, gurur verici mi?!

Sosyal medyadaki paylaşımlarımıza uyguladığımız pozitif sansür konusu da var tabii. En güzel çıktığımız, en eğlenceli, en mutlu görünen resimleri seçip, filtreler uygulayıp özenle yerleştiriyoruz sayfamıza. Kavga gürültü geçen huzursuz bir yemeğin veya tatilin Instagram ya da Facebook’taki yansıması çok farklı olabiliyor. Bunu bile bile böyle bir resme bakıp bir sonuç çıkarmak, ya da kendi hayatımızla karşılaştırmak ne kadar doğru?

Arkadaşları zor bir dönem geçirirken eğlence resimleri paylaşan insanların yaptığı gerçekten ayıp mı? Eğlenmek suç mu? Herşeye rağmen içlerinden eğlenmek gelebiliyorsa, paylaşma kısmı mıdır ayıp olan?

Yeni bir ilişkiye başladığımızda hemen Facebook’taki ilişki durumumuzu güncellemeli miyiz? Peki ayrıldığımızda? Bunun bile daha suya sabuna dokunmayan yöntemleri var.

Psikolog Esther Perel çağımızda özellikle aldatma sonucu oluşan ayrılıkları binlerce bıçak darbesiyle gelen ölüm şeklinde tanımlıyor. Eskiden yakadaki bir ruj izi, bir parfüm kalıntısı gibi küçük ipuçlarıyla izi sürülen aldatmalara kıyasla bugün internette yasak ilişkilerin neredeyse bütün detaylarıyla karşılaşmak mümkün olabiliyor. Yeni adab-ı muaşeret kurallarına göre bunun uygun karşılığı nedir peki? Sosyal medyadan karşı saldırıya geçmek kabul edilir bir davranış seçeneği mi? Sessiz kalmak mı yoksa doğru yaklaşım sosyal medya adabında? Peki sosyal medyada intikam alınabilir mi? Aldatılan eşlerin yazdıkları yazılar, paylaştıkları resimler intikam için doğru yöntem mi? Boşanma davalarında mahkemelerin sosyal medya hesaplarındaki paylaşımları delil olarak kabul ettiği bir çağda yaşarken bu soruların cevabı biraz karışık.

Tabii internetin bu kadar yaygınlaşmasıyla aldatma eylemi artık illa fiziksel temas da gerektirmemeye başladı. Mesela, sanal ilişkiler aldatma sayılır mı? Peki internetteki erotik sitelere yaklaşımınız nedir? Eşiniz veya sevgiliniz sizinle hemfikir mi? Bunlar hep yeni teknolojiyle son dönemde hayatımıza giren ve ilişkilerde düşünülmesi, konuşulması gereken konular.

Sosyal medya, herşey iyi giderken ilişkilere renk katıyor. Ama işler sarpa sarınca hayatın rengini soldurabiliyor. Herşey ölçüsünde güzel. FOMO yazımda da belirttiğim gibi, dönem dönem de olsa -özellikle hassas bir dönem geçiriyorsak- sanal detoks yapmak hepimize iyi gelebilir.

social-media-courses1

Ebeveyninizi Nasıl Alırsınız – Tek mi, Çift mi?

Tek ebeveynli aile, annenin ya da babanın ebeveyn olarak tek başına çocuk veya çocukların bakımından sorumlu olduğu aile çeşidi.

Aile deyince ilk akla gelen hala anne, baba ve çocuğun bir arada yaşadığı model – araştırmalar bunu söylüyor. Ama şöyle bir etrafımıza bakınca aslında aile kavramının ne kadar değiştiğini fark etmek zor değil – evlilik kararı eskisi kadar kolay alınmıyor, ama vazgeçmek daha kolay. Sözler bir ömür için değil, o an için veriliyor sanki – ama yine de veriliyor. Etraf tek ebeveynli, çift ebeveynli, yamalı bohça, çeşit çeşit aileyle dolu. Evet, boşanma oranları bütün dünyada katlanarak artıyor. Ama insanlar hala tekrar tekrar evleniyor da – bazen farklı kişilerle, bazen aynı kişiyle.

Bu konudaki algı da değişti haliyle. Bir önceki nesil dağılmış yuva derdi, artık tek ebeveynli aile diyoruz mesela. Eskiden bir çocuğun tek ebeveynli olduğu duyulunca annesinin ya da babasının vefat etmiş olduğu varsayılırmış – tarihte savaşlar ve hastalıklar yüzünden çocukların yarısı tek ebeveynli ailelerde büyürmüş. Bugün aileler çoğunlukla ebeveynleri boşandığı veya ayrı yaşadığı için tek ebeveynli oluyor.

Tabii tek ebeveynli aileler tercih sonucu, yani evlat edinme veya evlilik dışı çocuk sahibi olma yoluyla da oluşabiliyor. Sperm ya da yumurta bağışları, taşıyıcı annelik gibi teknolojik gelişmeler, ebeveynliğe bakış açımızı değiştirdi. Evlat edinmek için de artık evli olmak gerekmiyor. Bir yandan çocuk sahibi olmak kişisel bir seçim haline geldi, diğer yandan da çocuğa verdiğimiz duygusal değer arttı. Ebeveyn olarak hepimiz -hem maddi, hem de duygusal- bütün kaynaklarımızı çocuk yetiştirmeye adıyoruz.

