İlişkiler ve Sosyal Medya

Sosyal medya hayatımıza girdiğinden beri bütün ilişkilerimize yeni bir boyut kattı. Arkadaşlarımızı aramak, mesaj atmak yetmiyor artık – arkadaşlık teklifini kabul etmek / etmemek, paylaştıklarını beğenmek / beğenmemek gibi kararlar girdi hayatımıza.

Yeni tanıştığımız, hatta itiraf etmesek de, işe alacağımız insanların bile hayatlarıyla ilgili birçok bilgiyi sosyal medyadan alıyor; sevgililerimizi, arkadaşlarımızı, hatta arkadaşlarımızın arkadaşlarına kadar herkesi yakın takibe alıp iz sürebiliyoruz.

Bir de yeni görgü kuralları çıktı tabii. Daha yarım saat önce WhatsApp’ta çevrimiçi olan bir yakınınızın sabah gönderdiğiniz mesaja cevap yazmamış olması ayıp mı? Arkadaşınızın Instagram’da başka resimleri beğenip sizin resminizi beğenmemesine ne demeli? Peki eski sevgilinizin yeni sevgilisinin hesaplarınızda gezindiğini fark etmek sinir bozucu mu, gurur verici mi?!

Sosyal medyadaki paylaşımlarımıza uyguladığımız pozitif sansür konusu da var tabii. En güzel çıktığımız, en eğlenceli, en mutlu görünen resimleri seçip, filtreler uygulayıp özenle yerleştiriyoruz sayfamıza. Kavga gürültü geçen huzursuz bir yemeğin veya tatilin Instagram ya da Facebook’taki yansıması çok farklı olabiliyor. Bunu bile bile böyle bir resme bakıp bir sonuç çıkarmak, ya da kendi hayatımızla karşılaştırmak ne kadar doğru?

Arkadaşları zor bir dönem geçirirken eğlence resimleri paylaşan insanların yaptığı gerçekten ayıp mı? Eğlenmek suç mu? Herşeye rağmen içlerinden eğlenmek gelebiliyorsa, paylaşma kısmı mıdır ayıp olan?

Yeni bir ilişkiye başladığımızda hemen Facebook’taki ilişki durumumuzu güncellemeli miyiz? Peki ayrıldığımızda? Bunun bile daha suya sabuna dokunmayan yöntemleri var.

Psikolog Esther Perel çağımızda özellikle aldatma sonucu oluşan ayrılıkları binlerce bıçak darbesiyle gelen ölüm şeklinde tanımlıyor. Eskiden yakadaki bir ruj izi, bir parfüm kalıntısı gibi küçük ipuçlarıyla izi sürülen aldatmalara kıyasla bugün internette yasak ilişkilerin neredeyse bütün detaylarıyla karşılaşmak mümkün olabiliyor. Yeni adab-ı muaşeret kurallarına göre bunun uygun karşılığı nedir peki? Sosyal medyadan karşı saldırıya geçmek kabul edilir bir davranış seçeneği mi? Sessiz kalmak mı yoksa doğru yaklaşım sosyal medya adabında? Peki sosyal medyada intikam alınabilir mi? Aldatılan eşlerin yazdıkları yazılar, paylaştıkları resimler intikam için doğru yöntem mi? Boşanma davalarında mahkemelerin sosyal medya hesaplarındaki paylaşımları delil olarak kabul ettiği bir çağda yaşarken bu soruların cevabı biraz karışık.

Tabii internetin bu kadar yaygınlaşmasıyla aldatma eylemi artık illa fiziksel temas da gerektirmemeye başladı. Mesela, sanal ilişkiler aldatma sayılır mı? Peki internetteki erotik sitelere yaklaşımınız nedir? Eşiniz veya sevgiliniz sizinle hemfikir mi? Bunlar hep yeni teknolojiyle son dönemde hayatımıza giren ve ilişkilerde düşünülmesi, konuşulması gereken konular.

Sosyal medya, herşey iyi giderken ilişkilere renk katıyor. Ama işler sarpa sarınca hayatın rengini soldurabiliyor. Herşey ölçüsünde güzel. FOMO yazımda da belirttiğim gibi, dönem dönem de olsa -özellikle hassas bir dönem geçiriyorsak- sanal detoks yapmak hepimize iyi gelebilir.

social-media-courses1

Reklamlar

“Evliyim Ama Duygusal Olarak Boşandım.” / “Boşandım Ama Duygusal Olarak Evliyim.”

Hangisi daha iyi? Hangisi daha kötü?

Boşanmanın üç temel boyutu var: Hukuksal boşanma, duygusal boşanma ve finansal boşanma. Bize böyle öğretildi. Hukuksal boşanmayı tanımlamak kolay – evlenmiş olan bireyler, evlilik sözleşmelerine yasal olarak son verdiklerinde hukuksal boşanma gerçekleşir.

Aynı bireyler finansal kaynaklarını tamamen ayırdıklarında, boşanmanın finansal boyutu da tamamlanmış olur. Boşanmanın hukuksal ve finansal boyutları zaten genellikle eşzamanlı gerçekleşiyor.

