Boşanma Dosyası #1: Herkes mi Boşanıyor?

Yıllar önce büyük kızım Melis’in anaokulu kaydı sırasında dikkatimi çekmişti – başvuru formunda iletişim bilgileri anne için ayrı, baba için ayrı, veli için ayrı isteniyordu. Şaşırmıştım ilk gördüğümde. Ben öğrenciyken sınıflarda bir, belki iki çocuğun annesi babası ayrı olurdu – formlarda da tek bir adres ve telefon sorulurdu. Şimdi sınıflarda çocukların yaklaşık yarısının annesi babası ayrı. Kayıt formları da buna göre güncellenmiş tabii.

Yirminci yüzyılın başlarında insan ömrü ortalama 45 yıldı. Bu da basit bir hesapla evlilikler yaklaşık 20-25 yıl devam ediyordu demek. Bugün ortalama ömür erkekler için 80’e yakın, kadınlar için ise 80’in üzerinde – giderek de artıyor. Demek ki çiftler yaklaşık 60 yıl evli kalabiliyor – bazen daha bile fazla. Bu kadar uzun bir süreyi aynı kişiyle evli olarak geçirmek, yüksek bir beklenti mi?

Evlilik kurumundan ve eşimizden beklentimiz yüksek. En iyi arkadaşımız, sevgilimiz, sırdaşımız, dert ortağımız, sağ kolumuz, maddi manevi dayanağımız aynı kişi olsun ve bu ömür boyu aynı düzende devam etsin istiyoruz. İnsanlar zamanla değişiyor. Eşimiz değişiyor. Biz değişiyoruz. Ve bunun çok da farkındayız aslında. Bu değişim paralel gidiyorsa, sorun yok; peki gitmiyorsa? Araştırmalar, bir sorun olduğunu fark ettikten ortalama altı sene sonra çift terapisine başladığını söylüyor mesela çiftlerin. Sorunu fark etmek, varlığını kabullenmek kolay değil.

Eskiden insanlar ölüm ayırana dek evleniyordu. Bugün evlilik kararı verenler bunun ömür boyu sürme ihtimalinin düşük olduğunu biliyor – istatistikler ortada.

Eskiden monogami, yani tek eşlilik, ömür boyu tek bir kişiyle yaşanılan beraberliği ifade ediyordu. Bugün ise, psikolog Esther Perel’in de sık sık vurguladığı gibi, “Ben bütün ilişkilerimde tek eşliyim.” gibi ifadeler kullanıyoruz – yani seri monogami var (yani, genellikle!).

“Ebeveyninizi Nasıl Alırsınız? Tek mi, Çift mi?” adlı yazımda da belirttiğim gibi, artık dağılmış yuva yerine tek ebeveynli aile diyoruz – dildeki değişim, algıdaki değişimi yansıtıyor.

Evet, boşanma durumunda ailenin şekli değişiyor ama çocuk varsa, aile yaşamı sona ermiyor. Çocuğun velayetini elinde bulunduran ebeveyni ile bir alt sistem, velayeti olmayan ebeveyni ile de bir başka alt sistem oluşuyor. Ebeveynler çocukların hayatının bir parçası olmaya devam ediyor; yalnızca ikametgahları değişiyor. Boşanma ve seri evlenme durumunda ise çoğul çekirdekli sistemler ortaya çıkıyor.

Ebeveynlik ve evlilik kavramları birbirinden bağımsız hale geldi.

Evlilik sonrası hayata adaptasyon da, günümüz batılı toplumlarında büyük bir kesiminin geliştirmesi gereken bir beceri oldu. Boşanma kararını vermek de, boşanmak da kolaylaştı.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2016 raporuna göre ülkemizde 2015’te boşanma oranı bir önceki yıla göre %5 artmış. Boşanmaların %39,3’ü evliliğin ilk 5 yılında, %21,5’i ise evliliğin 6-10 yılı içinde gerçekleşmiş.

Amerika Birleşik Devletleri verilerine göre ilk evliliğin kırklı yaşlarda boşanmayla sonuçlanma ihtimali %67. Boşanmalar genellikle evliliğin ilk yedi yılında gerçekleşiyor. İkinci evliliklerdeki boşanma oranı ise ilk evliliklere kıyasla %10 daha fazla.

Avrupa’nın en yüksek boşanma oranına sahip ülkesi olan Belçika’da 1975 yılından bu yana evlenme oranı %40 azalırken boşanma oranı %400 artmış.

Bir araştırma, bir çift ayrıldığında yakın çevresindeki çiftlerin de ayrılma ihtimalinin %75 arttığını söylüyor!

Boşanma oranları artmaya devam etse de, boşanmış kişilerin birçoğu yeniden evleniyor – bir sürü de yamalı bohça aile ortaya çıkıyor. Yine Amerika Birleşik Devletleri istatistiklerine göre boşanmış altı erkekten beşinin ve dört kadından üçünün tekrar evlenmesi söz konusu. Amerika Birleşik Devletleri vatandaşlarının dörtte biri en az bir boşanma yaşamış ve evli yetişkinlerin çoğunluğu ikinci evliliğinde.

Bu veriler olumsuz algının evlilik kurumuyla değil, yalnızca evlenilen bireyle ilgili olduğu şeklinde yorumlanabilir. Mesela mutsuz bir evlilikte hastalanma olasılığımız %35 artıyor. Ama mutlu çiftler, boşanmış veya mutsuz çiftlere göre daha sağlıklı ve daha uzun bir ömür sürdürüyor. Evlilik herşeye rağmen hala tercih edilen yaşam şekli gibi görünüyor.

Daha önceki yazılarımda da hep belirttiğim gibi, ben bu konudaki iyimserliğimi koruyorum – eşlerden ikisi de istekli olduğu sürece.

Boşanıyoruz – Çocuklar Ne Olacak? Bir sonraki yazıda…

Divorce

Boşanma İhtimaliniz %91’e Varan Bir Başarı Oranıyla Tahmin Edilebiliyor Desem?

Amerika Birleşik Devletleri’nde Dr. John Gottman ile eşi Dr. Julie Schwartz Gottman’ın kurdukları Seattle Evlilik ve Aile Enstitüsü’nü duydunuz mu? Bu enstitünün bünyesinde bir Sevgi Laboratuvarı var. Sevgi Laboratuvarı’nda, video kameralar ve mikrofonlarla kaplı yaşam alanlarında yaşayan, holter monitörleriyle takip edilen çiftlerden elde edilen verilerle, 6 yıl içinde boşanma ihtimalinin %91’e varan bir oranda tahmin edilebilir olduğu iddia ediliyor. Araştırma ortamı bildiğiniz BBG evi – hatta yarışmacılara holter takılmış hali; kalp atışları da takip ediliyor çünkü. Veriler, 14 yıl boyunca 650 çift izlenerek elde edilmiş. Uluslararası çalışmalar da dahil 3000’in üzerinde çift incelenmiş.