Bugün Türkiye’de tek ebeveynli hane halkı oranı %8,2 ve tek ebeveynlerin büyük çoğunluğu kadın. OECD verilerine göre dünyada tek ebeveynli aile oranı %15. Amerika Birleşik Devletleri’nde ise bu oran %25’in üzerinde.

Nil Karaibrahimgil, şu anda çok popüler olan ‘Gençliğime Sevgilerimle’ adlı parçasında “Kızlar! Güzel mi güzel bir kadın olduğunuzda kendi atınız olsun. Kendi paranızı kendiniz kazanın, onu şakır şakır harcayın. Böylece ayrılıklarla ve boşanmalarla attan inip eşeğe binmezsiniz. Atınızı kimse altınızdan alamaz. Dört nala başka yere gidebilirsiniz.” diyor. Aldıkları eğitim ve kazandıkları ekonomik bağımsızlık nedeniyle özellikle son otuz yıldır kadınlar artık hayatlarını sürdürebilmek için evlenmek ya da evli kalmak zorunda değil. Bu da aile kavramındaki değişimin temel taşı.

Tek ebeveynli aileler benim uzmanlık projemin konusu – özel ilgi alanım diyebiliriz. Bu konuda araştırma yaparken en çok ilgimi çeken araştırma sonuçları şöyleydi:

  • Çocuk doğuştan itibaren tek ebeveynli bir ailede yaşamadığı sürece, ailenin tek ebeveynli olma sebebi ne olursa olsun, ebeveyn de durumdan etkilenmiş olacağı için, özellikle ilk iki sene (bazen üç) uyum süreci oluyor. Tercih sonucu oluşanlar dışında tek ebeveynli ailelerin oluşumunda hep bir kayıp söz konusu; bir kişinin veya bir ilişkinin kaybı – bunu unutmamak lazım.
  • Vefat sebebiyle oluşan tek ebeveynli ailelerde ebeveyn, boşanmaya kıyasla daha fazla sosyal destek alıyor, aile ve arkadaş çevresi değişmiyor ve genellikle uzun vadede kendisini daha az yalnız hissediyor.
  • Boşanmanın çocuk üzerindeki kısa süreli etkileri genellikle olumsuz. Çocuğun boşanmaya uyum sağlamasının en önemli belirleyicisi her iki ebeveynle de kurduğu iletişimin kalitesi ve iki ebeveynin sergilediği tutarlılık.
  • Kendi ebeveynleri boşanmış çocuklar, ileride kendileri de daha kolay boşanıyor.
  • Çocuğun özellikle birlikte yaşadığı ebeveyn ile ilişkisi olumlu yönde değişiyor. Sorunlu alan genellikle birlikte yaşamadığı ebeveyniyle arasındaki ilişki oluyor.
  • Birlikte ikamet edilmeyen annelerle ilişkiler, birlikte ikamet edilmeyen babalara oranla daha iyi. Çocuklarıyla yaşamayan anneler, babalara kıyasla uzun vadede iletişimlerini daha fazla sürdürüyor. Babalarda ise durum, boşanmanın üzerinden geçen süre arttıkça ne yazık ki gözden ırak, gönülden ırak şeklinde özetlenebilir. İstatistiklerin bu boyutu tatsız.
  • Tek ebeveynlerin yalnızca %10’u baba.
  • Boşanmanın hemen ardından erkekler genellikle kadınlara göre daha mutlu oluyor. Boşanmadan yaklaşık bir sene sonra kadınların mutluluk oranı hızla artarken erkeklerinki azalıyor. İstatistiklere göre en yüksek intihar oranları boşanmış babalarda. Boşanmış kadınlar ise mutlu.
  • Boşanma sonrası sürece kız çocuklar, erkek çocuklara kıyasla daha hızlı adapte oluyor. Ancak yaşanılan üzüntü kızlarda da erkeklerde de aynı.
  • Okulda öğretmenlerin tek ebeveynli çocuklara yaklaşımının, bu çocukların okul performansında belirleyici etkisi var. Öğretmenler tek ebeveynli çocuklara pozitif ayrımcılık uygulayarak özellikle ilk dönemlerde durumla baş etmelerine yardımcı olmaya çalışıyor. Bazı öğretmenler ise ya konuyu hiç açmayarak ya da sık sık dile getirerek normalleştirme çabası sergiliyor. Her iki durumun da çocuk üzerindeki etkisi olumsuz. Rehber öğretmenlerle konuşmak genellikle çocukları rahatlatıyor. Bu noktada okullarda sınıf öğretmenleri ve rehber öğretmenler kadar branş öğretmenlerinin de konuyla ilgili bilinçlendirilmesi ve gösterilecek yaklaşım noktasında tutarlılığın sağlanması önemli. Öğretmenlerin konuyla ilgili önyargılarından arındırılması da tabii. Çocukların “annesi babası ayrıldığı için / babası vefat ettiği için böyle davranıyor” şeklinde etiketlenmesi ve davranışlarının hep bu bağlamda değerlendirilmesi çok yanlış.
  • Bağlanma kuramının erken çocukluk döneminde anne ve çocuk arasında kurulan bağa verdiği önem, boşanma durumunda özellikle küçük çocukların velayetinin annelere verilmesinin temel sebebi.
  • Amerika Birleşik Devletleri’nde yanında ikamet edilmeyen babaların birçoğu, küçük düşürücü bir tabirle “Disneyland Babaları” sıfatıyla anılıyor. Bu babalar disipline, çocukların sorumluluklarına ve ödevlere daha az önem veriyor. Babayla çocuğun arasına fiziksel mesafeyle birlikte zamanla duygusal mesafe de giriyor.
  • Diğer yandan da bazı batılı ülkelerde baba hakları savunucularının girişimiyle “kalıcı ebeveyn sorumluluğu” prensibi benimsenirken, ebeveynlik kavramı mutlak ve şartsız, anne- baba ilişkisinden bağımsız duruma geldi. Kalıcı ebeveyn sorumluluğu bazı ülkelerde velayette de ön plana çıkıyor; mesela Avrupa’nın boşanma oranı en yüksek ülkesi olan Belçika’da 1995 yılında ortak velayet, 2006 yılında da ortak fiziksel velayet tercih edilen boşanma modeli haline gelmiş. Çocuk bakımında anne ve babaya verilen önem böylece eşitlenmiş, boşanma ve seri evlenme durumunda ise çoğul çekirdekli sistemler ortaya çıkmış. Kısacası ebeveynlik ve evlilik kavramları birbirinden bağımsız algılanıyor.
  • Tek ebeveynli bir aileye sahip olmanın çocuklar için kazanımları da var. Çocuklukta zorluklarla baş etmenin bireyi olgunlaştırıcı ve psikolojik dayanıklılığı artırıcı etkisi var. Çocuk bu süreçte güçleniyor. Tek ebeveyn ile çocuk, çift ebeveynli çocuklara kıyasla genellikle daha yakın bir bağ kuruyor. Ebeveynleriyle tek tek zaman geçirmek, çocuğun kendisini özel ve ayrıcalıklı hissetmesine katkıda bulunuyor. Ayrıca tek ebeveynli ev ortamında alacağı sorumluluklar, daha bağımsız bir kişilik geliştirmesine yol açıp, erken yetişkinlik dönemine geçişte daha az zorluk yaşamasıyla sonuçlanabiliyor.
  • Tek ebeveyn olmak hiç kolay değil. Tek ebeveynlerin karşılaştıkları sorunların başında maddi sıkıntılar geliyor. Zaman yönetimi, sosyalleşmenin kısıtlı olması, yalnızlık, endişe gibi duygusal faktörler de süreci zorlaştırıyor. Sorumlulukların çok fazla oluşu, yorucu olabiliyor. Tek ebeveynler, kendilerini farklı hissettikleri için anne-babaların bir arada olduğu ortamlardan kaçınabiliyor; bu durum çocukların sosyal hayatını da kısıtlayabiliyor.
  • Psikolog ve psikolojik danışmanlar da tek ebeveynli aile olma durumunu bir felaket değil, geliştirici bir süreç olarak benimseyebilirse bu danışanlarına da yansıyacaktır.

