Akşam yemeğe geliyor musun?

Ferzan Özpetek filmlerini çok severim. En çok da hemen hemen bütün filmlerinde yer alan kalabalık sofraları.

Ben de böyle büyüdüm. Kalabalık olmasa da, bizim evde akşam yemeklerinde sofraya beraber oturulurdu. Dördümüz de birbirimizin o gün ne yaptığından, ne yapmadığından haberdar olurduk. Yaşarken çok da önemli bir detay gibi gelmezdi bana. Ne zaman ki büyüdüm, kendi çocuklarım oldu, o zaman anladım beraber yenilen akşam yemeklerinin, aile sofralarının değerini.

13-14 yaşlarındaydım; okuldan bir arkadaşım, evlerinde ailece akşam yemeği yenmediğini söylemişti. Kim evdeyse, acıktığında kendi tabağına yemek alıp odasında ya da televizyon karşısında yermiş. Bu tablo bana üzücü gelmişti. Herhalde ilk defa o gün düşünmeye başlamıştım akşam yemeğinde konuştuklarımızı, konuşmadıklarımızı.

Geçen akşam bizim evde çok sevdiğim dostlarımla çoluk çocuk, şen şakrak bir yemeğe ev sahipliği yaptım yine. O sofra, bu yazıya vesile olmuş oldu!

Günümüzde anne babaların iş ve sosyal hayatı, çocukların okulları, ödevleri, aktiviteleri derken her akşam aynı saatte ailece sofraya oturmak zorlaştı. Bunu yapamadığımız zamanlar beni huzursuz etmiştir her zaman; bir şeyler eksik kalmış gibi hissetmişimdir. Çocukken öğrendiklerimiz, alıştıklarımız ne kadar güçlü öğrenmelermiş meğer!

Amerika Birleşik Devletleri’nde Anne K. Fishel tarafından başlatılan “The Family Dinner Project” (Ailece Akşam Yemeği Projesi) projesinden, arkadaşım Yudum Akyıl aracılığıyla haberdar olmuştum. Duyar duymaz American Management Association tarafından 2015 yılında basılan “Home For Dinner” (Akşam Yemeği Evde) adlı kitabı aldım – bir nefeste de okudum.

Dr. Fishel kitabında hem kendi ailesiyle yemek yaparken / yemek yerken yaşadığı tecrübelerini paylaşıyor, hem de bir aile terapisti olarak danışanlarının bu konuya odaklandıklarında hayatlarında nasıl bir fark yaratabildiğini örnek yöntemlerle açıklıyor.

Dr. Fishel’ın ifadesiyle, bir çift için cinsellik ne ise, çocuklar için kum havuzu ne ise, gençler için müzik ne ise, aileler için de yemek sofraları o. Ailece birlikte yemek yeme alışkanlığının aile bireylerini madde bağımlılığı, obezite, okulda düşük notlar ve çeşitli davranışsal sorunlardan koruduğunu gösteriyor araştırmalar.

Yine araştırmalar, akşam yemeğinde yapılan sohbetlerin, çocukların dil gelişimi için kitap okumak kadar faydalı olduğunu gösteriyor. Aile bireylerinin birbirine anlattıkları hikayeler, çocukların kendilerine güvenlerinin artmasına katkı sağlıyor.

Birlikte yemek yiyen aile bireylerinin yemek dışında da birlikte daha fazla zaman geçirdiğini, aralarındaki bağın daha güçlü olduğunu görüyoruz.

Tabii sadece masanın başında oturmak yeterli olmuyor. Bazı evlerde ailelerin birlikte sofraya oturduklarına tanık oluyorum ama anneler çocukları azarlıyorsa, anne-baba kavga ediyorsa, ya da en kötüsü, herkes sessizce oturuyorsa, bunun sürece pek de faydası olmuyor. Hele ki aile bireylerinden biri veya birkaçı bu ortamdan kaçınıyorsa, bunun sebeplerine bakmak lazım.