Sadede gelelim. Bu araştırmaların sonuçlarına göre boşanmanın tahmin edilmesini sağlayan altı belirti var:

  1. Bu modele göre çiftlerde evliliğin yürümeyeceği konusundaki ilk sinyali, tartışmaların başlangıç şekli veriyor. Eleştiri, iğneleme, hor görmeyle başlayan tartışmalar sert başlangıç olarak nitelendiriliyor. Araştırma bulgularına göre sert bir başlangıçla başlayan tartışmalar, olumsuz bir havada sona eriyor. Aman tartışmanızın sert bir başlangıcı olduysa bir mola verin; sonra devam edersiniz!
  2. Tartışmanın başlangıcı sert olunca, Gottman’ların “mahşerin dört atlısı” olarak adlandırdıkları ikinci belirtinin ortaya çıkma ihtimali artıyor: Eleştiri, hor görme, kendini savunma ve duvar örme.
    • Yakınmak, eşimizin başarısız olduğu belirli bir eyleme yönelik oluyor. Eleştiri ise daha genel olduğu için, kişiliğe yönelik olumsuz ifadeler içeriyor. Yakınma bir davranışa, bir eyleme odaklanır. Eleştiri ise karaktere yönelik bir saldırıdır. Eleştirinin artması, mahşerin birinci atlısı. İkisini ayırt etmek önemli. Tartışırken hep eyleme odaklanalım; karaktere değil.
    • Mahşerin ikinci atlısı olan hor görmek, genellikle iğneleme ve kuşku duyma şeklinde su yüzüne çıkıyor. Hor görme diyoruz ama, sıfat yakıştırma, gözlerini devirme, küçümseme, alay etme, kara mizah da hor görme sayılıyor. Bunların hepsi bir tiksinme ima ediyor çünkü. Uzlaşmaya değil, daha fazla çatışmaya neden oluyor. Yapısında saldırgan bir öfke var.
    • Mahşerin üçüncü atlısı savunmaya geçmek. Savunmada karşı tarafa verilen mesaj ‘sorun bende değil, sende’ olduğu için, genellikle çatışmayı arttırıyor.
    • Mahşerin son atlısı da duvar örmek. Yüzleşmek yerine en sonunda eşlerden biri iletişimi tamamen keser. Bu noktada aslında kişi yalnızca çatışmadan değil, eşinden ve evliliğinden de kaçmış olur. Bu davranış, erkekler arasında daha yaygın bu arada – araştırmalar öyle söylüyor. İlk üç atlının yarattığı olumsuzluk, artık duvar örmenin bir çıkış haline geleceği kadar bunaltıcı bir hal almış oluyor. Özellikle nabız 100’ün üzerine çıktığında duvar örme ihtimali artıyor.

Gottman’ların araştırmalarına göre bu dört atlının tek başına varlığı, boşanmaları %82’lik bir isabetle belirliyor.

  1. Boşanmanın üçüncü belirtisi, dolup taşmak. Sert başlangıç ve dört atlının varlığı alışkanlık haline gelince ortaya çıkıyor ama aslında bir korunma aracı bu – durum bizi öyle sarsmıştır ki depremden korunmak için duygusal olarak ilişkiden koparak çatışmaları sona erdirmeyi deneriz.
  2. Dördüncü belirti fizyolojik. Çiftlerin beden dili ve nabzı izlenince, dolup taşmanın bu sefer fiziksel belirtileri ortaya çıkıyor. Nabız 100’lere, hatta 165’e kadar yükselebiliyor. Bu fiziksel durum bile tek başına, sorun çözücü bir yaklaşımı neredeyse imkansız hale getiriyor.
  3. İlk dört belirti ve mahşerin dört atlısı evliliği hemen kopma noktasına getirmeyebilir. Bu durumda beşinci belirti olan başarısız onarma girişimleri ortaya çıkar. Çiftler gerginliği azaltmak için frene basarlar. Bu aslında başarısız bir onarma girişimidir.
  4. Bir ilişki bütün bu olumsuzluklar içinde sıkışıp kaldığı noktada riske giren yalnızca çiftin geleceği değil, aynı zamanda geçmişi de oluyor. Altıncı ve son boşanma belirtisi de kötü anılar olarak adlandırılıyor. Çiftler bu aşamada geçmişlerini bir anlamda yeniden yazarlar. Olumlu hatıraları anımsamakta zorlanırlar. Hep savaşma beklentisi içinde oldukları için evlilik bir işkenceye dönüşebilir. Profesyonel yardım almaya birçok çift bu aşamada karar verir.

Son aşamaya kadar gelindiğinde evlilikle ilgili yaşanılan sorunlar çok ciddi görünür, sorunlardan bahsetmek faydasız gelir, eşler birbirinden ayrı hayatlar sürdürmeye başlar ve yalnızlık belki de en baskın duygu olur. Özellikle eşlerden biri son aşamaya geldiyse evlilik dışı bir ilişki yaşama ihtimali artar. Bu ilişki genellikle evliliğin can çekişmesinin nedeni değil, bir belirtisidir. Bu işaretler görüldüğünde boşanma da bir an meselesi haline gelir.

Yanlış anlaşılmasın, yukarıda özetlemeye çalıştığım tepkileri zaman zaman bütün çiftler verir. Uzun süreli, ‘başarılı’ ilişkilerin farkı, bu durumu sümen altı etmeden, hiç olmamış gibi davranmamaları. Aksine, dönüp, durumu ve kendilerini rahatsız eden noktaları açık açık konuşmaları ve birbirlerinin bakış açısını dinlemeleri, gerektiğinde sorumluluk alıp özür dileyebilmeleri.

Bir araştırma, çiftlerin ilişkilerinde sorun olduğunu ilk hissettikleri andan ortalama 6 yıl sonra çift terapisine başvurduğunu söylüyor. İlişkilerde inişlerin, çıkışların olması çok doğal. Ancak Duygusal Hijyen başlıklı yazımda da belirttiğim gibi, lütfen yardım almak için yaraların kötüleşmesini, iltihaplanmasını beklemeyelim. O zaman tedavi daha sancılı ve daha uzun oluyor.

John Gottman ile Nan Silver’in kaleme aldığı “Evliliği Sürdürmenin Yedi İlkesi” Gottman’ların Sevgi Laboratuvarı’ndan elde ettikleri verileri özetleyen bir kitap. Dili akıcı ve anlaşılır. Konu ilginizi çektiyse tavsiye ederim.