Boşanmanın duygusal boyutu biraz daha karışık.

Hukuksal olarak boşandığı halde duygusal olarak boşanmamış çiftler olduğu gibi, duygusal olarak boşanmış olduğu halde hukuksal olarak hala evlilikleri süren çiftler de var.

Aynı evi, hatta aynı yatak odasını paylaşan ancak hiçbir duygusal alışverişi olmayan çiftler bunlar. Parmaklarında alyansları duruyor, ama sosyal olarak bir arada bulunmalarını gerektirecek ortamlar dışında ayrı çevrelerde, ayrı arkadaşlarla, ayrı hayatlar yaşıyorlar. Günleri ayrı ama zihinleri de ayrı. Aklınıza gelen örnekler vardır, eminim. Bu çiftlerin evliliklerini sürdürmeyi tercih etme sebebi bazen finansal, bazen alışkanlık, bazen cesaretsizlik, bazen o ne der, bu ne der kaygısı, ama çoğunlukla temelde, belirsizliğin yarattığı endişe.

Hukuksal olarak evli olup duygusal olarak boşanmış olmak, hukuksal olarak boşanmaktan çok daha zor, çok daha acı verici; hatta bazen bir işkence.

Bir de ayrılmış olduğu halde birbirinden kopamayan çiftler var. Duygusal boşanmayı tamamlamamış, duygusal bağları tamamen kırılmamış. Bu aralar çevrenizde boşandıktan sonra aynı kişiyle yeniden evlenen kaç kişi var? Veya hukuksal olarak evli olmadığı halde yeniden birlikte yaşamaya başlayan?

Bu noktada sorunlu alan dışarıdan bakıldığında evli görünüp evliliklerini doya doya yaşamayan, yaşayamayan çiftler. Bunun farkında olup evliliklerini herşeye rağmen devam ettirmeye karar veren çiftlere de sözüm yok. Ama ne yazık ki bazı çiftler duygusal olarak boşanmış olduklarının farkında değil. Sadece bir huzursuzluk, bir mutsuzluk hali bazen farkında olunan. Kendi kendine itiraf etmesi, kabullenmesi kolay bir durum değil bu; özellikle çocuk varsa. Bazen de taraflardan yalnızca biri durumun farkında oluyor. Konuyu konuşmak, Pandora’nın kutusunu açmak da cesaret istiyor, çünkü kırılacak, üzülecek değerli insanlar oluyor ortada. Bir de suçluluk duygusu var tabii.

Bana en çok sorulan sorulardan biri: “Eskisi gibi olabilir miyiz yine?

Hayır.

Ama evet.

Psikoloğunuz Evlilik Yanlısı mı?” başlıklı yazımda da belirtmiştim; ben bu konuda hep iyimserim. Yeter ki ibre birliktelikten yana olsun, yeter ki iletişim kanalları tam olarak açılsın, yeter ki Pandora’nın kutusu açılsın, yeter ki taraflar niyetli, istekli olsun. Tek taraflı ufak değişiklikler bile ilişki denklemini değiştirmeye yetiyor bazen. Yaralar sarılabiliyor, hayat kalitesi artıyor, eve yeniden huzur geliyor.
Anahtar kelime isteklilik.

Peki niye hayır, ama evet? Çünkü ortaya çıkan evlilik eskisi gibi görünse de kesinlikle eskisi gibi olmuyor; yeni ve farklı bir evlilik oluyor.

Bu da kötü bir şey değil.

Evliliğin hukuksal boyutu boşanma davası açılmadığı sürece kendiliğinden korunuyor zaten. Evliliğin duygusal boyutunu korumak ise sürekli emek istiyor…

Başta da söylediğim gibi, duygu boyutu biraz karışık!

Pandora’nın kutusu şeffaf olsaydı…

Pandora

 

Ebeveyninizi Nasıl Alırsınız – Tek mi, Çift mi?

Tek ebeveynli aile, annenin ya da babanın ebeveyn olarak tek başına çocuk veya çocukların bakımından sorumlu olduğu aile çeşidi.

Aile deyince ilk akla gelen hala anne, baba ve çocuğun bir arada yaşadığı model – araştırmalar bunu söylüyor. Ama şöyle bir etrafımıza bakınca aslında aile kavramının ne kadar değiştiğini fark etmek zor değil – evlilik kararı eskisi kadar kolay alınmıyor, ama vazgeçmek daha kolay. Sözler bir ömür için değil, o an için veriliyor sanki – ama yine de veriliyor. Etraf tek ebeveynli, çift ebeveynli, yamalı bohça, çeşit çeşit aileyle dolu. Evet, boşanma oranları bütün dünyada katlanarak artıyor. Ama insanlar hala tekrar tekrar evleniyor da – bazen farklı kişilerle, bazen aynı kişiyle.

