TÜKETİM PSİKOLOJİSİ. İLİŞKİLER. EVLİLİK.

Tüketim toplumu olduk diyoruz sohbetlerde – biraz şikayet, biraz kabullenmeyle. İşin kötüsü ilişkilerde de hissettiriyor kendini bu tespit:

– “Hayal ettiğim gibi olmadı.”

– “Başta iyiydi, sonra bozuldu.”

– “Bunu istiyordum ama artık istemiyorum.”

Bazı seanslarda kendimi tüketici şikayet hattı gibi hissediyorum! Elimizdekinden memnun değiliz. Sürekli bir alternatifleri değerlendirme hali… Yeni modeli çıkınca eskisi değersizleşen ürünler gibi.

Çok istediğimiz bir şeye sahip olduktan sonra, onu istemeye ne kadar devam edebiliriz?

Olumsuz unsurlara odaklanmak yerine eşimizin olumlu yönlerini hatırlamak, bardağın dolu tarafını görmek çok mu zor?

Eşimizi acımasızca eleştiriyoruz, peki bizi sevmek, kabullenmek çok mu kolay? Biz çok mu mükemmeliz? Çok mu sevilesi insanlarız?

Eşim beyaz atlı prens çıkmadı, peki ben gerçekten prenses miyim?
(ya da tam tersi!)

Eskisini tüketip, yeni bir prens / prenses aramaya koyulmadan önce bunu bir soralım kendimize.. Ama dürüstçe!

Hayatı sorguladığımız dönemlerde bir yanımız sevgi, şefkat, güven, istikrar ararken diğer yanımız merak, heyecan duygularına kapılıp belirsizliğin çekiciliğine yönelmek ister. Yapımız böyle. Bu iç çatışmada sizde kazanan hangi taraf? Güvenlik mi, macera mı?

Geçenlerde Amerikalı bir çiftin “As long as we both shall live…” yani “Yaşadığımız sürece…” olarak klasikleşmiş evlilik yeminini “As long as we both shall love…” yani “Sevdiğimiz sürece…” olarak değiştirdiklerini fark ettim. Bu konuda gerçekçi olmadığım için değil – tabii ki sevgisiz bir beraberliği devam ettirme taraftarı değilim. Ama sevgi emek ve çaba istiyor. Tamam artık bitti demek, kestirip atmak en kolayı.

Zaman tutkuyu öldürür derler. Bu cümleye hiçbir zaman inanmadım. Araştırmalar, cinsel tatminin uzun süreli ilişkilerde çok daha yüksek olduğunu gösteriyor mesela. Tutkuyu öldüren zaman değil. Tutkuyu öldüren tembellik. Tutkuyu öldüren kanıksama. Tutkuyu öldüren öncelik vermeme. Değerli, kıymetli hissetmeme, hissettirmeme.

İngilizcede ‘family’ yani ‘aile’ kelimesi, ‘familiar’ yani ‘aşinalık’ kelimesiyle aynı kökten türemiş. Evlilik, aile olmak, sürekliliği, aidiyeti beraberinde getirir. Hem geçmişi, hem de geleceği kapsar. Bu da çok kıymetli. Hızla tüketilmeyecek, hemen kestirip atılmayacak kadar.

Araştırmalar da fırtınalı dönemleri atlatabilen çiftlerin ileride çok daha mutlu olduklarını gösteriyor.

Peki nasıl atlatacağız büyük fırtınaları?

İşyerinde projelerimize, müşterilerimize gösterdiğimiz titizliği, özeni, çabayı, ilişkimize de göstermemiz, verdiğimiz önceliği ilişkimize de vermemiz lazım. Zamanımızı yönetirken, işlerimizi önem ve aciliyet derecesine göre önceliklendirirken de.

Saygı çok önemli. En az sevgi kadar.

Asıl anahtar kelime tabii iletişim. Cevap vermek için değil, gerçekten anlamak için dinlemek; gerekirse konuşmayı ertelemek. Kendimizi, düşüncelerimizi, duygularımızı açık ve net ifade etmek – ima etmeden, anlaşıldığımızı varsaymadan, kaçınmadan, doğrudan.

Bir de profesyonel destek almak – işlerin sarpa sarmasını, yaranın iltihaplanmasını beklemeden ama. Ve mutlaka çift ve aile terapisi konusunda özel eğitim almış, tecrübeli bir uzmandan.

 

image1

Reklamlar

Yamalıbohça / Birleşmiş Aileler

İlkokuldayken hiç kaçırmadığım, “The Brady Bunch” diye bir dizi vardı – üç kızı ve bir kedisi olan bir kadınla, üç oğlu ve bir köpeği olan bir adamın evlenip aynı eve taşınmasıyla başlayan olaylar dizisi şeklinde özetleyebilirim konusunu. Aradan geçen otuzbeş seneye rağmen hala hatırlıyorum aile dinamiklerini. O zaman sıra dışı ve ilginç gelen bu aile çeşidinin artık literatürde bir adı var ve boşanma oranlarındaki hızlı artışla beraber çevremizdeki yamalıbohça aile sayısı da artıyor.

Yamalıbohça veya birleşmiş aile, ilk evliliğinden de çocukları olan iki kişinin evlenmesiyle oluşan aile çeşidi; eşlerden en az birinin ikinci evliliği ve eşlerden en az biri zaten anne ya da baba.