Tek ebeveynli aileler konusunda var olan önyargıları kırmak ve tek ebeveynlerin yaşam kalitesini artırmak için ücretsiz kreş imkanları, vergi indirimleri, düşük faizli ev kredileri, pozitif ayrımcılığı destekleyecek istihdam politikaları faydalı olur. Televizyon dizilerinde veya okullarda okutulan kitaplarda sağlıklı tek ebeveynli ailelere de yer verilmesi bile algı yönetimi noktasında önemli bir adım.

Amerika Birleşik Devletleri’nde 1984 yılından beri 21 Mart günü Ulusal Tek Ebeveynler Günü olarak kutlanıyor. Amaç, tek ebeveyn olmanın gerektirdiği fedakarlık ve adanmışlığa dikkat çekmek, tek ebeveynlerin ihtiyaçlarının farklılığını vurgulamak. Tek ebeveynli aile sayısındaki hızlı artışa bakılırsa ülkemizde de bu uygulamanın yaygınlaşması sevindirici bir adım olabilir.

single parent

Aşkın Heykeli

Her sene Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Nevada Black Rock (Siyah Taş) Çölü’nde onbinlerce insan toplanıp, The Burning Man (Yanan Adam) Festivali için Black Rock Şehri’ni kuruyor. Son gece, festivalin sembolü olan adam figürü yakılıyor ve ‘şehir’ yok oluyor. 1986 yılında San Francisco’da bir kumsalda başlayan Black Rock Festivali, birçok insanın ölmeden önce yaşamak istediği tecrübeler listesine girmiş durumda. Kurulan, kendi kendine yetmeye, kendini ifade etmeye ve sanata adanmış bir şehir.