Bu konudaki algı da değişti haliyle. Bir önceki nesil dağılmış yuva derdi, artık tek ebeveynli aile diyoruz mesela. Eskiden bir çocuğun tek ebeveynli olduğu duyulunca annesinin ya da babasının vefat etmiş olduğu varsayılırmış – tarihte savaşlar ve hastalıklar yüzünden çocukların yarısı tek ebeveynli ailelerde büyürmüş. Bugün aileler çoğunlukla ebeveynleri boşandığı veya ayrı yaşadığı için tek ebeveynli oluyor.

Tabii tek ebeveynli aileler tercih sonucu, yani evlat edinme veya evlilik dışı çocuk sahibi olma yoluyla da oluşabiliyor. Sperm ya da yumurta bağışları, taşıyıcı annelik gibi teknolojik gelişmeler, ebeveynliğe bakış açımızı değiştirdi. Evlat edinmek için de artık evli olmak gerekmiyor. Bir yandan çocuk sahibi olmak kişisel bir seçim haline geldi, diğer yandan da çocuğa verdiğimiz duygusal değer arttı. Ebeveyn olarak hepimiz -hem maddi, hem de duygusal- bütün kaynaklarımızı çocuk yetiştirmeye adıyoruz.

Bugün Türkiye’de tek ebeveynli hane halkı oranı %8,2 ve tek ebeveynlerin büyük çoğunluğu kadın. OECD verilerine göre dünyada tek ebeveynli aile oranı %15. Amerika Birleşik Devletleri’nde ise bu oran %25’in üzerinde.

Nil Karaibrahimgil, şu anda çok popüler olan ‘Gençliğime Sevgilerimle’ adlı parçasında “Kızlar! Güzel mi güzel bir kadın olduğunuzda kendi atınız olsun. Kendi paranızı kendiniz kazanın, onu şakır şakır harcayın. Böylece ayrılıklarla ve boşanmalarla attan inip eşeğe binmezsiniz. Atınızı kimse altınızdan alamaz. Dört nala başka yere gidebilirsiniz.” diyor. Aldıkları eğitim ve kazandıkları ekonomik bağımsızlık nedeniyle özellikle son otuz yıldır kadınlar artık hayatlarını sürdürebilmek için evlenmek ya da evli kalmak zorunda değil. Bu da aile kavramındaki değişimin temel taşı.

Tek ebeveynli aileler benim uzmanlık projemin konusu – özel ilgi alanım diyebiliriz. Bu konuda araştırma yaparken en çok ilgimi çeken araştırma sonuçları şöyleydi:

  • Çocuk doğuştan itibaren tek ebeveynli bir ailede yaşamadığı sürece, ailenin tek ebeveynli olma sebebi ne olursa olsun, ebeveyn de durumdan etkilenmiş olacağı için, özellikle ilk iki sene (bazen üç) uyum süreci oluyor. Tercih sonucu oluşanlar dışında tek ebeveynli ailelerin oluşumunda hep bir kayıp söz konusu; bir kişinin veya bir ilişkinin kaybı – bunu unutmamak lazım.
  • Vefat sebebiyle oluşan tek ebeveynli ailelerde ebeveyn, boşanmaya kıyasla daha fazla sosyal destek alıyor, aile ve arkadaş çevresi değişmiyor ve genellikle uzun vadede kendisini daha az yalnız hissediyor.
  • Boşanmanın çocuk üzerindeki kısa süreli etkileri genellikle olumsuz. Çocuğun boşanmaya uyum sağlamasının en önemli belirleyicisi her iki ebeveynle de kurduğu iletişimin kalitesi ve iki ebeveynin sergilediği tutarlılık.
  • Kendi ebeveynleri boşanmış çocuklar, ileride kendileri de daha kolay boşanıyor.
  • Çocuğun özellikle birlikte yaşadığı ebeveyn ile ilişkisi olumlu yönde değişiyor. Sorunlu alan genellikle birlikte yaşamadığı ebeveyniyle arasındaki ilişki oluyor.
  • Birlikte ikamet edilmeyen annelerle ilişkiler, birlikte ikamet edilmeyen babalara oranla daha iyi. Çocuklarıyla yaşamayan anneler, babalara kıyasla uzun vadede iletişimlerini daha fazla sürdürüyor. Babalarda ise durum, boşanmanın üzerinden geçen süre arttıkça ne yazık ki gözden ırak, gönülden ırak şeklinde özetlenebilir. İstatistiklerin bu boyutu tatsız.
  • Tek ebeveynlerin yalnızca %10’u baba.
  • Boşanmanın hemen ardından erkekler genellikle kadınlara göre daha mutlu oluyor. Boşanmadan yaklaşık bir sene sonra kadınların mutluluk oranı hızla artarken erkeklerinki azalıyor. İstatistiklere göre en yüksek intihar oranları boşanmış babalarda. Boşanmış kadınlar ise mutlu.
  • Boşanma sonrası sürece kız çocuklar, erkek çocuklara kıyasla daha hızlı adapte oluyor. Ancak yaşanılan üzüntü kızlarda da erkeklerde de aynı.
  • Okulda öğretmenlerin tek ebeveynli çocuklara yaklaşımının, bu çocukların okul performansında belirleyici etkisi var. Öğretmenler tek ebeveynli çocuklara pozitif ayrımcılık uygulayarak özellikle ilk dönemlerde durumla baş etmelerine yardımcı olmaya çalışıyor. Bazı öğretmenler ise ya konuyu hiç açmayarak ya da sık sık dile getirerek normalleştirme çabası sergiliyor. Her iki durumun da çocuk üzerindeki etkisi olumsuz. Rehber öğretmenlerle konuşmak genellikle çocukları rahatlatıyor. Bu noktada okullarda sınıf öğretmenleri ve rehber öğretmenler kadar branş öğretmenlerinin de konuyla ilgili bilinçlendirilmesi ve gösterilecek yaklaşım noktasında tutarlılığın sağlanması önemli. Öğretmenlerin konuyla ilgili önyargılarından arındırılması da tabii. Çocukların “annesi babası ayrıldığı için / babası vefat ettiği için böyle davranıyor” şeklinde etiketlenmesi ve davranışlarının hep bu bağlamda değerlendirilmesi çok yanlış.
  • Bağlanma kuramının erken çocukluk döneminde anne ve çocuk arasında kurulan bağa verdiği önem, boşanma durumunda özellikle küçük çocukların velayetinin annelere verilmesinin temel sebebi.
  • Amerika Birleşik Devletleri’nde yanında ikamet edilmeyen babaların birçoğu, küçük düşürücü bir tabirle “Disneyland Babaları” sıfatıyla anılıyor. Bu babalar disipline, çocukların sorumluluklarına ve ödevlere daha az önem veriyor. Babayla çocuğun arasına fiziksel mesafeyle birlikte zamanla duygusal mesafe de giriyor.
  • Diğer yandan da bazı batılı ülkelerde baba hakları savunucularının girişimiyle “kalıcı ebeveyn sorumluluğu” prensibi benimsenirken, ebeveynlik kavramı mutlak ve şartsız, anne- baba ilişkisinden bağımsız duruma geldi. Kalıcı ebeveyn sorumluluğu bazı ülkelerde velayette de ön plana çıkıyor; mesela Avrupa’nın boşanma oranı en yüksek ülkesi olan Belçika’da 1995 yılında ortak velayet, 2006 yılında da ortak fiziksel velayet tercih edilen boşanma modeli haline gelmiş. Çocuk bakımında anne ve babaya verilen önem böylece eşitlenmiş, boşanma ve seri evlenme durumunda ise çoğul çekirdekli sistemler ortaya çıkmış. Kısacası ebeveynlik ve evlilik kavramları birbirinden bağımsız algılanıyor.
  • Tek ebeveynli bir aileye sahip olmanın çocuklar için kazanımları da var. Çocuklukta zorluklarla baş etmenin bireyi olgunlaştırıcı ve psikolojik dayanıklılığı artırıcı etkisi var. Çocuk bu süreçte güçleniyor. Tek ebeveyn ile çocuk, çift ebeveynli çocuklara kıyasla genellikle daha yakın bir bağ kuruyor. Ebeveynleriyle tek tek zaman geçirmek, çocuğun kendisini özel ve ayrıcalıklı hissetmesine katkıda bulunuyor. Ayrıca tek ebeveynli ev ortamında alacağı sorumluluklar, daha bağımsız bir kişilik geliştirmesine yol açıp, erken yetişkinlik dönemine geçişte daha az zorluk yaşamasıyla sonuçlanabiliyor.
  • Tek ebeveyn olmak hiç kolay değil. Tek ebeveynlerin karşılaştıkları sorunların başında maddi sıkıntılar geliyor. Zaman yönetimi, sosyalleşmenin kısıtlı olması, yalnızlık, endişe gibi duygusal faktörler de süreci zorlaştırıyor. Sorumlulukların çok fazla oluşu, yorucu olabiliyor. Tek ebeveynler, kendilerini farklı hissettikleri için anne-babaların bir arada olduğu ortamlardan kaçınabiliyor; bu durum çocukların sosyal hayatını da kısıtlayabiliyor.
  • Psikolog ve psikolojik danışmanlar da tek ebeveynli aile olma durumunu bir felaket değil, geliştirici bir süreç olarak benimseyebilirse bu danışanlarına da yansıyacaktır.

Tek ebeveynli aileler konusunda var olan önyargıları kırmak ve tek ebeveynlerin yaşam kalitesini artırmak için ücretsiz kreş imkanları, vergi indirimleri, düşük faizli ev kredileri, pozitif ayrımcılığı destekleyecek istihdam politikaları faydalı olur. Televizyon dizilerinde veya okullarda okutulan kitaplarda sağlıklı tek ebeveynli ailelere de yer verilmesi bile algı yönetimi noktasında önemli bir adım.

Amerika Birleşik Devletleri’nde 1984 yılından beri 21 Mart günü Ulusal Tek Ebeveynler Günü olarak kutlanıyor. Amaç, tek ebeveyn olmanın gerektirdiği fedakarlık ve adanmışlığa dikkat çekmek, tek ebeveynlerin ihtiyaçlarının farklılığını vurgulamak. Tek ebeveynli aile sayısındaki hızlı artışa bakılırsa ülkemizde de bu uygulamanın yaygınlaşması sevindirici bir adım olabilir.

single parent

Psikoloğunuz Evlilik Yanlısı mı?