Yemek bir sembol. Birlikte yemek yemek ailenin ortak bir değer, bir kimlik yaratmasını kolaylaştıran, aile bireylerinin bağını güçlendiren bir ritüel aslında. Yalnızca “Günün nasıl geçti?” sorusuyla sınırlı kalmamak için sofrada oynayabileceğimiz bazı oyunlar da var. İşte birkaç örnek:

  • Gül ve diken: Her bir aile bireyi o gün yaşadıklarından bir olumlu (gül) bir de olumsuz (diken) tecrübesini paylaşır.
  • İki doğru bir yalan: Her bir aile bireyi, o gün başından geçen olaylarla ilgili ikisi doğru biri yanlış olmak üzere üç cümle kurar. Ailesi, hangilerinin yalan olduğunu tahmin etmeye çalışır.
  • Hangisini tercih ederdin: Aile bireylerinden her birine tercihleriyle ilgili sorular sorulur. Mesela “Telefonun mu olmadan yaşamak isterdin, televizyonun mu?”, “Geçmişte mi yaşamak isterdin, gelecekte mi?”, “Aklına bir şarkının takılmasını mı tercih ederdin yoksa her gece aynı rüyayı görmeyi mi?”
  • Beni ne kadar iyi tanıyorsun?: Bütün aile bireylerine üzerinde üç soru olan bir kağıt verip cevaplamalarını istenir. Örneğin “Yangın çıksa yanına alacağın tek şey ne olurdu?”, “Bir ünlüyle yemek yesen, kim olurdu?”, “Bir çizgi film karakteri olabilsen, hangisi olurdun?”, “Boynuna bir dövme yaptıracak olsan, ne olurdu?” gibi sorular. Yanıtları oyunun lideri toplar ve aile bireyleri hangi cevabın kime ait olduğunu tahmin etmeye çalışır.
  • Sohbet kavanozu: Ufak ufak kesilmiş kağıtlara sorular yazılır ve hepsi bir kavanoza doldurulur. Her bir aile bireyi bu kağıtlardan birini çeker ve herkes çektiği soruya cevap verir. Bazı örnek sorular: “En iyi arkadaşın kim?”, “Kendini üzgün hissettiğin zaman, daha iyi hissetmen için ne yapabiliriz?”, “Ailemizle ilgili en sevdiğin anın hangisi?”, “İsminin nasıl / neden seçildiğini biliyor musun?”, “Üç dileğin olsa, ne dilerdin?”, “Konuşmayı mı daha çok seversin, dinlemeyi mi?”, “En sevdiğin özelliğin hangisidir?”, “Kendini en rahat hissettiğin yer neresi?”, “Hep aynı yaşta kalabilecek olsan, hangi yaşta kalırdın? Neden?”.

Oyun oynamak eğlenceli bir teknik olsa da, sofraları değerli yapan genellikle aile bireylerinin birbirlerine anlattıkları hikayeler oluyor. Özellikle çocuklarımızın başlarından geçen olayları anlatmalarına, onları aktif bir şekilde dinleyerek ve izleme soruları sorarak destek vermek çok önemli.

Aklınıza hiç anlatacak hikaye gelmezse, her bir aile bireyinin sırayla bir cümle kurarak sohbeti ilerlettiğinde bile ortaya komik hikayeler çıkacaktır.

İlginizi çekerse www.thefamilydinnerproject.org web sitesinde de yemek tariflerinden örnek sohbet konularına, oyunlardan blog yazılarına birçok kaynak bulabilirsiniz.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2006 Aile Yapısı Araştırması’na göre Türkiye’de hanehalkı üyeleri %88,8 oranında akşam yemeklerinde düzenli olarak biraraya geliyor zaten. Bu çok umut verici bir istatistik.

Hepimizin her akşam aynı anda evde olması zor olsa da, kendi adıma evde kim varsa birlikte yemek yemesi konusunda ısrar ediyorum. Bir de FOMO yazımda da önerdiğim gibi, telefon, iPad, laptop, televizyon gibi dikkatimizi dağıtan teknolojik unsurları en azından yemek bitene kadar ortadan kaldırdık mı, keyfimize diyecek yok. Bunu bu kadar ciddi bir şekilde ilk denediğimde büyük kızım Melis, “Çok sıkılacağımı sanmıştım ama yediğim en eğlenceli yemeklerden biri oldu bu.” demişti. Bu sağlıklı, faydalı ve çok da keyifli bir ritüel. Afiyet olsun!