Gottmans

İlişkiler ve Sosyal Medya

Sosyal medya hayatımıza girdiğinden beri bütün ilişkilerimize yeni bir boyut kattı. Arkadaşlarımızı aramak, mesaj atmak yetmiyor artık – arkadaşlık teklifini kabul etmek / etmemek, paylaştıklarını beğenmek / beğenmemek gibi kararlar girdi hayatımıza.

Yeni tanıştığımız, hatta itiraf etmesek de, işe alacağımız insanların bile hayatlarıyla ilgili birçok bilgiyi sosyal medyadan alıyor; sevgililerimizi, arkadaşlarımızı, hatta arkadaşlarımızın arkadaşlarına kadar herkesi yakın takibe alıp iz sürebiliyoruz.

Bir de yeni görgü kuralları çıktı tabii. Daha yarım saat önce WhatsApp’ta çevrimiçi olan bir yakınınızın sabah gönderdiğiniz mesaja cevap yazmamış olması ayıp mı? Arkadaşınızın Instagram’da başka resimleri beğenip sizin resminizi beğenmemesine ne demeli? Peki eski sevgilinizin yeni sevgilisinin hesaplarınızda gezindiğini fark etmek sinir bozucu mu, gurur verici mi?!

Sosyal medyadaki paylaşımlarımıza uyguladığımız pozitif sansür konusu da var tabii. En güzel çıktığımız, en eğlenceli, en mutlu görünen resimleri seçip, filtreler uygulayıp özenle yerleştiriyoruz sayfamıza. Kavga gürültü geçen huzursuz bir yemeğin veya tatilin Instagram ya da Facebook’taki yansıması çok farklı olabiliyor. Bunu bile bile böyle bir resme bakıp bir sonuç çıkarmak, ya da kendi hayatımızla karşılaştırmak ne kadar doğru?

Arkadaşları zor bir dönem geçirirken eğlence resimleri paylaşan insanların yaptığı gerçekten ayıp mı? Eğlenmek suç mu? Herşeye rağmen içlerinden eğlenmek gelebiliyorsa, paylaşma kısmı mıdır ayıp olan?

Yeni bir ilişkiye başladığımızda hemen Facebook’taki ilişki durumumuzu güncellemeli miyiz? Peki ayrıldığımızda? Bunun bile daha suya sabuna dokunmayan yöntemleri var.

Psikolog Esther Perel çağımızda özellikle aldatma sonucu oluşan ayrılıkları binlerce bıçak darbesiyle gelen ölüm şeklinde tanımlıyor. Eskiden yakadaki bir ruj izi, bir parfüm kalıntısı gibi küçük ipuçlarıyla izi sürülen aldatmalara kıyasla bugün internette yasak ilişkilerin neredeyse bütün detaylarıyla karşılaşmak mümkün olabiliyor. Yeni adab-ı muaşeret kurallarına göre bunun uygun karşılığı nedir peki? Sosyal medyadan karşı saldırıya geçmek kabul edilir bir davranış seçeneği mi? Sessiz kalmak mı yoksa doğru yaklaşım sosyal medya adabında? Peki sosyal medyada intikam alınabilir mi? Aldatılan eşlerin yazdıkları yazılar, paylaştıkları resimler intikam için doğru yöntem mi? Boşanma davalarında mahkemelerin sosyal medya hesaplarındaki paylaşımları delil olarak kabul ettiği bir çağda yaşarken bu soruların cevabı biraz karışık.

Tabii internetin bu kadar yaygınlaşmasıyla aldatma eylemi artık illa fiziksel temas da gerektirmemeye başladı. Mesela, sanal ilişkiler aldatma sayılır mı? Peki internetteki erotik sitelere yaklaşımınız nedir? Eşiniz veya sevgiliniz sizinle hemfikir mi? Bunlar hep yeni teknolojiyle son dönemde hayatımıza giren ve ilişkilerde düşünülmesi, konuşulması gereken konular.

Sosyal medya, herşey iyi giderken ilişkilere renk katıyor. Ama işler sarpa sarınca hayatın rengini soldurabiliyor. Herşey ölçüsünde güzel. FOMO yazımda da belirttiğim gibi, dönem dönem de olsa -özellikle hassas bir dönem geçiriyorsak- sanal detoks yapmak hepimize iyi gelebilir.

social-media-courses1

SİZİN EYS*İNİZ KAÇ?

*ACE: “Adverse Childhood Experiences” /eys/ yani
OÇÇD: “Olumsuz Çocukluk Çağı Deneyimleri”

Yapılan araştırmalar, travmatik çocukluk çağı deneyimlerimizin ileri yaşlarda, şişmanlıktan sigara ve uyuşturucu kullanımına, kalp, akciğer, karaciğer, diyabet sorunlarından uyku problemlerine, hayır deme güçlüğü, depresyon ve hatta intihara kadar birçok fiziksel, duygusal ve sosyal sorunla bağlantısını ortaya koyuyor. Çocukken yaşadığımız deneyimlere göre bizim kişisel eys yani OÇÇD puanımız hesaplanıyor (her deneyim bir puan). Puanımız ne kadar yüksekse, ileri yaşta sorunlarla karşılaşma ihtimalimiz de o kadar yükseliyor. Özellikle dört puan ve/veya üzerindeysek durum ciddi.

Ben kendi adıma OÇÇD puanım sıfır sanıyordum – araştırmaların Türkiye ayağını inceleyip nelerin OÇÇD sınıfına girebildiğini fark edene kadar!

Olumsuz çocukluk çağı deneyimleri deyince akla önce aile içi şiddet, cinsel istismar gibi daha büyük travmalar geliyor, öyle değil mi? Önce Amerika Birleşik Devletleri’nde yayımlanan ve ileri yaşta risk faktörü oluşturduğu tespit edilen temel deneyimlere bakalım:

  • Sözlü istismar
  • Fiziksel istismar
  • Cinsel istismar
  • Aile üyelerinden birinde ruhsal bozukluk
  • Aile üyelerinin birinin hapishanede olması
  • Aile üyelerinden birinde madde bağımlılığı olması
  • Ebeveynlerin ayrılmış / boşanmış olmaları
  • Aile içi şiddete tanıklık etmiş olmak

Türkiye’de yürütülen ve sonuçları 2015 yılında yayımlanan çalışmada ise en yaygın olarak tespit edilen ve ‘fiziksel istismar’ olarak sınıflandırılan davranışlara hepimizin en azından tanık olmuş olacağına eminim:

  • Çimdiklemek
  • Acı biber sürmek
  • Kulak çekmek
  • Tokat atmak

Benzer şekilde, Başbakanlık ve Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu tarafından 2010 yılında yürütülen Aile İçi Şiddet ve Çocuk İstismarı Çalışması’nda da saç çekmek, kulak çekmek, cisim fırlatmak, elle vurmak, tokat atmak en sık görülen fiziksel istismar biçimleri olarak yer alıyordu. “Cisim” fırlatmak deyince akla önce terlik geliyor tabii! Çocuğa bağırmak, reddetmek, aşağılamak, küfretmek, korkutmak, tehdit etmek, küçük düşürmek, alay etmek de bu çalışmada yaygın olarak görüldüğü tespit edilen duygusal istismar türleriydi.