Bu seneki festival 30 Ağustos – 07 Eylül 2015’teydi. Ben orada değildim ama festival başladığından beri dikkatimi çeken ve aklıma kazınan “Love” yani “Aşk” adlı bir heykel var.

Instagram sayfamı takip edenler fark etmiş olabilir, ilişki temalı ve belirgin bir duyguyu anlatan heykeller özel ilgi alanım oldu bir süredir.

Ukraynalı sanatçı Alexander Milov’a ait olan bu eser, 1750 x 770 x 500 cm boyutunda ve 4,5 ton ağırlığında. Heykel, bir erkek ile bir kadın arasındaki anlaşmazlığın hem iç hem de dış yansımasını gösteriyor. Bedenleri kafes şeklinde tasarlanmış olan bu iki insanın iç benlikleri, içlerindeki çocuk hapsolmuş durumda. Gece olduğunda çocuklar ışık saçmaya başlıyor. Bu ışık, karanlık dönemlerde yeniden bir araya gelme, barışma umudunu sembolize eden saflığın, içtenliğin yansıması.

Sanatçı, birbirine sırtını dönmüş ama uzaklaşamamış bu iki insanın bağlanma ihtiyacını, dışa vurulamayan saf sevgisini daha güzel yansıtamazdı. Özellikle çift ve aile terapi ortamlarında çok sık gördüğümüz çelişkili duyguları somutlaştıran bu heykeli buradan da paylaşmak istedim…

Karanlık günlerde bırakalım içimizdeki çocuk konuşsun; dünya daha saf, daha aydınlık bir yer olsun.

photo-original

620x260_643485a195988e6269cab82efdd361d8_c

ÇOK İŞİM VAR!

Büyürken babamın hep çok işi vardı. Çalışmaya başladım, benim de çok işim oldu. Evlendim, baktım, eşimin de çok işi var. Sonra sonra fark ettim, benim için yoğun insan, önemli insanmış. Zaman yönetimine böyle bir anlam yüklemişim.

Ofis ortamında yoğun olmak havalı bir durumdur. Şikayet etse bile, çok işi olan insan daha başarılı, daha önemli insan olarak algılanır (ya da kişi kendisini öyle algılar!). Her gün saatinde gelen, saatinde çıkan, öğle tatillerinde dışarıda yemek yiyen, arada sigara ya da kahve molalarına çıkıp iş arkadaşlarıyla sohbet ortamları yaratan, yıllık izinlerini sonuna kadar kullanan insanlar ne kadar önemli olabilir ki? Saat 7’de ofiste olup gece 11’e kadar çıkmayan, hafta sonları bile çalışanlardır asıl işlerin yürümesini sağlayan.

Ben de böyle düşündüm; zaman zaman da böyle yaşadım. Artık bakış açım biraz daha farklı. Bendeki farkındalık, yıllar önce bir proje kapsamında hazırlamak zorunda kaldığım Zaman Yönetimi eğitimi için araştırma yaparken başladı. Okuduğum makale ve yorumlardan aklımda kalan temel mesaj aslında çok basit: Zaman herkes için eşit bir kaynak. Fark yaratan, zamanı nasıl kullandığımız. Herkesin bir günde 24 saati var. Herkesin haftada 7 günü var. Zamanı iyi kullandığımızda artanı saklayıp ertesi güne ekleyemiyoruz.

Özellikle farklı ülke ve kültürlerle çalışmaya başladıktan sonra daha da dikkatimi çekmeye başladı bu konudaki algılama farkları. Bağlı olduğum İngiliz CEO, yaptığımız ilk toplantının sonunda bana bir ay Çin’de tatilde olacağını ve kendisine ulaşamayacağımı söylediğinde çok şaşırmıştım – ben Türkiye’de bir hafta tatile çıktığımda suçluluk duygusuyla ofise dönerken, bu adam nasıl bir ay tatil yapabilirdi?

Zamanla, bu konudaki ikinci önemli dersimi aldım: Aslında konunun işin miktarıyla ilgisi yokmuş; konu önceliklermiş. Yapmamız gerekenleri aciliyet ve önem derecesine göre sıraladığımıza göre, vakit bulamadığımız işler, bizim için daha az acil ve/veya daha az önemli olan işler oluyor. Vaktimizi, önceliklerimize ayırıyoruz. Özellikle iş dışında kalan zaman dilimlerinde. Spor bizim için öncelikliyse, spor yapıyoruz. Ailemizse, ailemizle zaman geçiriyoruz. Bir arkadaşımızsa, onunla buluşuyor ya da konuşuyoruz. Takip ettiğimiz dizide bu hafta ne olacağı oluyor bazı anlarda öncelik. Ya da izlediğimiz tartışma programında konuşmacının söyleyecekleri. Bir maç oluyor bazen. Bazen de bir e-mail, ya da WhatsApp’ta bir yazışma. Bir konuya odaklanırken, bunu bilinçli olarak yapıyorsak, yani, hangi seçenekler arasından vaktimizi o konuya ayırmayı seçtiğimizin ve hangi alternatifleri elediğimizin farkındaysak, belirli bir dengeyi koruyabiliyorsak, zaten ortada bir sorun yok. Kişisel bir tercih bu.