Yamalıbohça aile kaç kişi diye bakıldığında o evi paylaşan kişiler, sadece belirli günlerde gelen çocuklar ve birlikte yaşamadıkları ebeveynler, hatta onların ebeveynleri bile sayıya dahil edilir. O yüzden bu ailenin dinamikleri, biyolojik aileye göre çok, ama çok farklı.

İşin içinde bir vefat olmadığı sürece yamalıbohça aile sisteminde iki veya üç ev olur. Yani iki veya üç çekirdekli bir sistem bu. Evler çocuklardan dolayı hem duygusal, hem de ekonomik bağlarla birbirine bağlı.

Çift boyutundan bakınca, “Evliyim Ama Duygusal Olarak Boşandım.” / “Boşandım Ama Duygusal Olarak Evliyim.” adlı yazımda özetlemiş olduğum duygusal boşanmanın tamamlanmış olması, sağlıklı bir yamalıbohça ailenin kurulması için ön şart. Çocuk boyutunda ise bir ebeveyn vefat ettiyse fiziksel ölümün, ebeveynler boşandıysa da psikolojik ölümün yasının tutulmuş olması gerekir. Bu süre 6 ayla 36 ay arasında değişir.

Böyle bir aile kuruyorsanız sizin için en önemli şey, sabır! Araştırmalar, yamalıbohça ailelerde aile birliğinin oluşmasının iki-üç yıl sürdüğünü söylüyor. Bu ailelerde evlilik ve aile hayatından alınan haz, başlangıçta daha düşük – ancak zamanla artıyor. Hatta uzun vadede çocuklarda boşanmanın açtığı yaraları bile iyileştirme potansiyeli var. Ama zamanla. Ve emekle. Ve sabırla.

Yamalıbohça ailelerde çift birbirine daha az vakit ayırabiliyor. Stres seviyesi doğal olarak daha yüksek; belirsizlik daha fazla. Üvey ebeveynlerin birincil ebeveyn seviyesine ulaşabilmesi 2-5 yıl sürüyor. O zamana kadar çocukların kızgınlık gibi olumsuz duygularını üvey ebeveyne yönlendirmesi, onunla rekabete girmesi, hatta bu ebeveyni tamamen dışlaması sık rastlanan tepkiler. İşin içinde kaygı var, hayal kırıklığı var, kıskançlık var. Bu süreçte çocuklar biyolojik ebeveyni idealize edebiliyor.

Velayeti elinde bulunduran ebeveynle yalnız yaşamaya alışan çocuk için eve yeni aile bireylerinin girmesi endişe uyandırır ve adapte olunması gereken yeni bir değişim sürecidir.

Evlenen velayeti elinde bulundurmayan ebeveyn ise, hele evlendiği çocuğu olan bir kişiyse, bu durum, evden ayrılan ve artık kısıtlı sürelerle gördüğü anne veya babasının yeni evini, dolayısıyla hayatını, kendisine kapatıp, başka kişilere açtığı şeklinde algılanabilir. Çocuk için bu travmatik bir deneyimdir – bazen boşanmadan daha fazla.

Ancak öte yandan yamalıbohça aileler kayıp kadar umuttan da doğar. Yaşanmış tecrübeler elimizdekinin değerini bilmemizi kolaylaştırır. Empati ve psikolojik dayanıklılık artmıştır. Yeni aile bağları, yeni destekler anlamına gelebilir. Hayatımıza yeni fikirler, yeni bakış açıları girer. Bir adaptasyon süreci gerekir ama bu yeni ‘normal’ olur bir süre sonra.

Eski aidiyetlerimizden vazgeçmek zorunda olmamak, bunlarla ilgili konuşabilmek, duyguları baskılamamak aile üyelerine iyi gelen şeyler. Ebeveynlerin bütün aile bireylerine ayırdığı zamanı dengelemesi, kucaklayıcı, kapsayıcı olmaları önemli.

Yamalıbohça ailenin kendine özel yeni gelenekler ve aile ritüelleri geliştirmesi gerekir. Bu sadece doğum günü, yılbaşı gibi özel günlerin nasıl kutlanacağı değil, kaçta yatılacağı, kaçta kalkılacağı, evde nasıl bir iş bölümü yapılacağı, akşam yemeğinin saat kaçta yenileceği gibi öngörülebilir kuralları da içerir ve özellikle çocuklarda güven duygusunun oluşması için kritiktir. Haftada bir bütün aile üyeleriyle oyun akşamı düzenlemek ve beraber çeşitli kutu oyunları oynamak güzel bir örnek olabilir. “Akşam yemeğe geliyor musun?” adlı yazımda, ailece yenilen akşam yemeklerinin önemini vurgularken bu sofralar için ipuçları paylaşmıştım, bir göz atın.

Sayfadaki fotoğrafta gördüğünüz mavi dönenceyi ailelerle ilgili sunumlarımda kullanıyorum. Bu denizatı ailesi, birbirlerine görünmeyen bağlarla bağlı. İlk bakışta bu bağlar görünmeyebilir; boşlukta asılı duran izole parçalar gibi gelebilir deniz atları – ama öyle değiller. Her birinin konumu farklı, baktığı yön farklı. Ama birini hareket ettirdiğinizde, hepsi hareket ediyor; sürekli etkileşim içindeler. Deniz atı ayrıca benim için ailelerin sürprizli doğasını da temsil ediyor. Özellikle yamalıbohça ailelerin!