Home4Dinner

Reklamlar

Doğum Sıramız

Hiç yeni tanıştığınız bir kişinin doğum sırasını tahmin ettiğiniz oldu mu? İlk çocuk mu, tek çocuk mu, ortanca çocuk mu, ailenin en küçüğü mü… Hangi davranışları onu ele verdi?

Kardeşler bir elin parmakları gibi farklıdır deriz. Sonra da bacanaklar ve eltiler arasındaki farklılıklara şaşarız! Halbuki bir elin parmakları gibi olan kardeşlerin eş seçimlerinin benzer olmasını bekleyemeyiz. Peki ya arkadaş seçimleri?

Aileyi bir ağaç gövdesi gibi düşünürseniz, kardeşler de ağacın dalları gibidir. Dallar aynı yerden büyümez. Farklı yerlerden uzar, farklı yönlerde gelişirler.

Psikolog Walter Toman’a göre doğum sıramız, kişilik özelliklerimizi belirleyen önemli bir etken. Doğum sıralarının biri, diğerine göre daha kötü ya da daha iyi değil; hatta birbirlerini tamamlayıcı özellikler taşıyor.

Bu konudaki araştırma sonuçları sadece aile ortamları için değil, iş ortamları için de önemli veri sağlıyor. Örneğin ailenin en büyük çocuğu çoğunlukla liderlik pozisyonları alırken, en küçük çocuklar genelde yönetilen taraf oluyorlar. Bu nedenle ailesinin en büyüğü olan bir yönetici, ailenin en küçüğü olan bir asistanla daha rahat çalışabiliyor. Bazı küçük çocuklar da yönetmeyi sevebilir; ancak yönetim tarzları büyük çocuklardan farklı olacaktır.

İlk çocukların en belirgin özelliği, her şeyi kendileri halletmeye çalışan mükemmeliyetçi ve dominant yapılarıdır. Kitaplarla araları çok iyidir. Psikolog Kevin Leman, ‘Kaçıncı Çocuksunuz?’ (Tara Kitap, 2015, İstanbul) kitabında ilk çocukların özelliklerini şöyle sıralıyor: “Mükemmeliyetçi, güvenilir, vicdanlı, liste yapan, düzenli, çalışkan, doğal lider, eleştirel, ciddi, akademik, mantıklı, sürprizleri sevmeyen, teknolojiye meraklı.” Teknoloji konusunu bilemem ama bu liste bana uydu gibi!

Araştırmalar, ilk çocukların sonra doğan çocuklara kıyasla başarılı olmak konusunda daha yüksek motivasyon sergilediğini gösteriyor. İlk çocuklar, sonradan doğanlara göre daha erken konuşuyor ve yürüyor. İlk çocuklar, kontrolü ellerinde tutmayı seviyor. Dünya liderleri genellikle ilk çocuklardan çıkıyor.

Ortanca çocuklar ise arabuluculuk yapmakta iyiler. Dr. Leman, ortanca çocukları tanımlamak için “arabulucu, uzlaşmacı, fedakar, diplomatik, çatışmalardan kaçınan, bağımsız, vefalı, sadık, çok arkadaşı olan, özgür, ketum” sıfatlarını kullanıyor. Ailedeki herkesten daha fazla arkadaşları oluyor ortanca çocukların. Sır tutmakta üstlerine yok. Hayatlarının süt liman olmasını tercih ediyorlar. Genellikle hemen üstlerindeki çocuğu temel alıyorlar. Bu nedenle ortanca çocukların özellikleriyle ilgili bir genelleme yapmak da zor. Ortanca çocukların daha romantik olduklarını eklemek zorundayım ama.