Ancak çocuklarımızla oyun oynamak isterken kendimizi sosyal medyada vakit geçirirken buluyorsak, kitap okumayı planlarken bir diziye takılıyorsak, sevdiğimiz bir arkadaşımızı aramak üzereyken habersiz uğrayan komşumuzla akşamımızı geçiriyorsak dizginleri elimize almanın vakti gelmiş demektir.

“Biz bunu hep böyle yaparız.”

“Gitmezsek ayıp olur.”

“Madem ısrar ediyorsun…”

“Babam da böyle yapardı.”

“Böyle gelmiş, böyle gidecek.”

“Valla hiç düşünmedim bile.”

“Böyle alışmışım.”

Böyle ifadeler duyduğum zaman artık bende alarm zilleri çalıyor.

Bir de “Hayır.” diyememe konusu var tabii. Bu durum, öncelik listemizin altını üstüne getiriyor.

Üç kişinin yapması gereken bir işin altından tek bir kişi kalkmaya çalışıyorsa, bir haftada bitebilecek bir işi bir günde tamamlamaya uğraşıyorsanız bu başka bir konu. Özellikle iş ortamlarında etraflarındaki kuru kalabalığa rağmen tek başına kürek çekmek için çabalayan insanlar var. Sorun işin, zamanın miktarı veya insanların yetkinlikleri ile ilgili olunca, çözüm de daha somut oluyor.

Bazense “yoğun” olmak bir duygu oluyor; yapmamız gereken işlerin miktarından bağımsız. Bu durumun çözümü biraz daha zor. Sorumlulukları sayı olarak azaltmak, bu duyguyu azaltmıyor çünkü. Yoğunluk duygusuna farklı anlamlar yükleyebiliyoruz.

Önceliklerimizi belirlerken işyerindeki performans hedeflerimiz kadar, çocukluğumuzda yaptığımız gözlemler, rol modellerimiz de etkili oluyor. Dikkat edin, ‘hep işi olan’ anne ve/veya babaların çocuklarının da ileride ‘hep işleri oluyor’. Yoğunluk duygusu bazı çocuklara miras kalabiliyor. Ya da bu yoğunluğun maliyetini görüp, önceliklerimizi değiştirebiliyoruz.

Yanlış anlaşılmasın; çok çalışmak bir insanda en saygı duyduğum özelliklerden biridir. Ben de çok çalışıyorum. Çocuklarımın da ileride çok çalışan bireyler olmaları için onlara örnek olmak adına elimden geleni yapıyorum. Malcolm Gladwell’in Çizginin Dışındakiler kitabında yer verdiği 10,000 saat kuralına yürekten inanıyorum (Gladwell, başarının tesadüf ya da şans işi olmadığını, bir alanda çok iyi olabilmek için o konu üzerinde yaklaşık 10,000 saat çalışılması gerektiğini söyler). Çocuklarımın Mutluluk Doktoru başlıklı yazımda belirttiğim gibi, akış halinde anlamlı hayat yaşamalarını çok isterim. Yine de bir gün 24 saat. Bir hafta 7 gün. Çalışkan olmak başka birşey, zamanı etkin kullanmak başka. Zaman konusunda da bilinçli tüketici olalım. Zamanımızı planlayarak, bilinçli harcayalım – sadece en acil ve en önemli değil, en kıymetli şeyler de yapılacak işler listemizin başlarında olsun. Bırakalım yoğunluk da bir duygu değil, bir durum ifadesi olarak kalsın hayatımızda.

kumsaati

Mutluluk Doktoru

Sene 1991. Evden çıkıp bir taksiye bindim ve Boğaziçi Üniversitesi’ne lütfen dedim.

– “Öğrenci misin abla?”

– “Evet.”

– “Hangi bölüm?”

Psikoloji dememle birlikte, Gayrettepe’den Rumeli Hisarüstü’ne giderken geçen 20 dakika boyunca taksi şoförünün evlilik hayatıyla ilgili çok fazla detay öğrendim. Eşinin tepkilerinden şikayet ediyor ve yarı yaşında bir öğrenci bile olsa, bu işi bilen birinden haklı olduğunu duyup kendi davranışlarını onaylatmak istiyordu.

Sene 2015. Londra Heathrow Havalimanı Pasaport Kontrol’de sıra bana geliyor.

– “Ziyaret sebebiniz?”

Psikolog olduğumu ve Tavistock Centre’da bir seminere katılmak için geldiğimi söyledim. Arkamdaki sıraya rağmen, yaklaşık beş dakika boyunca görevlinin eşiyle ilgili şikayetlerini dinledim. Yine kendi davranışlarıyla ilgili onayımı almaya çalışıyor ve hatta eşi için benden randevu alabilse çok iyi olacağını söylüyordu. İstanbul’a gelirse seve seve diyerek Heathrow Express’e doğru ilerledim.