Yamalıbohça ailelerle ilgili daha detaylı bilgi için Danışman Psikolog Ani Eryorulmaz’ın Destek Yayınları tarafından 2013 yılında yayımlanan “Eyvah Boşanıyorum! Biyolojik Aileden Yamalıbohça Aileye” adlı kitabını öneririm.

Denizati_Mobile

Boşanma Dosyası #2: Boşanıyoruz – Çocuklar Ne Olacak?

Araştırmalara göre ayrılık sürecinde anne babalar en çok üç konuyla ilgili kaygılanıyor: Çocuklar, para ve yalnızlık. Bu yazı kaygıların çocuk boyutuyla ilgili.

Öncelikle, boşanma sadece annenin ve babanın boşanması değil – bunu kabul edelim. Boşanan, bütün aile bireyleri. Bu süreçte herkes için bir kayıp söz konusu ve bu çok boyutlu bir kayıp. Anne ve baba ne kadar üzülürse üzülsün, bu konuda karar alıcı konumunda. Çocukların ise hiçbir söz hakkı yok. Yetişkinlerin verdiği karar onlara açıklanıyor ve durumu kabullenip alışmaları bekleniyor. Buradan başlayalım – bu kararı çocuklara nasıl açıklayacağız..

Her şeyden önce, ideal olan, bu kararı anneyle babanın çocuklara birlikte açıklaması – birbirini suçlamadan, sakin bir şekilde, hala bir takım, bir aile olduklarını hissettirerek.

Bu noktada rahat, sakin bir ortam seçmek önemli. Yalnız çok sık gitmediğiniz bir yeri tercih edin. Bazı çocuklar bu konuşmadan sonra o ortama yeniden girmek istemeyebiliyor, oturdukları koltuğa tekrar oturmayı reddedebiliyor, hatta üzerlerindeki kıyafetleri bile bir daha giymek istemeyenler var. Kimseyi korkutmak istemem; her çocuk böyle güçlü tepki vermiyor, ancak önlem almakta fayda var.

Tabii zamanlama da önemli. Annenin hangi evde, babanın hangi evde yaşayacağı, çocukların hangi gün kiminle kalacağı, okul-iş düzeni gibi detaylar netleşmeden önce çocuklarla konuşmayın. Belirsizliklerle dolu bir konuşmadansa, öngörülebilir, bütün sorularının cevap bulduğu bir konuşma çocukları daha az kaygılandırır. Sorularını somut ve istikrarlı bir şekilde cevaplayamayacaksanız, mutlaka konuşmayı erteleyin.

Siz siz olun, sıkışık bir zaman diliminde bu konuyu açmayın. Rahat rahat konuşabileceğiniz, birlikte vakit geçirebileceğiniz bir gün ve saat seçin.

Kimin söze başlayacağına, kimin nasıl devam edeceğine önceden karar vermek, hatta mümkünse konuşmanın kısa bir provasını yapmak iyi olur.

Boşanma kararı ortak bir karar olmasa da, anneyle baba, çocuklara ayrılmaya birlikte karar verdiklerini, bu kararı vermek için uzun uzun düşündüklerini ve bütün çözüm yollarını denediklerini söyleyebilir.

Ebeveynler, bundan sonra ayrı evlerde yaşayacaklarını, ancak hala bir aile olduklarını, hala anne-baba olduklarını, yalnızca artık karı-koca olmayacaklarını anlatmalı. Çocuklar bu konuşmadan sonra hem anneyi hem babayı istedikleri zaman arayabileceklerinden, istedikleri zaman görebileceklerinden emin olmalı.

Çocuklar tepkilerini hemen vermeyebilir, sorularını hemen sormayabilir. Konuşmadan sonra birkaç gün, hatta birkaç hafta bu konuyu açmayan çocuk, bir gece uyumadan önce sorular sormaya başlayabilir. Böyle durumlarda sakinliğinizi koruyarak sorularını sabırla cevaplayın. Ertelemeyin. Geçiştirmeyin. Aynı soruları tekrar tekrar soruyor olsalar bile.

Ülkemizde yapılan araştırmalar, bu aşamada çocukların en fazla hissettikleri duyguların belirsizlik, güvensizlik, endişe ve kaygı olduğunu gösteriyor. Bunun en önemli sebebi, bağlanmanın zedelenmiş, hatta kaybolmuş olduğu algısı. Ne kadar detaylı ve somut bilgi verilebilirse çocuklar o oranda rahatlar.

Alışma döneminde aile ve arkadaş desteği çok önemli. Spor başta olmak üzere hobi ve aktivitelerle çocuğun ilgi odağını evin dışına taşımak iyi gelecektir. Araştırmalara göre bu süreçten en olumsuz etkilenen çocuklar, boşanan ebeveynler arasında iletişim sağlamak, mesaj taşımak zorunda bırakılan çocuklar.

Ne yazık ki birçok araştırma, hem boşanmış hem de evli ailelerde çocukların anneleriyle ilişkilerinin, babalarıyla olan ilişkilerine kıyasla dikkat çekecek oranda daha iyi olduğunu gösteriyor. Ancak çocuğun annesine de babasına da eşit oranda ihtiyacı var. Bu noktada babalara daha fazla iş düşüyor.