Ailenin en küçüklerinin özellikleri ise şöyle: “Manipülatif, cazibeli, alımlı, başkalarını suçlayan, ilgi arayan, azimli, insan canlısı, dirençli, doğal bir satış elemanı, büyümüş de küçülmüş, ilgili, şefkatli, kaygısız, şen şakrak, sürprizleri seven, kararlı, yaratıcı.” Bu kişilerin genellikle sezgileri güçlü oluyor. Rekabeti seviyorlar. Ünlü komedyenlerin birçoğu ailelerinin en küçüğü. Toplantı salonlarında, en arkadaki kahve masasının başında herkesle sohbet eden kişiler, genellikle son çocuklardır. İlgi çekme arzuları onları cesur yapar. Dar bir bütçeyle yaşamak, diğer kardeşlere göre onları daha fazla zorlar. Topu başkalarına atıp diğer insanları sorumlu tutma huyları olabilir.

Ailenin en küçük çocuklarının yakınlarında birkaç ilk çocuk mutlaka bulursunuz zaten.

Bir de tek çocuklar var: “Titiz, ölçülü, başarılı, kendi kendini motive edebilen, heybetli, dikkatli, kitap okumayı seven, siyah-beyaz düşünen, aşırılıklar içeren ifadelerle konuşan, başarısızlığa tahammülü olmayan, kendine dair yüksek beklentileri olan, mükemmeliyetçi, kendisinden yaşlı ya da genç kişilerle kendini daha rahat hisseden, hırslı, organize.” Kendini biraz fazla önemli hissetmek, benmerkezci olmak bu çocukların en yaygın sorunu oluyor. Yetişkin olduklarında da diğer insanlardan daha değerli olduklarını düşünmeye devam edebiliyor, işler istedikleri gibi gitmediğinde kendilerine adaletsiz davranıldığını düşünebiliyorlar. İnisiyatif almak konusunda becerikli ve kendilerine güven duyguları yüksek oluyor.

Tek çocuk bir erkek olduğunda kariyer odaklı bir hayat sürebiliyor. Tek çocuk bir kadınsa, genellikle hayat boyu yanında kendisine destek verecek bir kişi arıyor. Bu kişi annesi, babası ya da eşi olabilir.

İlk çocukların ve tek çocukların liste yapma merakları araştırmalarda sık sık karşıma çıktı. Bu büyük çocuk olarak bana çok uydu – listelerim meşhurdur, yakın çevrem bilir! Birkaç sene önce büyük kızım Melis kışın ortasında elinde kağıt kalem, “Hadi anne, yaz tatili için liste yapmaya başlayalım.” diye yanıma geldiğinde dehşete düşmüştüm ama!

Tabii ilk çocuk her zaman ilk çocuk rolü oynamayabiliyor. Mesela ailede belirli bir cinsiyette ilk doğan çocuk (ailenin ilk oğlu ya da ilk kızı), veya aynı cinsiyette olan en yakın kardeşinden beş yaş veya daha fazla büyük olan çocuk da ilk çocuk özelliği taşıyabiliyor. Anlayacağınız durum biraz karışık.

Nasıl astrologlar burcunuz kadar yükselen burcunuz da önemli diyor, doğum sırası da basit bir rütbe sistemine dayanmıyor aslında. Doğum tarihi dışında kişilik özelliklerini etkileyen birçok unsur var.

Doğum sırası teorilerini etkileyen diğer değişkenler kardeşler arasındaki yaş farkı, kardeşlerin cinsiyeti, fiziksel, zihinsel veya duygusal farklar, kardeş ölümleri, evlat edinmeler, ebeveynlerin doğum sıraları, ebeveynlik tarzları, ölüm veya boşanmalar, yeniden evlenmeler gibi. Araştırmalar, bizi en çok karşı cinsten olan ebeveynimizin etkilediğini gösteriyor.

Araştırmalara göre ikinci çocuk ilk çocuktan çok farklı oluyor – özellikle aralarındaki yaş farkı beş yaştan azsa ve cinsiyetleri aynıysa. İki kardeş de erkekse, rekabet daha da artıyor. İki kızı olan ailelerde ise babanın dengeleyici bir rol üstlenmesi ve kızlarıyla ayrı ayrı, birebir zaman geçirmesi, çocukların kendilerine güvenlerinin gelişmesi için önem taşıyor.