2015 yılında yayımlanan çalışmada ise ülkemizde tespit edilen en yaygın psikolojik / sözlü istismar davranışları arasında:

  • Bağırmak
  • Aşağılamak
  • Kendini kötü hisseden ebeveynin çocuğu suçlaması
  • Diğer çocuklarla karşılaştırmak
  • Öcü ve benzeri varlıkları çağırma ile korkutmak

yer alıyor. Gulyabani‘den, öcülerden korkarak büyümüş bir nesiliz biz – bence hepimizin hanesine buradan en az +1 puan eklenir!

Dünya Sağlık Örgütü Avrupa Bölge Ofisi ve Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi tarafından 2013 yılında hazırlanan “Türkiye’de Üniversite Öğrencilerinde Çocukluk Çağı Olumsuz Yaşam Deneyimleri Araştırması Çalışma Raporu”nda da ülkemizde en yaygın olarak görülen OÇÇD yine fiziksel istismar ve ihmal olarak geçiyor.

İhmal kapsamında, çocukların kendilerini önemsiz hissetmeleri en yaygın duygu. Annesi veya babası hep evde olan bir çocuk da ihmal edilmiş olabiliyor – fiziksel olarak evin içinde olmak başka, çocuğa ilgi ve şefkat göstermek başka.

Aile içi şiddete tanık olan çocuklarda ise genellikle evde korkmalarına neden olacak şekilde bağıran ve birbirleriyle tartışan yetişkinler var işin içinde.

Kronik stres yaşayan bu çocukların vücutları stres hormonlarıyla doluyor. Bunun da fiziksel yan etkileri var. Özellikle 0-18 yaş arası yaşanılan travmalar, hele ki tekrarlanan, uzayan nitelikteyse, birikip zamana yayıldığında kompleks travmaya dönüşüyor.

Bu tür deneyimlerin uzun vadeli sonuçları arasında kanser, fibromiyalji, kolit, ülser, kalp ve damar rahatsızlıkları, yüksek tansiyon, karaciğer sorunları, infertilite, astım, alerjiler, romatizmal rahatsızlıklar, solunum yolları rahatsızlıkları, diyabet, obezite, migren ve bağışıklık sistemi rahatsızlıkları var.

Psikolojik sonuçlarda ise depresyon, intihar teşebbüsleri, sigara ve madde kullanımı, travma sonrası stres bozukluğu ve öfke kontrol sorunları yer alıyor.

Bu yazıyı moral bozmak için yazmıyorum. Gülüp geçtiğimiz, üzerinde bile durmadığımız “acı biber sürmek” gibi alışkanlıklarımızın ya da sarf ettiğimiz “sen onu beceremezsin” gibi basit cümlelerimizin bile çocuklarımızın üzerindeki olası uzun vadeli etkilerine bir kere daha dikkat çekmek istedim. Bir yakınım oğluna yanımda “sen onu beceremezsin” dediğinde çocuğun yüzünün aldığı ifade hala gözümün önündedir. Ben kendi adıma “Biz böyle büyüdük; kötü mü oldu?” anlayışını kabullenemiyorum.

Çocuklarımızın fiziksel sağlığına dikkat ettiğimiz kadar psikolojik sağlığına da özen gösterelim.
Azarlamanın, gözyaşlarının hakim olduğu bir ev ortamında bütün meyvelerin, sebzelerin organik olması ya da kış salçasının yazdan yapılması çare olmuyor.
Keşke olsa!

Not: Kendi puanınızı hesaplayabileceğiniz kısa anket için lütfen tıklayın.

crying girl wallpaper (13)

Gümüş Yıl Ayrılıkları

Geçenlerde Amerika Birleşik Devletleri’nde 60 yaş ve üzerindeki çiftlerin boşanma oranlarının artışıyla ilgili bir istatistik dikkatimi çekti. Durup düşününce, ileri yaş ayrılıklarının kendi çevremde de arttığını fark ettim ve şaşırdım.

Tam da “hayat arkadaşlığı” teriminin ifade ettiği sırt sırta verme, takım olma durumunun keyfini çıkaracağımız, meyvelerini toplayacağımız bu dönemde ayrılık niye? Artık o eski uzun, tek parça yastıklar kalmadığı için mi bir yastıkta kocayanlar azaldı bilmiyorum. İki yastıkta başlayan evlilikler mi ayrılıkla sonuçlanıyor? Alıştığımız 50×70 cm. yastıklara eskiler “küstüm yastığı” dermiş zaten.

Aile yaşam döngüsüne baktığımızda, çocuklar evden ayrıldığı zaman yaşanabilen “boş yuva sendromu”, çiftin, çocukların sorumlulukları ortadan kalkınca oluşan boşlukla baş etmesini ifade ediyor. Emeklilik sonrası ise artık çalışmıyor olmaktan dolayı bir boşluk yaşanabiliyor.

Bu, aslında eşlerin birbirlerini yeniden keşfetmeleri ve birlikte zaman geçirmeleri için bir fırsat. Ancak yaşlanmayla eşzamanlı olarak çok fazla kayıp yaşıyoruz:

  • Sosyal statümüzün kaybı
  • Satın alma gücümüzün azalması / kaybı
  • Arkadaşlarımızın, yakınlarımızın kaybı / ölümü
  • Kendi hayatımızın sonunun yaklaşıyor olmasının yarattığı kayıp duygusu
  • Gençliğin, çekiciliğin ve cinsel gücün kaybı
  • Sağlığın ve fiziksel gücün kaybı
  • Yakın çevreye fiziksel ve/veya maddi bağımlılığın artmasıyla özgürlüğün, bağımsızlığın kaybı

Bu kayıp duygusu kaygı seviyemizi yükseltiyor.

Emekli bir çift olarak zamanımızın çoğunu baş başa geçirmek, meslek hayatımızın bize sağladığı kişisel alanı, yaşam boşluğunu ve sosyal çevreyi kaybetmiş olduğumuz için, klostrofobik* bir etki yaratabiliyor.

Bu dönemde çiftin paralel hayatları artık kesişmiş, mesafe ihtiyaçlarını karşılayabilecek alanları da ortadan kalkmış olabiliyor. Bu mesafe ihtiyacını

  • “İşe gitmem lazım.”
  • “Ofise uğramam gerekiyor.”
  • “Toplantım var.”
  • “Bir görüşmem var.”

gibi sosyal olarak kabul edilebilir bahanelerle karşılayan ve vicdanı rahat bir şekilde evden çıkan kişiler, emekli olduktan sonra eşlerine bu ihtiyaçlarını açıkça ifade etmeye çekinebiliyor.