Burada unutulmaması gereken önemli bir nokta var: Çocuklar anne-babalarının tekrar bir araya gelmesi için umut taşıdığı sürece kabullenme tam olarak gerçekleşmeyecektir. Anne ve babanın ayrı evlerde ayrı hayatları olduğunu gördükçe, yaşadıkça, çocuk da sürece adapte oluyor – belki de anne babasından daha hızlı! Genellikle ortalama ilk iki sene, uyum süreci olarak kabul edilebilir.

Bu süreçte psikolojik destek almak faydalı oluyor ama araştırmalar ülkemizde psikolojik destek alan çocuk sayısının düşük olduğu gösteriyor – erkek çocuklar için bu oran daha da düşük.

Çocuk için boşanmanın travmatik etki yaratıp yaratmaması tamamen olayı algılayış biçimine bağlı. Yaşanılan, çok kişisel bir deneyim. Duruma değil, çocuğun yapısına ve onun üzerindeki potansiyel etkilerine odaklanmak lazım. Her boşanma farklı. Her çocuk farklı.

Özellikle velayeti elinde bulunduran ebeveynin, boşanmanın yarattığı stresle etkin bir şekilde baş edebilmesi ve çocukların duygusal bakımını aksatmaması, çocukların uyum süreci için en önemli unsur. Uçaklarda ne diyorlar – oksijen maskesi önce bize, sonra çocuklara. Biz iyi olacağız ki, çocuklar iyi olsun.

Boşanma istatistikleri ortada – batı dünyasında, çocuk veya ebeveyn, çoğunluğun geliştirmesi gereken bir beceri artık ayrılık sonrası adaptasyon. Doğru idare edildiğinde çocuklar bu süreçten olgunlaşmış, psikolojik sağlamlığı ve adaptasyon becerileri güçlenmiş olarak çıkıyor.

“Herkes mi Boşanıyor?” adlı yazımda da belirttiğim gibi, boşanma durumunda ailenin şekli değişiyor ama aile yaşamı sona ermiyor. Ebeveynler çocukların hayatının bir parçası olmaya devam ediyor; yalnızca ikametgahları değişiyor. Boşanma yıpratıcı bir süreç olsa da, bu mesaj aklımızın bir köşesinde hep dursun.

Melis_BosanmisAile2

Boşanma Dosyası #1: Herkes mi Boşanıyor?

Yıllar önce büyük kızım Melis’in anaokulu kaydı sırasında dikkatimi çekmişti – başvuru formunda iletişim bilgileri anne için ayrı, baba için ayrı, veli için ayrı isteniyordu. Şaşırmıştım ilk gördüğümde. Ben öğrenciyken sınıflarda bir, belki iki çocuğun annesi babası ayrı olurdu – formlarda da tek bir adres ve telefon sorulurdu. Şimdi sınıflarda çocukların yaklaşık yarısının annesi babası ayrı. Kayıt formları da buna göre güncellenmiş tabii.

Yirminci yüzyılın başlarında insan ömrü ortalama 45 yıldı. Bu da basit bir hesapla evlilikler yaklaşık 20-25 yıl devam ediyordu demek. Bugün ortalama ömür erkekler için 80’e yakın, kadınlar için ise 80’in üzerinde – giderek de artıyor. Demek ki çiftler yaklaşık 60 yıl evli kalabiliyor – bazen daha bile fazla. Bu kadar uzun bir süreyi aynı kişiyle evli olarak geçirmek, yüksek bir beklenti mi?

Evlilik kurumundan ve eşimizden beklentimiz yüksek. En iyi arkadaşımız, sevgilimiz, sırdaşımız, dert ortağımız, sağ kolumuz, maddi manevi dayanağımız aynı kişi olsun ve bu ömür boyu aynı düzende devam etsin istiyoruz. İnsanlar zamanla değişiyor. Eşimiz değişiyor. Biz değişiyoruz. Ve bunun çok da farkındayız aslında. Bu değişim paralel gidiyorsa, sorun yok; peki gitmiyorsa? Araştırmalar, bir sorun olduğunu fark ettikten ortalama altı sene sonra çift terapisine başladığını söylüyor mesela çiftlerin. Sorunu fark etmek, varlığını kabullenmek kolay değil.

Eskiden insanlar ölüm ayırana dek evleniyordu. Bugün evlilik kararı verenler bunun ömür boyu sürme ihtimalinin düşük olduğunu biliyor – istatistikler ortada.

Eskiden monogami, yani tek eşlilik, ömür boyu tek bir kişiyle yaşanılan beraberliği ifade ediyordu. Bugün ise, psikolog Esther Perel’in de sık sık vurguladığı gibi, “Ben bütün ilişkilerimde tek eşliyim.” gibi ifadeler kullanıyoruz – yani seri monogami var (yani, genellikle!).

“Ebeveyninizi Nasıl Alırsınız? Tek mi, Çift mi?” adlı yazımda da belirttiğim gibi, artık dağılmış yuva yerine tek ebeveynli aile diyoruz – dildeki değişim, algıdaki değişimi yansıtıyor.