İkizlerin ise rakip–arkadaş karışımı bir ilişkileri oluyor. Kimin ilk çocuk olduğu genellikle ilk bakışta anlaşılıyor. Çoğunlukla bir kardeş yönetiyor, diğeri yönetiliyor. Özellikle cinsiyetin aynı olduğu durumlarda rekabet artabilir. İkizler bütün ilişkilerinde çok düşünceli kişilerdir. Ben kendi adıma dostluklarından çok keyif alırım!

Doğum sırası araştırmalarının çift terapisi noktasında en ilginç yanı, boşanma ihtimallerini de ortaya koyması. Örneğin kendinden küçük bir kız kardeşi olan bir erkek, abisi olan bir kadınla evlendiğinde boşanma ihtimali, kendinden küçük bir erkek kardeşi olan bir erkekle kendinden küçük bir kız kardeşi olan bir kadının yaptığı evliliğe kıyasla daha düşük oluyor. Çünkü ilk örnekte eşlerin doğum sırası birbirini tamamlıyor ve karşı cinsten bir kişiyle aynı evde yaşamaya alışık oluyorlar. İkinci örnekte hem doğum sıraları birbirini tamamlamıyor, hem de eşler karşı cinsten biriyle yaşamaya alışık olmuyor.

Başka bir örnek olarak, iki ilk çocuğun anlaşması zor olabiliyor, çünkü her iki eş de direksiyonda olmak isteyebiliyor. Aynı şekilde iki son çocuk da, en küçük olmanın getirdiği ayrıcalıkları ilişkilerinde de beklerse sorun yaşayabiliyor. Ancak bu iki örnekte de, eşler birbirlerine olan benzerliklerini fark edip hayranlık duyabiliyorsa, yürüyor. Yani bir anlamda, ilişkinin narsistik bir niteliği oluyor. Benzer düşünce yapıları, zorlukları birlikte aşmaları için sağlam bir temel bile oluşturabiliyor. Ama herhangi bir konuda karşı karşıya geldiklerinde iki taraf da geri adım atmayınca, evlilik çıkmaza girebiliyor.

İki ortanca çocuğun yaptığı evlilikte de eşlerin fazla uzlaşmacı tutumu kaçınmaya neden olabiliyor. Bu iletişim eksikliği zamanla evliliği çıkmaza sokabiliyor. Bu eşleşmede en çok rastlanan, iletişim sorunları.

İki en küçük çocuk ise evlenmeden önce eğlenceli bir flört dönemi yaşayabilir. Her iki eş de eğlenmeyi sever ve risk alır. Ancak eşlerden biri aile bütçesinin sorumluluğunu almazsa, bir süre sonra maddi sıkıntı çekebilirler.

En iyimser eşleşme, ortanca çocuk ile son çocuk arasında oluyor. Uzlaşma konusunda usta olan ortanca çocukla dışa dönük ve sosyal son çocuk iyi bir çift oluyor.

Bu konunun özellikle eş seçimi boyutunun ilgi çektiğini görüyorum. Daha detaylı bilgi için William Cane’in doğum sırası hakkında detaylı bilgi veren web sitesi ve kitabına göz atabilirsiniz. Psikolog Kevin Leman’ın daha önce de bahsettiğim Kaçıncı Çocuksunuz kitabı da Türkçe baskısı olduğu için iyi bir kaynak.

Bir genelleme yapmak gerekiyorsa, kendi doğum sıranızdan farklı biriyle evlenmeniz, mutlu olma şansınızı arttırıyor. İlk çocuk ve son çocuk kombinasyonunun mutlu bir evlilik için şansı diğer kombinasyonlardan biraz daha yüksek diyor araştırmalar.

Anne-babalar olarak en önemli görevimiz, elimizden geldiği kadar bütün çocuklarımıza eşit davranmak ve eşit sevgi / ilgi göstermek. Çocuklarımıza yaklaşımlarımız, en az doğum sıraları, cinsiyetleri, fiziksel veya duygusal özellikleri kadar önemli. Başka yapacak birşey yok!