Psikoloğunuz evlilik yanlısı mı, değil mi? Bir psikoloğun evlilik yanlısı olup olmadığı nasıl anlaşılır?

Evlilik yanlısı bir psikolog kişilerin bireysel mutluluğu kadar, ilişki ve aile üzerinden alınan tada odaklanan, bunu ortaya çıkarmaya, hatırlatmaya, korumaya, büyütmeye yönelik olarak çalışan bir psikologdur. Evlilik konusunda tarafsız olmayan, aile birliğini korumak, evliliği kurtarmak için yola çıkan bir psikologdur.

Tabii ki ayrılık bazen en doğru çözüm oluyor. Tabii ki bazı çiftlerin bir arada kalması doğru seçenek olmuyor. Ancak özellikle çift terapisinde bireysel hedefleri önceliklendirmek yerine ilişkiyi hedef alan bir yaklaşımla yola çıkmak, birçok evlilik için can simidi oluyor.

Günümüzde yaygın olan tüketim anlayışı, aile hayatına da yansımış durumda. Batılı ülkelerden elde edilen istatistikler, boşanma oranlarının %50’lerde olduğunu gösteriyor. Her iki çiftten biri boşanıyor. Ancak özellikle çocuklu ailelerde boşanma yalnızca bir ilişkinin sona ermesi değil, bir ailenin sona ermesi anlamına gelebiliyor.

Her birimiz farklı kanallar kullansak da, mutluluğu kovalıyoruz. Mutluluk Doktoru başlıklı yazımda da bahsettiğim gibi farklı mutluluk çeşitleri var ve spor yapmaktan sosyal yardımlaşma faaliyetlerine katılmaya, meditasyondan alışverişe kadar hepimizin mutlu olduğumuz anları arttırmak için irili ufaklı çabalarımız var.

Mutlulukla ilgili araştırmalarda ailenin varlığı, birlikteliği kriter olarak bütün diğer unsurlara göre açık ara önde. Özellikle çiftlerle ilgili araştırmalar, stresli çocuk büyütme dönemini atlatan çiftlerin hayatlarının ilerleyen aşamalarında daha mutlu olduklarını gösteriyor. Marilyn Yalom, “Antik Çağlardan Günümüze Evli Kadının Tarihi” kitabında bu çiftlerin paylaşılan geçmişlerine dayanan özel bir bağ yakaladıklarını vurgulayarak başka bir kişinin hayatının en yakın tanığı olmanın insanın değerini ancak zamanla anlayabileceği bir ayrıcalık olduğunu hatırlatıyor – bedeli geçmişteki gözyaşlarıyla ödenmiş bir ayrıcalık belki de. Bizi eskiden olduğumuz gibi hatırlayan ve bugün olduğumuz gibi seven bir kişi, aslında çok değerli.

Halbuki günümüzde küçük krizlerde dahi evlilikler kısa vadeli bir fayda-maliyet hesabıyla alelacele sona erdirilebiliyor.

Özellikle çift terapisine başlama kararı verildiğinde, çift ve aile terapisi konusunda özel eğitim almış, uzmanlaşmış kişilerin tercih edilmesi önemli. Böyle bir terapinin odağı bireysel iyilik hali kadar, ilişkinin de iyilik hali olacaktır. Yalnızca “tamir” değil, farkındalık kazandırma ve eğitim boyutlarıyla da kalıcı bir iyileşme hedeflenecektir.

Batıda birçok psikoloğun kartvizit ve web sitelerinde ‘evlilik yanlısı’ ibaresine yer verdiğini görüyorum. Yaygın bireysellik akımına rağmen ben de kendi adıma hala aile birliği noktasında iyimserliğimi koruyorum.

IMG_9662

 

SİZİN EYS*İNİZ KAÇ?

*ACE: “Adverse Childhood Experiences” /eys/ yani
OÇÇD: “Olumsuz Çocukluk Çağı Deneyimleri”

Yapılan araştırmalar, travmatik çocukluk çağı deneyimlerimizin ileri yaşlarda, şişmanlıktan sigara ve uyuşturucu kullanımına, kalp, akciğer, karaciğer, diyabet sorunlarından uyku problemlerine, hayır deme güçlüğü, depresyon ve hatta intihara kadar birçok fiziksel, duygusal ve sosyal sorunla bağlantısını ortaya koyuyor. Çocukken yaşadığımız deneyimlere göre bizim kişisel eys yani OÇÇD puanımız hesaplanıyor (her deneyim bir puan). Puanımız ne kadar yüksekse, ileri yaşta sorunlarla karşılaşma ihtimalimiz de o kadar yükseliyor. Özellikle dört puan ve/veya üzerindeysek durum ciddi.

Ben kendi adıma OÇÇD puanım sıfır sanıyordum – araştırmaların Türkiye ayağını inceleyip nelerin OÇÇD sınıfına girebildiğini fark edene kadar!