Evliliğimizde yüzleşmek istemediğimiz sorunlar olduğunda bunları cinselliği kullanarak ve/veya araya biraz mesafe koyarak (işe giderek) geçiştirebiliyoruz. Aslında sorunları hasır altı ediyor ama yakınlığı koruyoruz. Yaşlılıkla birlikte cinsellik ve işe gitme eylemleri azalınca ya da ortadan kalkınca, bütün bu ertelenmiş sorunlarla bir anda yüzleşmek durumunda kalabiliyoruz. Bu noktada da profesyonel yardım alan ve/veya boşanan çift sayısı da giderek artıyor.

Tabii boşanmak özellikle ülkemizde bu yaş grubu için günümüzde bile atması zor bir adım olabiliyor. Peki hala aynı çatı altında yaşadıkları halde farklı odalarda uyuyan, farklı hayatlar yaşayan kaç çift tanıyorsunuz?

Evlenmeden önce hepimiz nasıl bir evimiz olsun, kaç çocuğumuz olsun, adını ne koysak gibi hayaller kurduk. Peki emeklilikle ilgili hayallerimizi hiç paylaştık mı? Bu konu da biraz sorunlu!

Eşlerden biri emekli olur olmaz başka bir şehre, hatta başka bir ülkeye taşınmayı hayal ederken diğeri torunlarına yakın bir eve geçip onlara yakın yaşamak istiyorsa, bu bile ilişkide yara açabiliyor. Siz siz olun, evlenmeden önceki romantik hayallerinize emeklilik planlarınızı da ekleyin – sonra söylemedi demeyin!

Ama merak etmeyin; emeklilik yaşına kadar sürmüş bir evlilikte bu tür sorunlarla baş etmek için gereken iletişim ve müzakere becerileri zaten gelişmiştir bence.

Yazıma Can Yücel’in en sevdiğim şiirlerinden biriyle son vermek istedim.

Bütün emekli çiftler için…

Bir de hala hep el ele, diz dize yaş alan annemle babam için…

Seninle Yaşlanmak İstiyorum

Seneler geçsin,

Sen beni bil ben seni bileyim istiyorum.

Benim olduğun kadar dostlarının,

Dostlarının olduğun kadar benim ol istiyorum.

Nice sıkıntı ve zorluk yaşayıp anlatalım.

Yaşayalım ki, öğrenelim hayatı ve destek çıkmayı.

Birbirimizin omuzlarında ağlamalıyız.

Sen çok dertlenip, içip arkadaşlarınla eve gelmelisin.

Paylaşmalı ve beraber sıkılmalıyız.

Öyle ki, yalnız sıkılmak sıkmalı bizi.

Yaşayalım ki, paramız olunca sevinelim.

Güzel günlerimizi, evimizde, bir şişe şarap ve pijamalarımızla kutlayalım.

Ya da bazen dostlarla ucuz biralar içerek….

Böylece yaşamalıyız işte.

Sonra çocuklarımız olmalı,

Düşünsene senin ve benim olan bir canlı.

Geceleri ağladıkça sırasıyla susturmalıyız.

Sen arada mızıkçılık yapmalısın.

Ve ben söylenerek senin sıranı almalıyım.

Yorgun olduğum için yemek yapmamalıyım,

Söylenerek yumurta kırmalısın.

Hava soğukken birbirimize sıkıca sarılıp yatmalıyız.

Zaman su gibi akıp giderken,

Herşey yaşanmış bir hayatımız olmalı.

Herşeye rağmen hiç bıkmamalıyız birbirimizden.

Mutlu da olsa, kötü de olsa,

Yaşadığımız günler bizim günlerimiz olmalı.

Saçlara düşünce ya da gidince aklar,

Çocukları güvence altına alıp gitmeli bu şehirden.

Kavgasız,

Her sabah cinayetle uyanılmayan,

Sessiz bir yere gitmeliyiz.

Geceleri balkonda denizi seyredip,

Sandalyelerimizde sallanmalıyız.

Eve gelip benden kahve istemelisin.

Çocuklar gelmeli ziyaretimize,

Geçmişteki hareketli günlerimizi anımsamalıyız.

Öyle sevmelisin ki beni,

Bu yazdıklarım korkutmamalı seni,

Tebessümler açtırmalı yüzünde.

Bir gün bu hayatı bırakıp giderken,

Sadece mutluluk olmalı yüzümüzde

Birbirimiz sevmenin gururu olmalı “HERŞEYDE”…

Can Yücel.

*Klostrofobi: Kapalı yerde kalma fobisi.

Yastik_Ahu

Aşkın Heykeli

Her sene Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Nevada Black Rock (Siyah Taş) Çölü’nde onbinlerce insan toplanıp, The Burning Man (Yanan Adam) Festivali için Black Rock Şehri’ni kuruyor. Son gece, festivalin sembolü olan adam figürü yakılıyor ve ‘şehir’ yok oluyor. 1986 yılında San Francisco’da bir kumsalda başlayan Black Rock Festivali, birçok insanın ölmeden önce yaşamak istediği tecrübeler listesine girmiş durumda. Kurulan, kendi kendine yetmeye, kendini ifade etmeye ve sanata adanmış bir şehir.

Bu seneki festival 30 Ağustos – 07 Eylül 2015’teydi. Ben orada değildim ama festival başladığından beri dikkatimi çeken ve aklıma kazınan “Love” yani “Aşk” adlı bir heykel var.

Instagram sayfamı takip edenler fark etmiş olabilir, ilişki temalı ve belirgin bir duyguyu anlatan heykeller özel ilgi alanım oldu bir süredir.

Ukraynalı sanatçı Alexander Milov’a ait olan bu eser, 1750 x 770 x 500 cm boyutunda ve 4,5 ton ağırlığında. Heykel, bir erkek ile bir kadın arasındaki anlaşmazlığın hem iç hem de dış yansımasını gösteriyor. Bedenleri kafes şeklinde tasarlanmış olan bu iki insanın iç benlikleri, içlerindeki çocuk hapsolmuş durumda. Gece olduğunda çocuklar ışık saçmaya başlıyor. Bu ışık, karanlık dönemlerde yeniden bir araya gelme, barışma umudunu sembolize eden saflığın, içtenliğin yansıması.

Sanatçı, birbirine sırtını dönmüş ama uzaklaşamamış bu iki insanın bağlanma ihtiyacını, dışa vurulamayan saf sevgisini daha güzel yansıtamazdı. Özellikle çift ve aile terapi ortamlarında çok sık gördüğümüz çelişkili duyguları somutlaştıran bu heykeli buradan da paylaşmak istedim…

Karanlık günlerde bırakalım içimizdeki çocuk konuşsun; dünya daha saf, daha aydınlık bir yer olsun.

photo-original

620x260_643485a195988e6269cab82efdd361d8_c

Akşam yemeğe geliyor musun?