Bu iki olay arasında tam 24 sene var ama gördüğünüz gibi değişen pek birşey yok. Psikoloğa gitmek bugün bile kolay bir karar değil. Psikoloğa gitmek için bir sorun olmasını –hatta sorunun kontrolden çıkmasını– bekliyoruz. Gidince de, doğal olarak, hep olumsuzları konuşuyor, iyi gitmeyen konulara odaklanıyoruz. Bize olumsuz duygular hissettiren deneyimlerimizi daha canlı bir şekilde hatırlıyoruz. Basit hafıza testlerinde bile olumsuz duygu uyandıran kavramlar daha fazla akılda kalıyor.

Ben danışanlarımın daha çok olumluya odaklanmalarını sağlayabilmeyi misyon edindim. Ofisimden daha az mutsuz çıkmaları değil, kendilerini huzurlu hissettikleri bir ortamdan yüzleri gülerek ayrılmalarını ve bu durumun mümkün olduğu kadar hayatlarının diğer kesitlerine de etki etmesini hedeflerim. Bir müdahale olacaksa ve bakış açısı değişecekse, bunun bütünsel bir mutluluk hedefiyle olması lazım.

Pozitif psikoloji olarak tanımlanan bir akım var. Bu akımın öncülerinden biri olan Martin Seligman, üç farklı mutlu hayat çeşidi tanımlıyor. Bunlardan birincisi ‘keyifli hayat’. Böyle bir hayat sürmek için size olumlu duygular yaşatacak deneyimlerin peşinden koşuyorsunuz ve bu duyguları mümkün olduğu kadar uzun süre hissetmek için elinizden geleni yapıyorsunuz. Olumsuz duygulardan da kaçınıyorsunuz. Bu hayat çeşidinin en büyük sorunu, insanların herşeye hemen alışması ve hissedilen pozitif duyguların istediğimizi elde ettikten sonra zayıflayarak yok olması.

İkinci mutlu hayat çeşidi ‘iyi hayat’. Keyifli hayatta bilinçli olarak yapılan seçimler ve farkındalık var – yaşarken bunu seçer, bilir ve hissederiz. İyi hayat ise, mandalalarla ilgili blog yazımda da bahsetmiş olduğum Psikolog Mihaly Csikszentmihalyi’ın akış teorisini temel alıyor. Bu teori, insan zihninin bir aktiviteyle tamamen meşgul olma durumunu “flow”, yani akış hali olarak tanımlıyor ve insanın en mutlu olduğu zamanı, akışta olduğu zaman olarak kabul ediyor: Dikkati tamamen yaptığı aktiviteye odaklanmış, zaman kavramı önemini kaybetmiş, fiziksel ihtiyaçlarla ilgili farkındalık yok olmuş. İyi hayat yaşayabilmek için en güçlü yönlerimizi bilmemiz ve bunları mümkün olduğu kadar fazla kullanacak şekilde hayatımıza entegre etmiş olmamız gerekiyor. Hayatımızı mümkün olduğu kadar akışta geçiriyoruz.

Üçüncü mutlu hayat çeşidi ise ‘anlamlı hayat’. Adından da anlaşılacağı gibi, en güçlü mutluluğu ve huzuru sağlayan bu hayat çeşidi. Sadece en güçlü yanlarımızın farkında olup bunları kullanmayı değil, bizden daha büyük bir bütüne hizmet etmeyi de içeriyor. Bu bütün, aile, din, toplum veya bir ideoloji dahi olabilir.

Yapılan araştırmalar, keyifli hayatın genel hayat tatminiyle bir bağlantısı olmadığını ortaya koyuyor. Mutlulukla en güçlü korelasyon, anlam arayışıyla kuruluyor. Bütünsel mutluluk, olumlu duyguların peşinden koşmak, güçlü yönlerimizi hayatımızın farklı alanlarına entegre ederek akışta olmak ve bunları bir bütünün yararına kullanarak hayatımıza anlam katmaktan geçiyor. Çevremde, hayatta kağıt üzerinde isteyebileceği çoğu şeye sahip olduğu halde kendini mutlu hissetmeyen o kadar çok insan var ki. Bazen “Ben niye böyleyim?” diye kendi kendilerini sorguluyorlar. Dönem dönem antidepresan kullananların sayısı da artıyor. Beyindeki seratonin oranını kimyasal müdahaleyle artırmak –bazı istisnalar dışında– bana doğru çözüm gibi gelmiyor. Aslında sorularının cevabı da basit: Keyifli hayat yaşıyorlar.