Olumsuz çocukluk çağı deneyimleri deyince akla önce aile içi şiddet, cinsel istismar gibi daha büyük travmalar geliyor, öyle değil mi? Önce Amerika Birleşik Devletleri’nde yayımlanan ve ileri yaşta risk faktörü oluşturduğu tespit edilen temel deneyimlere bakalım:

  • Sözlü istismar
  • Fiziksel istismar
  • Cinsel istismar
  • Aile üyelerinden birinde ruhsal bozukluk
  • Aile üyelerinin birinin hapishanede olması
  • Aile üyelerinden birinde madde bağımlılığı olması
  • Ebeveynlerin ayrılmış / boşanmış olmaları
  • Aile içi şiddete tanıklık etmiş olmak

Türkiye’de yürütülen ve sonuçları 2015 yılında yayımlanan çalışmada ise en yaygın olarak tespit edilen ve ‘fiziksel istismar’ olarak sınıflandırılan davranışlara hepimizin en azından tanık olmuş olacağına eminim:

  • Çimdiklemek
  • Acı biber sürmek
  • Kulak çekmek
  • Tokat atmak

Benzer şekilde, Başbakanlık ve Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu tarafından 2010 yılında yürütülen Aile İçi Şiddet ve Çocuk İstismarı Çalışması’nda da saç çekmek, kulak çekmek, cisim fırlatmak, elle vurmak, tokat atmak en sık görülen fiziksel istismar biçimleri olarak yer alıyordu. “Cisim” fırlatmak deyince akla önce terlik geliyor tabii! Çocuğa bağırmak, reddetmek, aşağılamak, küfretmek, korkutmak, tehdit etmek, küçük düşürmek, alay etmek de bu çalışmada yaygın olarak görüldüğü tespit edilen duygusal istismar türleriydi.

2015 yılında yayımlanan çalışmada ise ülkemizde tespit edilen en yaygın psikolojik / sözlü istismar davranışları arasında:

  • Bağırmak
  • Aşağılamak
  • Kendini kötü hisseden ebeveynin çocuğu suçlaması
  • Diğer çocuklarla karşılaştırmak
  • Öcü ve benzeri varlıkları çağırma ile korkutmak

yer alıyor. Gulyabani‘den, öcülerden korkarak büyümüş bir nesiliz biz – bence hepimizin hanesine buradan en az +1 puan eklenir!

Dünya Sağlık Örgütü Avrupa Bölge Ofisi ve Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi tarafından 2013 yılında hazırlanan “Türkiye’de Üniversite Öğrencilerinde Çocukluk Çağı Olumsuz Yaşam Deneyimleri Araştırması Çalışma Raporu”nda da ülkemizde en yaygın olarak görülen OÇÇD yine fiziksel istismar ve ihmal olarak geçiyor.

İhmal kapsamında, çocukların kendilerini önemsiz hissetmeleri en yaygın duygu. Annesi veya babası hep evde olan bir çocuk da ihmal edilmiş olabiliyor – fiziksel olarak evin içinde olmak başka, çocuğa ilgi ve şefkat göstermek başka.

Aile içi şiddete tanık olan çocuklarda ise genellikle evde korkmalarına neden olacak şekilde bağıran ve birbirleriyle tartışan yetişkinler var işin içinde.

Kronik stres yaşayan bu çocukların vücutları stres hormonlarıyla doluyor. Bunun da fiziksel yan etkileri var. Özellikle 0-18 yaş arası yaşanılan travmalar, hele ki tekrarlanan, uzayan nitelikteyse, birikip zamana yayıldığında kompleks travmaya dönüşüyor.

Bu tür deneyimlerin uzun vadeli sonuçları arasında kanser, fibromiyalji, kolit, ülser, kalp ve damar rahatsızlıkları, yüksek tansiyon, karaciğer sorunları, infertilite, astım, alerjiler, romatizmal rahatsızlıklar, solunum yolları rahatsızlıkları, diyabet, obezite, migren ve bağışıklık sistemi rahatsızlıkları var.

Psikolojik sonuçlarda ise depresyon, intihar teşebbüsleri, sigara ve madde kullanımı, travma sonrası stres bozukluğu ve öfke kontrol sorunları yer alıyor.

Bu yazıyı moral bozmak için yazmıyorum. Gülüp geçtiğimiz, üzerinde bile durmadığımız “acı biber sürmek” gibi alışkanlıklarımızın ya da sarf ettiğimiz “sen onu beceremezsin” gibi basit cümlelerimizin bile çocuklarımızın üzerindeki olası uzun vadeli etkilerine bir kere daha dikkat çekmek istedim. Bir yakınım oğluna yanımda “sen onu beceremezsin” dediğinde çocuğun yüzünün aldığı ifade hala gözümün önündedir. Ben kendi adıma “Biz böyle büyüdük; kötü mü oldu?” anlayışını kabullenemiyorum.

Çocuklarımızın fiziksel sağlığına dikkat ettiğimiz kadar psikolojik sağlığına da özen gösterelim.
Azarlamanın, gözyaşlarının hakim olduğu bir ev ortamında bütün meyvelerin, sebzelerin organik olması ya da kış salçasının yazdan yapılması çare olmuyor.
Keşke olsa!