KacinciCocuksunuz

Mutluluk Doktoru

Sene 1991. Evden çıkıp bir taksiye bindim ve Boğaziçi Üniversitesi’ne lütfen dedim.

– “Öğrenci misin abla?”

– “Evet.”

– “Hangi bölüm?”

Psikoloji dememle birlikte, Gayrettepe’den Rumeli Hisarüstü’ne giderken geçen 20 dakika boyunca taksi şoförünün evlilik hayatıyla ilgili çok fazla detay öğrendim. Eşinin tepkilerinden şikayet ediyor ve yarı yaşında bir öğrenci bile olsa, bu işi bilen birinden haklı olduğunu duyup kendi davranışlarını onaylatmak istiyordu.

Sene 2015. Londra Heathrow Havalimanı Pasaport Kontrol’de sıra bana geliyor.

– “Ziyaret sebebiniz?”

Psikolog olduğumu ve Tavistock Centre’da bir seminere katılmak için geldiğimi söyledim. Arkamdaki sıraya rağmen, yaklaşık beş dakika boyunca görevlinin eşiyle ilgili şikayetlerini dinledim. Yine kendi davranışlarıyla ilgili onayımı almaya çalışıyor ve hatta eşi için benden randevu alabilse çok iyi olacağını söylüyordu. İstanbul’a gelirse seve seve diyerek Heathrow Express’e doğru ilerledim.

Bu iki olay arasında tam 24 sene var ama gördüğünüz gibi değişen pek birşey yok. Psikoloğa gitmek bugün bile kolay bir karar değil. Psikoloğa gitmek için bir sorun olmasını –hatta sorunun kontrolden çıkmasını– bekliyoruz. Gidince de, doğal olarak, hep olumsuzları konuşuyor, iyi gitmeyen konulara odaklanıyoruz. Bize olumsuz duygular hissettiren deneyimlerimizi daha canlı bir şekilde hatırlıyoruz. Basit hafıza testlerinde bile olumsuz duygu uyandıran kavramlar daha fazla akılda kalıyor.

Ben danışanlarımın daha çok olumluya odaklanmalarını sağlayabilmeyi misyon edindim. Ofisimden daha az mutsuz çıkmaları değil, kendilerini huzurlu hissettikleri bir ortamdan yüzleri gülerek ayrılmalarını ve bu durumun mümkün olduğu kadar hayatlarının diğer kesitlerine de etki etmesini hedeflerim. Bir müdahale olacaksa ve bakış açısı değişecekse, bunun bütünsel bir mutluluk hedefiyle olması lazım.

Pozitif psikoloji olarak tanımlanan bir akım var. Bu akımın öncülerinden biri olan Martin Seligman, üç farklı mutlu hayat çeşidi tanımlıyor. Bunlardan birincisi ‘keyifli hayat’. Böyle bir hayat sürmek için size olumlu duygular yaşatacak deneyimlerin peşinden koşuyorsunuz ve bu duyguları mümkün olduğu kadar uzun süre hissetmek için elinizden geleni yapıyorsunuz. Olumsuz duygulardan da kaçınıyorsunuz. Bu hayat çeşidinin en büyük sorunu, insanların herşeye hemen alışması ve hissedilen pozitif duyguların istediğimizi elde ettikten sonra zayıflayarak yok olması.

İkinci mutlu hayat çeşidi ‘iyi hayat’. Keyifli hayatta bilinçli olarak yapılan seçimler ve farkındalık var – yaşarken bunu seçer, bilir ve hissederiz. İyi hayat ise, mandalalarla ilgili blog yazımda da bahsetmiş olduğum Psikolog Mihaly Csikszentmihalyi’ın akış teorisini temel alıyor. Bu teori, insan zihninin bir aktiviteyle tamamen meşgul olma durumunu “flow”, yani akış hali olarak tanımlıyor ve insanın en mutlu olduğu zamanı, akışta olduğu zaman olarak kabul ediyor: Dikkati tamamen yaptığı aktiviteye odaklanmış, zaman kavramı önemini kaybetmiş, fiziksel ihtiyaçlarla ilgili farkındalık yok olmuş. İyi hayat yaşayabilmek için en güçlü yönlerimizi bilmemiz ve bunları mümkün olduğu kadar fazla kullanacak şekilde hayatımıza entegre etmiş olmamız gerekiyor. Hayatımızı mümkün olduğu kadar akışta geçiriyoruz.