Ferzan Özpetek filmlerini çok severim. En çok da hemen hemen bütün filmlerinde yer alan kalabalık sofraları.

Ben de böyle büyüdüm. Kalabalık olmasa da, bizim evde akşam yemeklerinde sofraya beraber oturulurdu. Dördümüz de birbirimizin o gün ne yaptığından, ne yapmadığından haberdar olurduk. Yaşarken çok da önemli bir detay gibi gelmezdi bana. Ne zaman ki büyüdüm, kendi çocuklarım oldu, o zaman anladım beraber yenilen akşam yemeklerinin, aile sofralarının değerini.

13-14 yaşlarındaydım; okuldan bir arkadaşım, evlerinde ailece akşam yemeği yenmediğini söylemişti. Kim evdeyse, acıktığında kendi tabağına yemek alıp odasında ya da televizyon karşısında yermiş. Bu tablo bana üzücü gelmişti. Herhalde ilk defa o gün düşünmeye başlamıştım akşam yemeğinde konuştuklarımızı, konuşmadıklarımızı.

Geçen akşam bizim evde çok sevdiğim dostlarımla çoluk çocuk, şen şakrak bir yemeğe ev sahipliği yaptım yine. O sofra, bu yazıya vesile olmuş oldu!

Günümüzde anne babaların iş ve sosyal hayatı, çocukların okulları, ödevleri, aktiviteleri derken her akşam aynı saatte ailece sofraya oturmak zorlaştı. Bunu yapamadığımız zamanlar beni huzursuz etmiştir her zaman; bir şeyler eksik kalmış gibi hissetmişimdir. Çocukken öğrendiklerimiz, alıştıklarımız ne kadar güçlü öğrenmelermiş meğer!

Amerika Birleşik Devletleri’nde Anne K. Fishel tarafından başlatılan “The Family Dinner Project” (Ailece Akşam Yemeği Projesi) projesinden, arkadaşım Yudum Akyıl aracılığıyla haberdar olmuştum. Duyar duymaz American Management Association tarafından 2015 yılında basılan “Home For Dinner” (Akşam Yemeği Evde) adlı kitabı aldım – bir nefeste de okudum.

Dr. Fishel kitabında hem kendi ailesiyle yemek yaparken / yemek yerken yaşadığı tecrübelerini paylaşıyor, hem de bir aile terapisti olarak danışanlarının bu konuya odaklandıklarında hayatlarında nasıl bir fark yaratabildiğini örnek yöntemlerle açıklıyor.

Dr. Fishel’ın ifadesiyle, bir çift için cinsellik ne ise, çocuklar için kum havuzu ne ise, gençler için müzik ne ise, aileler için de yemek sofraları o. Ailece birlikte yemek yeme alışkanlığının aile bireylerini madde bağımlılığı, obezite, okulda düşük notlar ve çeşitli davranışsal sorunlardan koruduğunu gösteriyor araştırmalar.

Yine araştırmalar, akşam yemeğinde yapılan sohbetlerin, çocukların dil gelişimi için kitap okumak kadar faydalı olduğunu gösteriyor. Aile bireylerinin birbirine anlattıkları hikayeler, çocukların kendilerine güvenlerinin artmasına katkı sağlıyor.

Birlikte yemek yiyen aile bireylerinin yemek dışında da birlikte daha fazla zaman geçirdiğini, aralarındaki bağın daha güçlü olduğunu görüyoruz.

Tabii sadece masanın başında oturmak yeterli olmuyor. Bazı evlerde ailelerin birlikte sofraya oturduklarına tanık oluyorum ama anneler çocukları azarlıyorsa, anne-baba kavga ediyorsa, ya da en kötüsü, herkes sessizce oturuyorsa, bunun sürece pek de faydası olmuyor. Hele ki aile bireylerinden biri veya birkaçı bu ortamdan kaçınıyorsa, bunun sebeplerine bakmak lazım.

Yemek bir sembol. Birlikte yemek yemek ailenin ortak bir değer, bir kimlik yaratmasını kolaylaştıran, aile bireylerinin bağını güçlendiren bir ritüel aslında. Yalnızca “Günün nasıl geçti?” sorusuyla sınırlı kalmamak için sofrada oynayabileceğimiz bazı oyunlar da var. İşte birkaç örnek:

  • Gül ve diken: Her bir aile bireyi o gün yaşadıklarından bir olumlu (gül) bir de olumsuz (diken) tecrübesini paylaşır.
  • İki doğru bir yalan: Her bir aile bireyi, o gün başından geçen olaylarla ilgili ikisi doğru biri yanlış olmak üzere üç cümle kurar. Ailesi, hangilerinin yalan olduğunu tahmin etmeye çalışır.
  • Hangisini tercih ederdin: Aile bireylerinden her birine tercihleriyle ilgili sorular sorulur. Mesela “Telefonun mu olmadan yaşamak isterdin, televizyonun mu?”, “Geçmişte mi yaşamak isterdin, gelecekte mi?”, “Aklına bir şarkının takılmasını mı tercih ederdin yoksa her gece aynı rüyayı görmeyi mi?”
  • Beni ne kadar iyi tanıyorsun?: Bütün aile bireylerine üzerinde üç soru olan bir kağıt verip cevaplamalarını istenir. Örneğin “Yangın çıksa yanına alacağın tek şey ne olurdu?”, “Bir ünlüyle yemek yesen, kim olurdu?”, “Bir çizgi film karakteri olabilsen, hangisi olurdun?”, “Boynuna bir dövme yaptıracak olsan, ne olurdu?” gibi sorular. Yanıtları oyunun lideri toplar ve aile bireyleri hangi cevabın kime ait olduğunu tahmin etmeye çalışır.
  • Sohbet kavanozu: Ufak ufak kesilmiş kağıtlara sorular yazılır ve hepsi bir kavanoza doldurulur. Her bir aile bireyi bu kağıtlardan birini çeker ve herkes çektiği soruya cevap verir. Bazı örnek sorular: “En iyi arkadaşın kim?”, “Kendini üzgün hissettiğin zaman, daha iyi hissetmen için ne yapabiliriz?”, “Ailemizle ilgili en sevdiğin anın hangisi?”, “İsminin nasıl / neden seçildiğini biliyor musun?”, “Üç dileğin olsa, ne dilerdin?”, “Konuşmayı mı daha çok seversin, dinlemeyi mi?”, “En sevdiğin özelliğin hangisidir?”, “Kendini en rahat hissettiğin yer neresi?”, “Hep aynı yaşta kalabilecek olsan, hangi yaşta kalırdın? Neden?”.