Not: Kendi puanınızı hesaplayabileceğiniz kısa anket için lütfen tıklayın.

crying girl wallpaper (13)

Gümüş Yıl Ayrılıkları

Geçenlerde Amerika Birleşik Devletleri’nde 60 yaş ve üzerindeki çiftlerin boşanma oranlarının artışıyla ilgili bir istatistik dikkatimi çekti. Durup düşününce, ileri yaş ayrılıklarının kendi çevremde de arttığını fark ettim ve şaşırdım.

Tam da “hayat arkadaşlığı” teriminin ifade ettiği sırt sırta verme, takım olma durumunun keyfini çıkaracağımız, meyvelerini toplayacağımız bu dönemde ayrılık niye? Artık o eski uzun, tek parça yastıklar kalmadığı için mi bir yastıkta kocayanlar azaldı bilmiyorum. İki yastıkta başlayan evlilikler mi ayrılıkla sonuçlanıyor? Alıştığımız 50×70 cm. yastıklara eskiler “küstüm yastığı” dermiş zaten.

Aile yaşam döngüsüne baktığımızda, çocuklar evden ayrıldığı zaman yaşanabilen “boş yuva sendromu”, çiftin, çocukların sorumlulukları ortadan kalkınca oluşan boşlukla baş etmesini ifade ediyor. Emeklilik sonrası ise artık çalışmıyor olmaktan dolayı bir boşluk yaşanabiliyor.

Bu, aslında eşlerin birbirlerini yeniden keşfetmeleri ve birlikte zaman geçirmeleri için bir fırsat. Ancak yaşlanmayla eşzamanlı olarak çok fazla kayıp yaşıyoruz:

  • Sosyal statümüzün kaybı
  • Satın alma gücümüzün azalması / kaybı
  • Arkadaşlarımızın, yakınlarımızın kaybı / ölümü
  • Kendi hayatımızın sonunun yaklaşıyor olmasının yarattığı kayıp duygusu
  • Gençliğin, çekiciliğin ve cinsel gücün kaybı
  • Sağlığın ve fiziksel gücün kaybı
  • Yakın çevreye fiziksel ve/veya maddi bağımlılığın artmasıyla özgürlüğün, bağımsızlığın kaybı

Bu kayıp duygusu kaygı seviyemizi yükseltiyor.

Emekli bir çift olarak zamanımızın çoğunu baş başa geçirmek, meslek hayatımızın bize sağladığı kişisel alanı, yaşam boşluğunu ve sosyal çevreyi kaybetmiş olduğumuz için, klostrofobik* bir etki yaratabiliyor.

Bu dönemde çiftin paralel hayatları artık kesişmiş, mesafe ihtiyaçlarını karşılayabilecek alanları da ortadan kalkmış olabiliyor. Bu mesafe ihtiyacını

  • “İşe gitmem lazım.”
  • “Ofise uğramam gerekiyor.”
  • “Toplantım var.”
  • “Bir görüşmem var.”

gibi sosyal olarak kabul edilebilir bahanelerle karşılayan ve vicdanı rahat bir şekilde evden çıkan kişiler, emekli olduktan sonra eşlerine bu ihtiyaçlarını açıkça ifade etmeye çekinebiliyor.

Evliliğimizde yüzleşmek istemediğimiz sorunlar olduğunda bunları cinselliği kullanarak ve/veya araya biraz mesafe koyarak (işe giderek) geçiştirebiliyoruz. Aslında sorunları hasır altı ediyor ama yakınlığı koruyoruz. Yaşlılıkla birlikte cinsellik ve işe gitme eylemleri azalınca ya da ortadan kalkınca, bütün bu ertelenmiş sorunlarla bir anda yüzleşmek durumunda kalabiliyoruz. Bu noktada da profesyonel yardım alan ve/veya boşanan çift sayısı da giderek artıyor.

Tabii boşanmak özellikle ülkemizde bu yaş grubu için günümüzde bile atması zor bir adım olabiliyor. Peki hala aynı çatı altında yaşadıkları halde farklı odalarda uyuyan, farklı hayatlar yaşayan kaç çift tanıyorsunuz?

Evlenmeden önce hepimiz nasıl bir evimiz olsun, kaç çocuğumuz olsun, adını ne koysak gibi hayaller kurduk. Peki emeklilikle ilgili hayallerimizi hiç paylaştık mı? Bu konu da biraz sorunlu!

Eşlerden biri emekli olur olmaz başka bir şehre, hatta başka bir ülkeye taşınmayı hayal ederken diğeri torunlarına yakın bir eve geçip onlara yakın yaşamak istiyorsa, bu bile ilişkide yara açabiliyor. Siz siz olun, evlenmeden önceki romantik hayallerinize emeklilik planlarınızı da ekleyin – sonra söylemedi demeyin!

Ama merak etmeyin; emeklilik yaşına kadar sürmüş bir evlilikte bu tür sorunlarla baş etmek için gereken iletişim ve müzakere becerileri zaten gelişmiştir bence.