Carol Ryff iyilik haline felsefi bir yaklaşım getirmişti. Seligman son kitabında teorisine üçüncü bir boyut katıp PERMA modelini ortaya attı. Mutluluk konusunda yıllardır sürekli yeni teoriler çıkıyor. İlgilenirseniz Pennsylvania Üniversitesi’nin mutlulukla ilgili kendinizi ölçebileceğiniz ve güçlü yanlarınızı belirleyebileceğiniz bir web sitesi var: https://www.authentichappiness.sas.upenn.edu/testcenter

Buradan küçücük yaşımda bana güvenip içini döken taksi şoförü arkadaşıma ve Londra’da pasaport sırası bekleyen bir yabancıya açılacak kadar dolmuş olan görevliye de seslenmek istiyorum! Yalnızca keyif peşinde koşmayın, akışta olun ve yaşam amacınızı bütünün yararına olacak şekilde düzenleyin. Güçlü yanlarınızın farkında olun ve her gün bu özelliklerinizi kullanın. Bir amacınız olsun. Gece uyumadan önce o gün başınızdan geçen üç olumlu olaya odaklanın. İnsanlarla güçlü bağlar kurun. İlişkilerinizde yapıcı olun ve sevgi ön planda olsun (kenara çekilip oturduğunuz yerden başka insanları yargılamakla vakit harcamayın). Hareket edin, uyku düzeninize dikkat edin, dengeli beslenin. Çocuklarla vakit geçirin. Ailenize zaman ayırın (aile başlığı mutlulukla ilgili araştırma sonuçlarında hep açık ara önde). Bir evcil hayvanınız olsun. Gülümseyin. Aslında bu kadar basit.

Beş yaşındaki kızım Selin geçenlerde tam olarak ne iş yaptığımı sordu. Ona anlayacağı bir dilde anlatmak için bir süre çabaladım. Bana baktı, düşündü ve şöyle dedi: “Tamam anne, anladım. Sen mutluluk doktorusun!” Kendi kendine türettiği bu ifadenin ne kadar hoşuma gittiğini anlatamam. Evet, ben mutluluk doktoru olmak istiyorum!

balloon

“Adam” gibi…

Avusturalyalı psikolog Steve Biddulph’ın “Manhood” (Erkeklik) kitabını ilk okuduğumdan beri kaç kişiye hediye ettiğimi hatırlamıyorum. Sürekli sohbet ettiğim birilerine elimdeki kitabı verip kendime yenisini alıyorum.

Yine elimdeki kitaptan oldum geçen hafta. Hal böyle olunca bu yazıya vesile oldu! Ne yazık ki kitabın –en azından benim bildiğim kadarıyla– Türkçe baskısı yok. Ancak şiddetle tavsiye ederim – ve umarım en kısa zamanda tercüme edilip Türkiye’de de yayımlanır. Erkeklerin farkında olarak veya olmayarak üstlendikleri rollerin dışına çıkabilmeleri ve daha kaliteli ve mutlu bir yaşam sürebilmeleri için yazılmış çok keyifli, sürükleyici bir kitap.

Bu yazıyı okuyan beyler, lütfen bir düşünün: Şu anda hayatınızda hangi rolleri oynuyorsunuz? Peki kendinizi mutsuz, üzgün, endişeli veya yalnız hissettiğinizde ne yaparsınız? Dışarıdan size baktığımızda, gerçek duygularınızı anlar mıyız? Bu son soruya genellikle hayır cevabı alıyorum. Erkeklerin en fazla canının sıkkın olduğunu görebiliyoruz dışarıdan bakınca; altta yatan duyguyu anlamak maharet istiyor – hele kişi kendisi de temel duygularının farkında değilse.

Küçük yaştan itibaren “adam olmak”, “adam gibi”, “adam etmek”, “adam yerine koymak”, “adamakıllı”, “bilimadamı” gibi ifadeleri günlük hayatımızda kullanarak bile çocuklarımızı programlamaya başlıyoruz.

Çocuklar toplum tarafından kabul edilmek için nasıl davranmaları, nasıl görünmeleri gerektiğini öğreniyor. Kız çocuklarına “ağla, açılırsın” diyoruz ama erkek çocuklarına “kız gibi ağlama” diyebiliyoruz. “-mış gibi yapmak” hepimizin dünyasında var ama erkeklerin dünyasında daha yaygın, daha baskın.

Mış gibi yaptığımız dünyamızda giderek yalnızlaşıyoruz. Herkes dışarıdan bakıp herşeyin yolunda olduğunu varsayıyor belki. Yalnızlaştıkça da en yakınımızdaki insanların bile bizi gerçekten tanımadığını fark ediyoruz. Hayat anlamını kaybediyor. Yakınlarımız bizi belki gerçekten çok seviyor; ancak sorunların ve duyguların gerçek boyutları paylaşılmadıkça hiçkimse sevgisini gösterecek ortamı yakalayamıyor.

Dikkat edin, erkekler birlikte vakit geçirdiklerinde ya maç seyrederler, ya tavla, satranç, okey gibi bir oyun oynarlar, ya da sohbet ediyorlarsa da yine iş, siyaset veya spor ağırlıklı bir gündem vardır. Bir kadın sohbetine kulak misafiri olursanız olaylar kadar duygu ifade eden kelimeler de takılır kulağınıza. Farklı akar sohbet.

Erkek çocuklarının kadın egemen ortamlarda yetişmesine alışığız. Kız çocukları genellikle düzenli olarak kadınlarla temas kuruyor ama erkek çocukları ailesindeki erkeklerle aynı oranda temas kuramıyor. Halbuki oğullarımızın fiziksel, duygusal ve psikolojik gelişim ihtiyaçları kızlarımızdan farklı. Aileyi bırakın, anaokulu ve ilkokul öğretmenlerinin de çoğu kadın. Yaklaşık son altı nesilden beri, sanayi devrimiyle, ailelerdeki babaları, amcaları, dayıları, enişteleri iş hayatına kaptırdık. Şimdi şimdi dengelenmeye başladı bu denklem.

