SİZİN EYS*İNİZ KAÇ?

*ACE: “Adverse Childhood Experiences” /eys/ yani
OÇÇD: “Olumsuz Çocukluk Çağı Deneyimleri”

Yapılan araştırmalar, travmatik çocukluk çağı deneyimlerimizin ileri yaşlarda, şişmanlıktan sigara ve uyuşturucu kullanımına, kalp, akciğer, karaciğer, diyabet sorunlarından uyku problemlerine, hayır deme güçlüğü, depresyon ve hatta intihara kadar birçok fiziksel, duygusal ve sosyal sorunla bağlantısını ortaya koyuyor. Çocukken yaşadığımız deneyimlere göre bizim kişisel eys yani OÇÇD puanımız hesaplanıyor (her deneyim bir puan). Puanımız ne kadar yüksekse, ileri yaşta sorunlarla karşılaşma ihtimalimiz de o kadar yükseliyor. Özellikle dört puan ve/veya üzerindeysek durum ciddi.

Ben kendi adıma OÇÇD puanım sıfır sanıyordum – araştırmaların Türkiye ayağını inceleyip nelerin OÇÇD sınıfına girebildiğini fark edene kadar!

Olumsuz çocukluk çağı deneyimleri deyince akla önce aile içi şiddet, cinsel istismar gibi daha büyük travmalar geliyor, öyle değil mi? Önce Amerika Birleşik Devletleri’nde yayımlanan ve ileri yaşta risk faktörü oluşturduğu tespit edilen temel deneyimlere bakalım:

  • Sözlü istismar
  • Fiziksel istismar
  • Cinsel istismar
  • Aile üyelerinden birinde ruhsal bozukluk
  • Aile üyelerinin birinin hapishanede olması
  • Aile üyelerinden birinde madde bağımlılığı olması
  • Ebeveynlerin ayrılmış / boşanmış olmaları
  • Aile içi şiddete tanıklık etmiş olmak

Türkiye’de yürütülen ve sonuçları 2015 yılında yayımlanan çalışmada ise en yaygın olarak tespit edilen ve ‘fiziksel istismar’ olarak sınıflandırılan davranışlara hepimizin en azından tanık olmuş olacağına eminim:

  • Çimdiklemek
  • Acı biber sürmek
  • Kulak çekmek
  • Tokat atmak

Benzer şekilde, Başbakanlık ve Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu tarafından 2010 yılında yürütülen Aile İçi Şiddet ve Çocuk İstismarı Çalışması’nda da saç çekmek, kulak çekmek, cisim fırlatmak, elle vurmak, tokat atmak en sık görülen fiziksel istismar biçimleri olarak yer alıyordu. “Cisim” fırlatmak deyince akla önce terlik geliyor tabii! Çocuğa bağırmak, reddetmek, aşağılamak, küfretmek, korkutmak, tehdit etmek, küçük düşürmek, alay etmek de bu çalışmada yaygın olarak görüldüğü tespit edilen duygusal istismar türleriydi.

2015 yılında yayımlanan çalışmada ise ülkemizde tespit edilen en yaygın psikolojik / sözlü istismar davranışları arasında:

  • Bağırmak
  • Aşağılamak
  • Kendini kötü hisseden ebeveynin çocuğu suçlaması
  • Diğer çocuklarla karşılaştırmak
  • Öcü ve benzeri varlıkları çağırma ile korkutmak

yer alıyor. Gulyabani‘den, öcülerden korkarak büyümüş bir nesiliz biz – bence hepimizin hanesine buradan en az +1 puan eklenir!

Dünya Sağlık Örgütü Avrupa Bölge Ofisi ve Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi tarafından 2013 yılında hazırlanan “Türkiye’de Üniversite Öğrencilerinde Çocukluk Çağı Olumsuz Yaşam Deneyimleri Araştırması Çalışma Raporu”nda da ülkemizde en yaygın olarak görülen OÇÇD yine fiziksel istismar ve ihmal olarak geçiyor.

İhmal kapsamında, çocukların kendilerini önemsiz hissetmeleri en yaygın duygu. Annesi veya babası hep evde olan bir çocuk da ihmal edilmiş olabiliyor – fiziksel olarak evin içinde olmak başka, çocuğa ilgi ve şefkat göstermek başka.

Aile içi şiddete tanık olan çocuklarda ise genellikle evde korkmalarına neden olacak şekilde bağıran ve birbirleriyle tartışan yetişkinler var işin içinde.

Kronik stres yaşayan bu çocukların vücutları stres hormonlarıyla doluyor. Bunun da fiziksel yan etkileri var. Özellikle 0-18 yaş arası yaşanılan travmalar, hele ki tekrarlanan, uzayan nitelikteyse, birikip zamana yayıldığında kompleks travmaya dönüşüyor.

Bu tür deneyimlerin uzun vadeli sonuçları arasında kanser, fibromiyalji, kolit, ülser, kalp ve damar rahatsızlıkları, yüksek tansiyon, karaciğer sorunları, infertilite, astım, alerjiler, romatizmal rahatsızlıklar, solunum yolları rahatsızlıkları, diyabet, obezite, migren ve bağışıklık sistemi rahatsızlıkları var.

Psikolojik sonuçlarda ise depresyon, intihar teşebbüsleri, sigara ve madde kullanımı, travma sonrası stres bozukluğu ve öfke kontrol sorunları yer alıyor.