Evet, boşanma durumunda ailenin şekli değişiyor ama çocuk varsa, aile yaşamı sona ermiyor. Çocuğun velayetini elinde bulunduran ebeveyni ile bir alt sistem, velayeti olmayan ebeveyni ile de bir başka alt sistem oluşuyor. Ebeveynler çocukların hayatının bir parçası olmaya devam ediyor; yalnızca ikametgahları değişiyor. Boşanma ve seri evlenme durumunda ise çoğul çekirdekli sistemler ortaya çıkıyor.

Ebeveynlik ve evlilik kavramları birbirinden bağımsız hale geldi.

Evlilik sonrası hayata adaptasyon da, günümüz batılı toplumlarında büyük bir kesiminin geliştirmesi gereken bir beceri oldu. Boşanma kararını vermek de, boşanmak da kolaylaştı.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2016 raporuna göre ülkemizde 2015’te boşanma oranı bir önceki yıla göre %5 artmış. Boşanmaların %39,3’ü evliliğin ilk 5 yılında, %21,5’i ise evliliğin 6-10 yılı içinde gerçekleşmiş.

Amerika Birleşik Devletleri verilerine göre ilk evliliğin kırklı yaşlarda boşanmayla sonuçlanma ihtimali %67. Boşanmalar genellikle evliliğin ilk yedi yılında gerçekleşiyor. İkinci evliliklerdeki boşanma oranı ise ilk evliliklere kıyasla %10 daha fazla.

Avrupa’nın en yüksek boşanma oranına sahip ülkesi olan Belçika’da 1975 yılından bu yana evlenme oranı %40 azalırken boşanma oranı %400 artmış.

Bir araştırma, bir çift ayrıldığında yakın çevresindeki çiftlerin de ayrılma ihtimalinin %75 arttığını söylüyor!

Boşanma oranları artmaya devam etse de, boşanmış kişilerin birçoğu yeniden evleniyor – bir sürü de yamalı bohça aile ortaya çıkıyor. Yine Amerika Birleşik Devletleri istatistiklerine göre boşanmış altı erkekten beşinin ve dört kadından üçünün tekrar evlenmesi söz konusu. Amerika Birleşik Devletleri vatandaşlarının dörtte biri en az bir boşanma yaşamış ve evli yetişkinlerin çoğunluğu ikinci evliliğinde.

Bu veriler olumsuz algının evlilik kurumuyla değil, yalnızca evlenilen bireyle ilgili olduğu şeklinde yorumlanabilir. Mesela mutsuz bir evlilikte hastalanma olasılığımız %35 artıyor. Ama mutlu çiftler, boşanmış veya mutsuz çiftlere göre daha sağlıklı ve daha uzun bir ömür sürdürüyor. Evlilik herşeye rağmen hala tercih edilen yaşam şekli gibi görünüyor.

Daha önceki yazılarımda da hep belirttiğim gibi, ben bu konudaki iyimserliğimi koruyorum – eşlerden ikisi de istekli olduğu sürece.

Boşanıyoruz – Çocuklar Ne Olacak? Bir sonraki yazıda…

Divorce

Boşanma İhtimaliniz %91’e Varan Bir Başarı Oranıyla Tahmin Edilebiliyor Desem?

Amerika Birleşik Devletleri’nde Dr. John Gottman ile eşi Dr. Julie Schwartz Gottman’ın kurdukları Seattle Evlilik ve Aile Enstitüsü’nü duydunuz mu? Bu enstitünün bünyesinde bir Sevgi Laboratuvarı var. Sevgi Laboratuvarı’nda, video kameralar ve mikrofonlarla kaplı yaşam alanlarında yaşayan, holter monitörleriyle takip edilen çiftlerden elde edilen verilerle, 6 yıl içinde boşanma ihtimalinin %91’e varan bir oranda tahmin edilebilir olduğu iddia ediliyor. Araştırma ortamı bildiğiniz BBG evi – hatta yarışmacılara holter takılmış hali; kalp atışları da takip ediliyor çünkü. Veriler, 14 yıl boyunca 650 çift izlenerek elde edilmiş. Uluslararası çalışmalar da dahil 3000’in üzerinde çift incelenmiş.

Sadede gelelim. Bu araştırmaların sonuçlarına göre boşanmanın tahmin edilmesini sağlayan altı belirti var:

  1. Bu modele göre çiftlerde evliliğin yürümeyeceği konusundaki ilk sinyali, tartışmaların başlangıç şekli veriyor. Eleştiri, iğneleme, hor görmeyle başlayan tartışmalar sert başlangıç olarak nitelendiriliyor. Araştırma bulgularına göre sert bir başlangıçla başlayan tartışmalar, olumsuz bir havada sona eriyor. Aman tartışmanızın sert bir başlangıcı olduysa bir mola verin; sonra devam edersiniz!
  2. Tartışmanın başlangıcı sert olunca, Gottman’ların “mahşerin dört atlısı” olarak adlandırdıkları ikinci belirtinin ortaya çıkma ihtimali artıyor: Eleştiri, hor görme, kendini savunma ve duvar örme.
    • Yakınmak, eşimizin başarısız olduğu belirli bir eyleme yönelik oluyor. Eleştiri ise daha genel olduğu için, kişiliğe yönelik olumsuz ifadeler içeriyor. Yakınma bir davranışa, bir eyleme odaklanır. Eleştiri ise karaktere yönelik bir saldırıdır. Eleştirinin artması, mahşerin birinci atlısı. İkisini ayırt etmek önemli. Tartışırken hep eyleme odaklanalım; karaktere değil.
    • Mahşerin ikinci atlısı olan hor görmek, genellikle iğneleme ve kuşku duyma şeklinde su yüzüne çıkıyor. Hor görme diyoruz ama, sıfat yakıştırma, gözlerini devirme, küçümseme, alay etme, kara mizah da hor görme sayılıyor. Bunların hepsi bir tiksinme ima ediyor çünkü. Uzlaşmaya değil, daha fazla çatışmaya neden oluyor. Yapısında saldırgan bir öfke var.
    • Mahşerin üçüncü atlısı savunmaya geçmek. Savunmada karşı tarafa verilen mesaj ‘sorun bende değil, sende’ olduğu için, genellikle çatışmayı arttırıyor.
    • Mahşerin son atlısı da duvar örmek. Yüzleşmek yerine en sonunda eşlerden biri iletişimi tamamen keser. Bu noktada aslında kişi yalnızca çatışmadan değil, eşinden ve evliliğinden de kaçmış olur. Bu davranış, erkekler arasında daha yaygın bu arada – araştırmalar öyle söylüyor. İlk üç atlının yarattığı olumsuzluk, artık duvar örmenin bir çıkış haline geleceği kadar bunaltıcı bir hal almış oluyor. Özellikle nabız 100’ün üzerine çıktığında duvar örme ihtimali artıyor.

Gottman’ların araştırmalarına göre bu dört atlının tek başına varlığı, boşanmaları %82’lik bir isabetle belirliyor.

  1. Boşanmanın üçüncü belirtisi, dolup taşmak. Sert başlangıç ve dört atlının varlığı alışkanlık haline gelince ortaya çıkıyor ama aslında bir korunma aracı bu – durum bizi öyle sarsmıştır ki depremden korunmak için duygusal olarak ilişkiden koparak çatışmaları sona erdirmeyi deneriz.
  2. Dördüncü belirti fizyolojik. Çiftlerin beden dili ve nabzı izlenince, dolup taşmanın bu sefer fiziksel belirtileri ortaya çıkıyor. Nabız 100’lere, hatta 165’e kadar yükselebiliyor. Bu fiziksel durum bile tek başına, sorun çözücü bir yaklaşımı neredeyse imkansız hale getiriyor.
  3. İlk dört belirti ve mahşerin dört atlısı evliliği hemen kopma noktasına getirmeyebilir. Bu durumda beşinci belirti olan başarısız onarma girişimleri ortaya çıkar. Çiftler gerginliği azaltmak için frene basarlar. Bu aslında başarısız bir onarma girişimidir.
  4. Bir ilişki bütün bu olumsuzluklar içinde sıkışıp kaldığı noktada riske giren yalnızca çiftin geleceği değil, aynı zamanda geçmişi de oluyor. Altıncı ve son boşanma belirtisi de kötü anılar olarak adlandırılıyor. Çiftler bu aşamada geçmişlerini bir anlamda yeniden yazarlar. Olumlu hatıraları anımsamakta zorlanırlar. Hep savaşma beklentisi içinde oldukları için evlilik bir işkenceye dönüşebilir. Profesyonel yardım almaya birçok çift bu aşamada karar verir.

Son aşamaya kadar gelindiğinde evlilikle ilgili yaşanılan sorunlar çok ciddi görünür, sorunlardan bahsetmek faydasız gelir, eşler birbirinden ayrı hayatlar sürdürmeye başlar ve yalnızlık belki de en baskın duygu olur. Özellikle eşlerden biri son aşamaya geldiyse evlilik dışı bir ilişki yaşama ihtimali artar. Bu ilişki genellikle evliliğin can çekişmesinin nedeni değil, bir belirtisidir. Bu işaretler görüldüğünde boşanma da bir an meselesi haline gelir.

Yanlış anlaşılmasın, yukarıda özetlemeye çalıştığım tepkileri zaman zaman bütün çiftler verir. Uzun süreli, ‘başarılı’ ilişkilerin farkı, bu durumu sümen altı etmeden, hiç olmamış gibi davranmamaları. Aksine, dönüp, durumu ve kendilerini rahatsız eden noktaları açık açık konuşmaları ve birbirlerinin bakış açısını dinlemeleri, gerektiğinde sorumluluk alıp özür dileyebilmeleri.

Bir araştırma, çiftlerin ilişkilerinde sorun olduğunu ilk hissettikleri andan ortalama 6 yıl sonra çift terapisine başvurduğunu söylüyor. İlişkilerde inişlerin, çıkışların olması çok doğal. Ancak Duygusal Hijyen başlıklı yazımda da belirttiğim gibi, lütfen yardım almak için yaraların kötüleşmesini, iltihaplanmasını beklemeyelim. O zaman tedavi daha sancılı ve daha uzun oluyor.

John Gottman ile Nan Silver’in kaleme aldığı “Evliliği Sürdürmenin Yedi İlkesi” Gottman’ların Sevgi Laboratuvarı’ndan elde ettikleri verileri özetleyen bir kitap. Dili akıcı ve anlaşılır. Konu ilginizi çektiyse tavsiye ederim.

Gottmans

İlişkiler ve Sosyal Medya

Sosyal medya hayatımıza girdiğinden beri bütün ilişkilerimize yeni bir boyut kattı. Arkadaşlarımızı aramak, mesaj atmak yetmiyor artık – arkadaşlık teklifini kabul etmek / etmemek, paylaştıklarını beğenmek / beğenmemek gibi kararlar girdi hayatımıza.