Üçüncü mutlu hayat çeşidi ise ‘anlamlı hayat’. Adından da anlaşılacağı gibi, en güçlü mutluluğu ve huzuru sağlayan bu hayat çeşidi. Sadece en güçlü yanlarımızın farkında olup bunları kullanmayı değil, bizden daha büyük bir bütüne hizmet etmeyi de içeriyor. Bu bütün, aile, din, toplum veya bir ideoloji dahi olabilir.

Yapılan araştırmalar, keyifli hayatın genel hayat tatminiyle bir bağlantısı olmadığını ortaya koyuyor. Mutlulukla en güçlü korelasyon, anlam arayışıyla kuruluyor. Bütünsel mutluluk, olumlu duyguların peşinden koşmak, güçlü yönlerimizi hayatımızın farklı alanlarına entegre ederek akışta olmak ve bunları bir bütünün yararına kullanarak hayatımıza anlam katmaktan geçiyor. Çevremde, hayatta kağıt üzerinde isteyebileceği çoğu şeye sahip olduğu halde kendini mutlu hissetmeyen o kadar çok insan var ki. Bazen “Ben niye böyleyim?” diye kendi kendilerini sorguluyorlar. Dönem dönem antidepresan kullananların sayısı da artıyor. Beyindeki seratonin oranını kimyasal müdahaleyle artırmak –bazı istisnalar dışında– bana doğru çözüm gibi gelmiyor. Aslında sorularının cevabı da basit: Keyifli hayat yaşıyorlar.

Carol Ryff iyilik haline felsefi bir yaklaşım getirmişti. Seligman son kitabında teorisine üçüncü bir boyut katıp PERMA modelini ortaya attı. Mutluluk konusunda yıllardır sürekli yeni teoriler çıkıyor. İlgilenirseniz Pennsylvania Üniversitesi’nin mutlulukla ilgili kendinizi ölçebileceğiniz ve güçlü yanlarınızı belirleyebileceğiniz bir web sitesi var: https://www.authentichappiness.sas.upenn.edu/testcenter

Buradan küçücük yaşımda bana güvenip içini döken taksi şoförü arkadaşıma ve Londra’da pasaport sırası bekleyen bir yabancıya açılacak kadar dolmuş olan görevliye de seslenmek istiyorum! Yalnızca keyif peşinde koşmayın, akışta olun ve yaşam amacınızı bütünün yararına olacak şekilde düzenleyin. Güçlü yanlarınızın farkında olun ve her gün bu özelliklerinizi kullanın. Bir amacınız olsun. Gece uyumadan önce o gün başınızdan geçen üç olumlu olaya odaklanın. İnsanlarla güçlü bağlar kurun. İlişkilerinizde yapıcı olun ve sevgi ön planda olsun (kenara çekilip oturduğunuz yerden başka insanları yargılamakla vakit harcamayın). Hareket edin, uyku düzeninize dikkat edin, dengeli beslenin. Çocuklarla vakit geçirin. Ailenize zaman ayırın (aile başlığı mutlulukla ilgili araştırma sonuçlarında hep açık ara önde). Bir evcil hayvanınız olsun. Gülümseyin. Aslında bu kadar basit.