Bu yazıyı moral bozmak için yazmıyorum. Gülüp geçtiğimiz, üzerinde bile durmadığımız “acı biber sürmek” gibi alışkanlıklarımızın ya da sarf ettiğimiz “sen onu beceremezsin” gibi basit cümlelerimizin bile çocuklarımızın üzerindeki olası uzun vadeli etkilerine bir kere daha dikkat çekmek istedim. Bir yakınım oğluna yanımda “sen onu beceremezsin” dediğinde çocuğun yüzünün aldığı ifade hala gözümün önündedir. Ben kendi adıma “Biz böyle büyüdük; kötü mü oldu?” anlayışını kabullenemiyorum.

Çocuklarımızın fiziksel sağlığına dikkat ettiğimiz kadar psikolojik sağlığına da özen gösterelim.
Azarlamanın, gözyaşlarının hakim olduğu bir ev ortamında bütün meyvelerin, sebzelerin organik olması ya da kış salçasının yazdan yapılması çare olmuyor.
Keşke olsa!

Not: Kendi puanınızı hesaplayabileceğiniz kısa anket için lütfen tıklayın.

crying girl wallpaper (13)

Reklamlar

1+1=3 etmezse…

Çoğu insan için hamilelik ve çocuk sahibi olma süreci, heyecan verici, mutlu bir süreç. Ama ne yazık ki infertilite, yanı kısırlık sorunu yaşayan çift oranının günümüzde %30’lara kadar çıktığı tahmin ediliyor.

En son 2013 yılında Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı tarafından yürütülen Türkiye Kadın Sağlığı Araştırması verilerinde infertilite sorunu yaşayan kadın oranı %4,8 görünüyor. Keşke bu istatistik doğru olsaydı!

İnfertilite, bir çiftin 12 ay boyunca düzenli cinsel ilişkiye girdiği ve hiçbir korunma yöntemi uygulamadığı halde hamile kalamama durumu.

Başlıca sebepleri arasında, günümüzde çiftlerin daha geç yaşta çocuk sahibi olmayı tercih etmeleri geliyor. Sigara kullanımının da infertilite üzerinde doğrudan etkisi var: Sigara kullanan kadınlarda infertilite oranı, içmeyenlere göre ortalama 10 kat daha fazla.

İnfertilite, başlı başına bir yaşam krizi. Krize neden olan ise, genellikle çocuk sahibi olmaya yüklediğimiz anlam.

Üreme / neslini devam ettirme içgüdüsü, insanın temel içgüdülerinden biri. Bu içgüdünün karşılanamaması, stresle sonuçlanabiliyor.

Genellikle istediği halde çocuk sahibi olamayan veya infertilite tedavisi gören çiftlere yönelik danışmanlığın hedefi, psikolojik tedaviden çok, yaşanılan süreçle ilgili psikososyal desteğin sağlanması, özellikle ortaya çıkan stresle ve belirsizlikle nasıl başa çıkılabileceğine yönelik çalışmalar yapılması.

Eşi tarafından terk edilme endişesi, kendi bedeninde birçok test ve tedavinin uygulanacak olmasının getirdiği korku, kendini eksik / yetersiz hissetmek, sıklıkla yaşanılan duygular arasında. Çiftler genellikle ‘neden biz’ sorusuna yanıt arıyor. İnfertil olan eş, anne/baba rollünü̈ eşinin kendisi yüzünden yaşayamadığını varsayarak kendini suçlayabiliyor.

Tedavi sürecinde cinsellik sadece çocuk sahibi olmak için yapılan bir eyleme dönüşebiliyor. O güne kadar aşkın ifadesi olan cinsel ilişki, başarısızlığın ifadesi haline gelebiliyor – özellikle belirli gün, hatta saatlerde cinsel ilişki kurma gereği, ödev gibi algılanabiliyor ve ilişkiden alınan hazzın azalmasına sebep olabiliyor. Teşhis amacıyla yapılan testler bile kişilerde cinsel isteksizlik yaratabiliyor. Tedavi sürecinde kullanılan hormonların olumsuz yan etkilerini de unutmamak lazım.

Hamilelikle sonuçlanmayan tedavi dönemlerinde çiftin bir kayıp duygusu yaşayabildiğini, henüz var olmayan bir bebek için yas tutabildiğini görüyoruz. Olası bir düşük durumunda ise kayıp duygusu çok daha büyük olabiliyor. Kaybedilen sadece bebek değil, “ideal aile” olma ümidi oluyor bazen. Bu yas süreci, depresyonu tetikleyebiliyor.

Ortaya çıkan kızgınlık, suçluluk, hayal kırıklığı, üzüntü gibi duygularla ilgili farkındalık yaratmak, olası bir depresyonu önlemede ilk adım.

Ülkemizde çok yaygın olmasa da bu süreçte grup tedavileri de olumlu sonuç veriyor. Benzer güçlükler yaşayan kişilerle yapılan grup çalışmaları hem öğretici, hem de rahatlatıcı olabiliyor.

Yürütülen çalışmalar, tedavi sürecinde alınan psikolojik desteğin bu süreci olumlu yönde etkilediğini, canlı doğum oranını arttırdığını, çiftler arasındaki çatışmaları, depresyonu ve endişeyi azalttığını gösteriyor.

Eğer infertilite tedavisine başlıyor veya başlamışsanız, ülkemizde bu konuda kaleme alınan en cesur anı kitaplarından birini okumanızı öneririm: Ayşe Aydın’ın 2009 yılında Remzi Kitabevi tarafından yayınlanan “Anneee! Anne Oluyorum!” adlı kitabı.

IMG_5973