Oyun oynamak eğlenceli bir teknik olsa da, sofraları değerli yapan genellikle aile bireylerinin birbirlerine anlattıkları hikayeler oluyor. Özellikle çocuklarımızın başlarından geçen olayları anlatmalarına, onları aktif bir şekilde dinleyerek ve izleme soruları sorarak destek vermek çok önemli.

Aklınıza hiç anlatacak hikaye gelmezse, her bir aile bireyinin sırayla bir cümle kurarak sohbeti ilerlettiğinde bile ortaya komik hikayeler çıkacaktır.

İlginizi çekerse www.thefamilydinnerproject.org web sitesinde de yemek tariflerinden örnek sohbet konularına, oyunlardan blog yazılarına birçok kaynak bulabilirsiniz.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2006 Aile Yapısı Araştırması’na göre Türkiye’de hanehalkı üyeleri %88,8 oranında akşam yemeklerinde düzenli olarak biraraya geliyor zaten. Bu çok umut verici bir istatistik.

Hepimizin her akşam aynı anda evde olması zor olsa da, kendi adıma evde kim varsa birlikte yemek yemesi konusunda ısrar ediyorum. Bir de FOMO yazımda da önerdiğim gibi, telefon, iPad, laptop, televizyon gibi dikkatimizi dağıtan teknolojik unsurları en azından yemek bitene kadar ortadan kaldırdık mı, keyfimize diyecek yok. Bunu bu kadar ciddi bir şekilde ilk denediğimde büyük kızım Melis, “Çok sıkılacağımı sanmıştım ama yediğim en eğlenceli yemeklerden biri oldu bu.” demişti. Bu sağlıklı, faydalı ve çok da keyifli bir ritüel. Afiyet olsun!

Home4Dinner

Doğum Sıramız

Hiç yeni tanıştığınız bir kişinin doğum sırasını tahmin ettiğiniz oldu mu? İlk çocuk mu, tek çocuk mu, ortanca çocuk mu, ailenin en küçüğü mü… Hangi davranışları onu ele verdi?

Kardeşler bir elin parmakları gibi farklıdır deriz. Sonra da bacanaklar ve eltiler arasındaki farklılıklara şaşarız! Halbuki bir elin parmakları gibi olan kardeşlerin eş seçimlerinin benzer olmasını bekleyemeyiz. Peki ya arkadaş seçimleri?

Aileyi bir ağaç gövdesi gibi düşünürseniz, kardeşler de ağacın dalları gibidir. Dallar aynı yerden büyümez. Farklı yerlerden uzar, farklı yönlerde gelişirler.

Psikolog Walter Toman’a göre doğum sıramız, kişilik özelliklerimizi belirleyen önemli bir etken. Doğum sıralarının biri, diğerine göre daha kötü ya da daha iyi değil; hatta birbirlerini tamamlayıcı özellikler taşıyor.

Bu konudaki araştırma sonuçları sadece aile ortamları için değil, iş ortamları için de önemli veri sağlıyor. Örneğin ailenin en büyük çocuğu çoğunlukla liderlik pozisyonları alırken, en küçük çocuklar genelde yönetilen taraf oluyorlar. Bu nedenle ailesinin en büyüğü olan bir yönetici, ailenin en küçüğü olan bir asistanla daha rahat çalışabiliyor. Bazı küçük çocuklar da yönetmeyi sevebilir; ancak yönetim tarzları büyük çocuklardan farklı olacaktır.

İlk çocukların en belirgin özelliği, her şeyi kendileri halletmeye çalışan mükemmeliyetçi ve dominant yapılarıdır. Kitaplarla araları çok iyidir. Psikolog Kevin Leman, ‘Kaçıncı Çocuksunuz?’ (Tara Kitap, 2015, İstanbul) kitabında ilk çocukların özelliklerini şöyle sıralıyor: “Mükemmeliyetçi, güvenilir, vicdanlı, liste yapan, düzenli, çalışkan, doğal lider, eleştirel, ciddi, akademik, mantıklı, sürprizleri sevmeyen, teknolojiye meraklı.” Teknoloji konusunu bilemem ama bu liste bana uydu gibi!

Araştırmalar, ilk çocukların sonra doğan çocuklara kıyasla başarılı olmak konusunda daha yüksek motivasyon sergilediğini gösteriyor. İlk çocuklar, sonradan doğanlara göre daha erken konuşuyor ve yürüyor. İlk çocuklar, kontrolü ellerinde tutmayı seviyor. Dünya liderleri genellikle ilk çocuklardan çıkıyor.

Ortanca çocuklar ise arabuluculuk yapmakta iyiler. Dr. Leman, ortanca çocukları tanımlamak için “arabulucu, uzlaşmacı, fedakar, diplomatik, çatışmalardan kaçınan, bağımsız, vefalı, sadık, çok arkadaşı olan, özgür, ketum” sıfatlarını kullanıyor. Ailedeki herkesten daha fazla arkadaşları oluyor ortanca çocukların. Sır tutmakta üstlerine yok. Hayatlarının süt liman olmasını tercih ediyorlar. Genellikle hemen üstlerindeki çocuğu temel alıyorlar. Bu nedenle ortanca çocukların özellikleriyle ilgili bir genelleme yapmak da zor. Ortanca çocukların daha romantik olduklarını eklemek zorundayım ama.

Ailenin en küçüklerinin özellikleri ise şöyle: “Manipülatif, cazibeli, alımlı, başkalarını suçlayan, ilgi arayan, azimli, insan canlısı, dirençli, doğal bir satış elemanı, büyümüş de küçülmüş, ilgili, şefkatli, kaygısız, şen şakrak, sürprizleri seven, kararlı, yaratıcı.” Bu kişilerin genellikle sezgileri güçlü oluyor. Rekabeti seviyorlar. Ünlü komedyenlerin birçoğu ailelerinin en küçüğü. Toplantı salonlarında, en arkadaki kahve masasının başında herkesle sohbet eden kişiler, genellikle son çocuklardır. İlgi çekme arzuları onları cesur yapar. Dar bir bütçeyle yaşamak, diğer kardeşlere göre onları daha fazla zorlar. Topu başkalarına atıp diğer insanları sorumlu tutma huyları olabilir.

Ailenin en küçük çocuklarının yakınlarında birkaç ilk çocuk mutlaka bulursunuz zaten.

Bir de tek çocuklar var: “Titiz, ölçülü, başarılı, kendi kendini motive edebilen, heybetli, dikkatli, kitap okumayı seven, siyah-beyaz düşünen, aşırılıklar içeren ifadelerle konuşan, başarısızlığa tahammülü olmayan, kendine dair yüksek beklentileri olan, mükemmeliyetçi, kendisinden yaşlı ya da genç kişilerle kendini daha rahat hisseden, hırslı, organize.” Kendini biraz fazla önemli hissetmek, benmerkezci olmak bu çocukların en yaygın sorunu oluyor. Yetişkin olduklarında da diğer insanlardan daha değerli olduklarını düşünmeye devam edebiliyor, işler istedikleri gibi gitmediğinde kendilerine adaletsiz davranıldığını düşünebiliyorlar. İnisiyatif almak konusunda becerikli ve kendilerine güven duyguları yüksek oluyor.