Yazıma Can Yücel’in en sevdiğim şiirlerinden biriyle son vermek istedim.

Bütün emekli çiftler için…

Bir de hala hep el ele, diz dize yaş alan annemle babam için…

Seninle Yaşlanmak İstiyorum

Seneler geçsin,

Sen beni bil ben seni bileyim istiyorum.

Benim olduğun kadar dostlarının,

Dostlarının olduğun kadar benim ol istiyorum.

Nice sıkıntı ve zorluk yaşayıp anlatalım.

Yaşayalım ki, öğrenelim hayatı ve destek çıkmayı.

Birbirimizin omuzlarında ağlamalıyız.

Sen çok dertlenip, içip arkadaşlarınla eve gelmelisin.

Paylaşmalı ve beraber sıkılmalıyız.

Öyle ki, yalnız sıkılmak sıkmalı bizi.

Yaşayalım ki, paramız olunca sevinelim.

Güzel günlerimizi, evimizde, bir şişe şarap ve pijamalarımızla kutlayalım.

Ya da bazen dostlarla ucuz biralar içerek….

Böylece yaşamalıyız işte.

Sonra çocuklarımız olmalı,

Düşünsene senin ve benim olan bir canlı.

Geceleri ağladıkça sırasıyla susturmalıyız.

Sen arada mızıkçılık yapmalısın.

Ve ben söylenerek senin sıranı almalıyım.

Yorgun olduğum için yemek yapmamalıyım,

Söylenerek yumurta kırmalısın.

Hava soğukken birbirimize sıkıca sarılıp yatmalıyız.

Zaman su gibi akıp giderken,

Herşey yaşanmış bir hayatımız olmalı.

Herşeye rağmen hiç bıkmamalıyız birbirimizden.

Mutlu da olsa, kötü de olsa,

Yaşadığımız günler bizim günlerimiz olmalı.

Saçlara düşünce ya da gidince aklar,

Çocukları güvence altına alıp gitmeli bu şehirden.

Kavgasız,

Her sabah cinayetle uyanılmayan,

Sessiz bir yere gitmeliyiz.

Geceleri balkonda denizi seyredip,

Sandalyelerimizde sallanmalıyız.

Eve gelip benden kahve istemelisin.

Çocuklar gelmeli ziyaretimize,

Geçmişteki hareketli günlerimizi anımsamalıyız.

Öyle sevmelisin ki beni,

Bu yazdıklarım korkutmamalı seni,

Tebessümler açtırmalı yüzünde.

Bir gün bu hayatı bırakıp giderken,

Sadece mutluluk olmalı yüzümüzde

Birbirimiz sevmenin gururu olmalı “HERŞEYDE”…

Can Yücel.

*Klostrofobi: Kapalı yerde kalma fobisi.

Yastik_Ahu

Aşkın Heykeli

Her sene Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Nevada Black Rock (Siyah Taş) Çölü’nde onbinlerce insan toplanıp, The Burning Man (Yanan Adam) Festivali için Black Rock Şehri’ni kuruyor. Son gece, festivalin sembolü olan adam figürü yakılıyor ve ‘şehir’ yok oluyor. 1986 yılında San Francisco’da bir kumsalda başlayan Black Rock Festivali, birçok insanın ölmeden önce yaşamak istediği tecrübeler listesine girmiş durumda. Kurulan, kendi kendine yetmeye, kendini ifade etmeye ve sanata adanmış bir şehir.

Bu seneki festival 30 Ağustos – 07 Eylül 2015’teydi. Ben orada değildim ama festival başladığından beri dikkatimi çeken ve aklıma kazınan “Love” yani “Aşk” adlı bir heykel var.

Instagram sayfamı takip edenler fark etmiş olabilir, ilişki temalı ve belirgin bir duyguyu anlatan heykeller özel ilgi alanım oldu bir süredir.

Ukraynalı sanatçı Alexander Milov’a ait olan bu eser, 1750 x 770 x 500 cm boyutunda ve 4,5 ton ağırlığında. Heykel, bir erkek ile bir kadın arasındaki anlaşmazlığın hem iç hem de dış yansımasını gösteriyor. Bedenleri kafes şeklinde tasarlanmış olan bu iki insanın iç benlikleri, içlerindeki çocuk hapsolmuş durumda. Gece olduğunda çocuklar ışık saçmaya başlıyor. Bu ışık, karanlık dönemlerde yeniden bir araya gelme, barışma umudunu sembolize eden saflığın, içtenliğin yansıması.

Sanatçı, birbirine sırtını dönmüş ama uzaklaşamamış bu iki insanın bağlanma ihtiyacını, dışa vurulamayan saf sevgisini daha güzel yansıtamazdı. Özellikle çift ve aile terapi ortamlarında çok sık gördüğümüz çelişkili duyguları somutlaştıran bu heykeli buradan da paylaşmak istedim…

Karanlık günlerde bırakalım içimizdeki çocuk konuşsun; dünya daha saf, daha aydınlık bir yer olsun.

photo-original

620x260_643485a195988e6269cab82efdd361d8_c