Yeni tanıştığımız, hatta itiraf etmesek de, işe alacağımız insanların bile hayatlarıyla ilgili birçok bilgiyi sosyal medyadan alıyor; sevgililerimizi, arkadaşlarımızı, hatta arkadaşlarımızın arkadaşlarına kadar herkesi yakın takibe alıp iz sürebiliyoruz.

Bir de yeni görgü kuralları çıktı tabii. Daha yarım saat önce WhatsApp’ta çevrimiçi olan bir yakınınızın sabah gönderdiğiniz mesaja cevap yazmamış olması ayıp mı? Arkadaşınızın Instagram’da başka resimleri beğenip sizin resminizi beğenmemesine ne demeli? Peki eski sevgilinizin yeni sevgilisinin hesaplarınızda gezindiğini fark etmek sinir bozucu mu, gurur verici mi?!

Sosyal medyadaki paylaşımlarımıza uyguladığımız pozitif sansür konusu da var tabii. En güzel çıktığımız, en eğlenceli, en mutlu görünen resimleri seçip, filtreler uygulayıp özenle yerleştiriyoruz sayfamıza. Kavga gürültü geçen huzursuz bir yemeğin veya tatilin Instagram ya da Facebook’taki yansıması çok farklı olabiliyor. Bunu bile bile böyle bir resme bakıp bir sonuç çıkarmak, ya da kendi hayatımızla karşılaştırmak ne kadar doğru?

Arkadaşları zor bir dönem geçirirken eğlence resimleri paylaşan insanların yaptığı gerçekten ayıp mı? Eğlenmek suç mu? Herşeye rağmen içlerinden eğlenmek gelebiliyorsa, paylaşma kısmı mıdır ayıp olan?

Yeni bir ilişkiye başladığımızda hemen Facebook’taki ilişki durumumuzu güncellemeli miyiz? Peki ayrıldığımızda? Bunun bile daha suya sabuna dokunmayan yöntemleri var.

Psikolog Esther Perel çağımızda özellikle aldatma sonucu oluşan ayrılıkları binlerce bıçak darbesiyle gelen ölüm şeklinde tanımlıyor. Eskiden yakadaki bir ruj izi, bir parfüm kalıntısı gibi küçük ipuçlarıyla izi sürülen aldatmalara kıyasla bugün internette yasak ilişkilerin neredeyse bütün detaylarıyla karşılaşmak mümkün olabiliyor. Yeni adab-ı muaşeret kurallarına göre bunun uygun karşılığı nedir peki? Sosyal medyadan karşı saldırıya geçmek kabul edilir bir davranış seçeneği mi? Sessiz kalmak mı yoksa doğru yaklaşım sosyal medya adabında? Peki sosyal medyada intikam alınabilir mi? Aldatılan eşlerin yazdıkları yazılar, paylaştıkları resimler intikam için doğru yöntem mi? Boşanma davalarında mahkemelerin sosyal medya hesaplarındaki paylaşımları delil olarak kabul ettiği bir çağda yaşarken bu soruların cevabı biraz karışık.

Tabii internetin bu kadar yaygınlaşmasıyla aldatma eylemi artık illa fiziksel temas da gerektirmemeye başladı. Mesela, sanal ilişkiler aldatma sayılır mı? Peki internetteki erotik sitelere yaklaşımınız nedir? Eşiniz veya sevgiliniz sizinle hemfikir mi? Bunlar hep yeni teknolojiyle son dönemde hayatımıza giren ve ilişkilerde düşünülmesi, konuşulması gereken konular.

Sosyal medya, herşey iyi giderken ilişkilere renk katıyor. Ama işler sarpa sarınca hayatın rengini soldurabiliyor. Herşey ölçüsünde güzel. FOMO yazımda da belirttiğim gibi, dönem dönem de olsa -özellikle hassas bir dönem geçiriyorsak- sanal detoks yapmak hepimize iyi gelebilir.

social-media-courses1

SİZİN EYS*İNİZ KAÇ?

*ACE: “Adverse Childhood Experiences” /eys/ yani
OÇÇD: “Olumsuz Çocukluk Çağı Deneyimleri”

Yapılan araştırmalar, travmatik çocukluk çağı deneyimlerimizin ileri yaşlarda, şişmanlıktan sigara ve uyuşturucu kullanımına, kalp, akciğer, karaciğer, diyabet sorunlarından uyku problemlerine, hayır deme güçlüğü, depresyon ve hatta intihara kadar birçok fiziksel, duygusal ve sosyal sorunla bağlantısını ortaya koyuyor. Çocukken yaşadığımız deneyimlere göre bizim kişisel eys yani OÇÇD puanımız hesaplanıyor (her deneyim bir puan). Puanımız ne kadar yüksekse, ileri yaşta sorunlarla karşılaşma ihtimalimiz de o kadar yükseliyor. Özellikle dört puan ve/veya üzerindeysek durum ciddi.

Ben kendi adıma OÇÇD puanım sıfır sanıyordum – araştırmaların Türkiye ayağını inceleyip nelerin OÇÇD sınıfına girebildiğini fark edene kadar!