Tek çocuk bir erkek olduğunda kariyer odaklı bir hayat sürebiliyor. Tek çocuk bir kadınsa, genellikle hayat boyu yanında kendisine destek verecek bir kişi arıyor. Bu kişi annesi, babası ya da eşi olabilir.

İlk çocukların ve tek çocukların liste yapma merakları araştırmalarda sık sık karşıma çıktı. Bu büyük çocuk olarak bana çok uydu – listelerim meşhurdur, yakın çevrem bilir! Birkaç sene önce büyük kızım Melis kışın ortasında elinde kağıt kalem, “Hadi anne, yaz tatili için liste yapmaya başlayalım.” diye yanıma geldiğinde dehşete düşmüştüm ama!

Tabii ilk çocuk her zaman ilk çocuk rolü oynamayabiliyor. Mesela ailede belirli bir cinsiyette ilk doğan çocuk (ailenin ilk oğlu ya da ilk kızı), veya aynı cinsiyette olan en yakın kardeşinden beş yaş veya daha fazla büyük olan çocuk da ilk çocuk özelliği taşıyabiliyor. Anlayacağınız durum biraz karışık.

Nasıl astrologlar burcunuz kadar yükselen burcunuz da önemli diyor, doğum sırası da basit bir rütbe sistemine dayanmıyor aslında. Doğum tarihi dışında kişilik özelliklerini etkileyen birçok unsur var.

Doğum sırası teorilerini etkileyen diğer değişkenler kardeşler arasındaki yaş farkı, kardeşlerin cinsiyeti, fiziksel, zihinsel veya duygusal farklar, kardeş ölümleri, evlat edinmeler, ebeveynlerin doğum sıraları, ebeveynlik tarzları, ölüm veya boşanmalar, yeniden evlenmeler gibi. Araştırmalar, bizi en çok karşı cinsten olan ebeveynimizin etkilediğini gösteriyor.

Araştırmalara göre ikinci çocuk ilk çocuktan çok farklı oluyor – özellikle aralarındaki yaş farkı beş yaştan azsa ve cinsiyetleri aynıysa. İki kardeş de erkekse, rekabet daha da artıyor. İki kızı olan ailelerde ise babanın dengeleyici bir rol üstlenmesi ve kızlarıyla ayrı ayrı, birebir zaman geçirmesi, çocukların kendilerine güvenlerinin gelişmesi için önem taşıyor.

İkizlerin ise rakip–arkadaş karışımı bir ilişkileri oluyor. Kimin ilk çocuk olduğu genellikle ilk bakışta anlaşılıyor. Çoğunlukla bir kardeş yönetiyor, diğeri yönetiliyor. Özellikle cinsiyetin aynı olduğu durumlarda rekabet artabilir. İkizler bütün ilişkilerinde çok düşünceli kişilerdir. Ben kendi adıma dostluklarından çok keyif alırım!

Doğum sırası araştırmalarının çift terapisi noktasında en ilginç yanı, boşanma ihtimallerini de ortaya koyması. Örneğin kendinden küçük bir kız kardeşi olan bir erkek, abisi olan bir kadınla evlendiğinde boşanma ihtimali, kendinden küçük bir erkek kardeşi olan bir erkekle kendinden küçük bir kız kardeşi olan bir kadının yaptığı evliliğe kıyasla daha düşük oluyor. Çünkü ilk örnekte eşlerin doğum sırası birbirini tamamlıyor ve karşı cinsten bir kişiyle aynı evde yaşamaya alışık oluyorlar. İkinci örnekte hem doğum sıraları birbirini tamamlamıyor, hem de eşler karşı cinsten biriyle yaşamaya alışık olmuyor.

Başka bir örnek olarak, iki ilk çocuğun anlaşması zor olabiliyor, çünkü her iki eş de direksiyonda olmak isteyebiliyor. Aynı şekilde iki son çocuk da, en küçük olmanın getirdiği ayrıcalıkları ilişkilerinde de beklerse sorun yaşayabiliyor. Ancak bu iki örnekte de, eşler birbirlerine olan benzerliklerini fark edip hayranlık duyabiliyorsa, yürüyor. Yani bir anlamda, ilişkinin narsistik bir niteliği oluyor. Benzer düşünce yapıları, zorlukları birlikte aşmaları için sağlam bir temel bile oluşturabiliyor. Ama herhangi bir konuda karşı karşıya geldiklerinde iki taraf da geri adım atmayınca, evlilik çıkmaza girebiliyor.

İki ortanca çocuğun yaptığı evlilikte de eşlerin fazla uzlaşmacı tutumu kaçınmaya neden olabiliyor. Bu iletişim eksikliği zamanla evliliği çıkmaza sokabiliyor. Bu eşleşmede en çok rastlanan, iletişim sorunları.

İki en küçük çocuk ise evlenmeden önce eğlenceli bir flört dönemi yaşayabilir. Her iki eş de eğlenmeyi sever ve risk alır. Ancak eşlerden biri aile bütçesinin sorumluluğunu almazsa, bir süre sonra maddi sıkıntı çekebilirler.

En iyimser eşleşme, ortanca çocuk ile son çocuk arasında oluyor. Uzlaşma konusunda usta olan ortanca çocukla dışa dönük ve sosyal son çocuk iyi bir çift oluyor.

Bu konunun özellikle eş seçimi boyutunun ilgi çektiğini görüyorum. Daha detaylı bilgi için William Cane’in doğum sırası hakkında detaylı bilgi veren web sitesi ve kitabına göz atabilirsiniz. Psikolog Kevin Leman’ın daha önce de bahsettiğim Kaçıncı Çocuksunuz kitabı da Türkçe baskısı olduğu için iyi bir kaynak.

Bir genelleme yapmak gerekiyorsa, kendi doğum sıranızdan farklı biriyle evlenmeniz, mutlu olma şansınızı arttırıyor. İlk çocuk ve son çocuk kombinasyonunun mutlu bir evlilik için şansı diğer kombinasyonlardan biraz daha yüksek diyor araştırmalar.

Anne-babalar olarak en önemli görevimiz, elimizden geldiği kadar bütün çocuklarımıza eşit davranmak ve eşit sevgi / ilgi göstermek. Çocuklarımıza yaklaşımlarımız, en az doğum sıraları, cinsiyetleri, fiziksel veya duygusal özellikleri kadar önemli. Başka yapacak birşey yok!

KacinciCocuksunuz