Yirminci yüzyılda kadınlar sınırlarına karşı savaştı hep. Erkekler de yalnızlaştıkları rollerin dışına çıkmaya çalıştı. Feminist hareket belki de biraz eksik kaldı çözüm olarak; çünkü sorun iki boyutlu. Yoğun iş saatleri ve çalışma koşulları erkekleri hem babalarından, hem çocuklarından hem de dostlarından ayırmış nesillerdir. Mutlulukla ilgili araştırmalarda hep erkeklerin mutsuzluk oranları daha yüksek. Hep bu ‘-mış gibi yapma’lardan.

Bugün ise durum karışık. Kadınlar iş hayatına girmiş durumda ve sorumlulukları eşit olarak paylaşmak yeni “normal”imiz oldu. Ancak bu yeni yaşam şeklinde kuralları yaşadıkça koyuyor, bir denge oturtmaya çalışıyoruz.

Ülkemizde, annenin de, babanın da çalıştığı denklemde bile genellikle ev düzeni ve çocuklarla ilgili kararların tamamen annelere delege edildiğini görüyorum. Yanlış anlaşılmasın, bence kadınlar bu konuda çok becerikli ama belki babaların da işe yarar bazı fikirleri vardır? Sormak lazım. Fikirlerini ifade ettiklerinde, acaba elimizin hamuruyla erkeklerin işlerine bayağı karışmış olan (!) biz kadınlar, onları aynı tarafsızlıkla dinliyor muyuz?

Yeni çocuk sahibi olan babalar artık bebek/çocuk bakımına katılmalarının çocuğun duygusal gelişimi için ne kadar önemli olduğunun bilincinde. Babaların üstlendiği roller de giderek artıyor: Baba, eş, arkadaş, yönetici, koruyucu… ama yakınlarında örnek alacakları rol modelleri hala eksik.

Steve Biddulph, bir erkeğin duygusal gelişimini tamamlaması için üzerinde çalışılması gereken yedi alan tanımlıyor: Babanızla ilişkiniz, cinsel kimliğiniz, kadın-erkek ilişkileri, baba olmak, başka erkeklerle arkadaşlık ilişkileri, iş hayatı ve özgür ruhunuzu serbest bırakmak. Bunların detayları kitapta; burada girmiyorum. Ama özellikle Türk erkekleri söz konusu olduğunda bu listeye bir de anneyle ilişkiyi dengelemek başlığını eklemek isterim. Çevremdeki yetişkin erkekler anneleriyle genellikle ya iç içe geçmiş ya da kopuk bir ilişki yaşıyor.

Ne yazık ki bazı anneler, eşleriyle aralarındaki duygusal boşluğu, sevgi, şefkat eksikliğini oğullarıyla kapatmaya çalışmış. Aslında eşlerinin kıyafet seçmelerine yardım etmesini isterken, oğullarından fikir almışlar. Eşleri onlara çiçek alsın istemişler, oğulları almış. Bu ortamda yetişen erkekler, duygusal destek sağlamaktan yorgun düştükleri için eşlerine gerekli şefkati veremeyebiliyor.

Madalyonun diğer yüzünde de annesinden uzak yaşayan erkekler var. Özellikle çocuklarının bütün fiziksel ihtiyaçlarını sağlasa da duygusal ihtiyaçlarını karşılayamamış annelerin çocukları bu grupta. Büyüdükçe annesinden uzaklaşan bu çocuklar, kendileri aile kurduklarında aşırı koruyucu olabiliyor. Büyüdüklerinde duygularını çok fazla belli etmeyen, başkalarının ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarının önüne koyan, ailelerine değil, kendilerine zaman ayırdıklarında yoğun bir suçluluk duygusu yaşayan kişilere dönüşüyorlar. Bu grup genellikle annelerini ne kadar çok sevdiklerini onları kaybettikleri zaman anlıyor, hissediyor. Bu da büyük acı veriyor.

Hep söylenir ya, bir babanın çocuğu için yapabileceği en iyi şey, çocuğunun annesini çok sevmek, ‘adam gibi’ sevmek. Mutlu annelerin, mutlu çocukları, mutlu gelinleri ve mutlu damatları olur! En azından geleneksel aile yapısında böyle. Yeni, modern aile yapıları için yeni sözler düşüneceğiz artık!

Bebeğe, doğumdan itibaren, “daha küçük, anlamaz” demeden, yeterince ilgi, sevgi ve belki de en önemlisi şefkat göstermek, başka şeylerle ilgilenmeden, yalnızca bebekle kaliteli zaman geçirmek, aşırı koruyucu da, ihmalkar da olmamak çok önemli. Duygusal farkındalığı yüksek, duygusal ifadesi güçlü çocuklar yetiştirmek olsun hedefimiz – kız olsun, erkek olsun, fark etmez.

IMG_5974