Olumsuz çocukluk çağı deneyimleri deyince akla önce aile içi şiddet, cinsel istismar gibi daha büyük travmalar geliyor, öyle değil mi? Önce Amerika Birleşik Devletleri’nde yayımlanan ve ileri yaşta risk faktörü oluşturduğu tespit edilen temel deneyimlere bakalım:

  • Sözlü istismar
  • Fiziksel istismar
  • Cinsel istismar
  • Aile üyelerinden birinde ruhsal bozukluk
  • Aile üyelerinin birinin hapishanede olması
  • Aile üyelerinden birinde madde bağımlılığı olması
  • Ebeveynlerin ayrılmış / boşanmış olmaları
  • Aile içi şiddete tanıklık etmiş olmak

Türkiye’de yürütülen ve sonuçları 2015 yılında yayımlanan çalışmada ise en yaygın olarak tespit edilen ve ‘fiziksel istismar’ olarak sınıflandırılan davranışlara hepimizin en azından tanık olmuş olacağına eminim:

  • Çimdiklemek
  • Acı biber sürmek
  • Kulak çekmek
  • Tokat atmak

Benzer şekilde, Başbakanlık ve Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu tarafından 2010 yılında yürütülen Aile İçi Şiddet ve Çocuk İstismarı Çalışması’nda da saç çekmek, kulak çekmek, cisim fırlatmak, elle vurmak, tokat atmak en sık görülen fiziksel istismar biçimleri olarak yer alıyordu. “Cisim” fırlatmak deyince akla önce terlik geliyor tabii! Çocuğa bağırmak, reddetmek, aşağılamak, küfretmek, korkutmak, tehdit etmek, küçük düşürmek, alay etmek de bu çalışmada yaygın olarak görüldüğü tespit edilen duygusal istismar türleriydi.

2015 yılında yayımlanan çalışmada ise ülkemizde tespit edilen en yaygın psikolojik / sözlü istismar davranışları arasında:

  • Bağırmak
  • Aşağılamak
  • Kendini kötü hisseden ebeveynin çocuğu suçlaması
  • Diğer çocuklarla karşılaştırmak
  • Öcü ve benzeri varlıkları çağırma ile korkutmak

yer alıyor. Gulyabani‘den, öcülerden korkarak büyümüş bir nesiliz biz – bence hepimizin hanesine buradan en az +1 puan eklenir!

Dünya Sağlık Örgütü Avrupa Bölge Ofisi ve Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi tarafından 2013 yılında hazırlanan “Türkiye’de Üniversite Öğrencilerinde Çocukluk Çağı Olumsuz Yaşam Deneyimleri Araştırması Çalışma Raporu”nda da ülkemizde en yaygın olarak görülen OÇÇD yine fiziksel istismar ve ihmal olarak geçiyor.

İhmal kapsamında, çocukların kendilerini önemsiz hissetmeleri en yaygın duygu. Annesi veya babası hep evde olan bir çocuk da ihmal edilmiş olabiliyor – fiziksel olarak evin içinde olmak başka, çocuğa ilgi ve şefkat göstermek başka.

Aile içi şiddete tanık olan çocuklarda ise genellikle evde korkmalarına neden olacak şekilde bağıran ve birbirleriyle tartışan yetişkinler var işin içinde.

Kronik stres yaşayan bu çocukların vücutları stres hormonlarıyla doluyor. Bunun da fiziksel yan etkileri var. Özellikle 0-18 yaş arası yaşanılan travmalar, hele ki tekrarlanan, uzayan nitelikteyse, birikip zamana yayıldığında kompleks travmaya dönüşüyor.

Bu tür deneyimlerin uzun vadeli sonuçları arasında kanser, fibromiyalji, kolit, ülser, kalp ve damar rahatsızlıkları, yüksek tansiyon, karaciğer sorunları, infertilite, astım, alerjiler, romatizmal rahatsızlıklar, solunum yolları rahatsızlıkları, diyabet, obezite, migren ve bağışıklık sistemi rahatsızlıkları var.

Psikolojik sonuçlarda ise depresyon, intihar teşebbüsleri, sigara ve madde kullanımı, travma sonrası stres bozukluğu ve öfke kontrol sorunları yer alıyor.

Bu yazıyı moral bozmak için yazmıyorum. Gülüp geçtiğimiz, üzerinde bile durmadığımız “acı biber sürmek” gibi alışkanlıklarımızın ya da sarf ettiğimiz “sen onu beceremezsin” gibi basit cümlelerimizin bile çocuklarımızın üzerindeki olası uzun vadeli etkilerine bir kere daha dikkat çekmek istedim. Bir yakınım oğluna yanımda “sen onu beceremezsin” dediğinde çocuğun yüzünün aldığı ifade hala gözümün önündedir. Ben kendi adıma “Biz böyle büyüdük; kötü mü oldu?” anlayışını kabullenemiyorum.

Çocuklarımızın fiziksel sağlığına dikkat ettiğimiz kadar psikolojik sağlığına da özen gösterelim.
Azarlamanın, gözyaşlarının hakim olduğu bir ev ortamında bütün meyvelerin, sebzelerin organik olması ya da kış salçasının yazdan yapılması çare olmuyor.
Keşke olsa!

Not: Kendi puanınızı hesaplayabileceğiniz kısa anket için lütfen tıklayın.

crying girl wallpaper (13)