Beş yaşındaki kızım Selin geçenlerde tam olarak ne iş yaptığımı sordu. Ona anlayacağı bir dilde anlatmak için bir süre çabaladım. Bana baktı, düşündü ve şöyle dedi: “Tamam anne, anladım. Sen mutluluk doktorusun!” Kendi kendine türettiği bu ifadenin ne kadar hoşuma gittiğini anlatamam. Evet, ben mutluluk doktoru olmak istiyorum!

balloon

“Adam” gibi…

Avusturalyalı psikolog Steve Biddulph’ın “Manhood” (Erkeklik) kitabını ilk okuduğumdan beri kaç kişiye hediye ettiğimi hatırlamıyorum. Sürekli sohbet ettiğim birilerine elimdeki kitabı verip kendime yenisini alıyorum.

Yine elimdeki kitaptan oldum geçen hafta. Hal böyle olunca bu yazıya vesile oldu! Ne yazık ki kitabın –en azından benim bildiğim kadarıyla– Türkçe baskısı yok. Ancak şiddetle tavsiye ederim – ve umarım en kısa zamanda tercüme edilip Türkiye’de de yayımlanır. Erkeklerin farkında olarak veya olmayarak üstlendikleri rollerin dışına çıkabilmeleri ve daha kaliteli ve mutlu bir yaşam sürebilmeleri için yazılmış çok keyifli, sürükleyici bir kitap.

Bu yazıyı okuyan beyler, lütfen bir düşünün: Şu anda hayatınızda hangi rolleri oynuyorsunuz? Peki kendinizi mutsuz, üzgün, endişeli veya yalnız hissettiğinizde ne yaparsınız? Dışarıdan size baktığımızda, gerçek duygularınızı anlar mıyız? Bu son soruya genellikle hayır cevabı alıyorum. Erkeklerin en fazla canının sıkkın olduğunu görebiliyoruz dışarıdan bakınca; altta yatan duyguyu anlamak maharet istiyor – hele kişi kendisi de temel duygularının farkında değilse.

Küçük yaştan itibaren “adam olmak”, “adam gibi”, “adam etmek”, “adam yerine koymak”, “adamakıllı”, “bilimadamı” gibi ifadeleri günlük hayatımızda kullanarak bile çocuklarımızı programlamaya başlıyoruz.

Çocuklar toplum tarafından kabul edilmek için nasıl davranmaları, nasıl görünmeleri gerektiğini öğreniyor. Kız çocuklarına “ağla, açılırsın” diyoruz ama erkek çocuklarına “kız gibi ağlama” diyebiliyoruz. “-mış gibi yapmak” hepimizin dünyasında var ama erkeklerin dünyasında daha yaygın, daha baskın.

Mış gibi yaptığımız dünyamızda giderek yalnızlaşıyoruz. Herkes dışarıdan bakıp herşeyin yolunda olduğunu varsayıyor belki. Yalnızlaştıkça da en yakınımızdaki insanların bile bizi gerçekten tanımadığını fark ediyoruz. Hayat anlamını kaybediyor. Yakınlarımız bizi belki gerçekten çok seviyor; ancak sorunların ve duyguların gerçek boyutları paylaşılmadıkça hiçkimse sevgisini gösterecek ortamı yakalayamıyor.

Dikkat edin, erkekler birlikte vakit geçirdiklerinde ya maç seyrederler, ya tavla, satranç, okey gibi bir oyun oynarlar, ya da sohbet ediyorlarsa da yine iş, siyaset veya spor ağırlıklı bir gündem vardır. Bir kadın sohbetine kulak misafiri olursanız olaylar kadar duygu ifade eden kelimeler de takılır kulağınıza. Farklı akar sohbet.

Erkek çocuklarının kadın egemen ortamlarda yetişmesine alışığız. Kız çocukları genellikle düzenli olarak kadınlarla temas kuruyor ama erkek çocukları ailesindeki erkeklerle aynı oranda temas kuramıyor. Halbuki oğullarımızın fiziksel, duygusal ve psikolojik gelişim ihtiyaçları kızlarımızdan farklı. Aileyi bırakın, anaokulu ve ilkokul öğretmenlerinin de çoğu kadın. Yaklaşık son altı nesilden beri, sanayi devrimiyle, ailelerdeki babaları, amcaları, dayıları, enişteleri iş hayatına kaptırdık. Şimdi şimdi dengelenmeye başladı bu denklem.

Yirminci yüzyılda kadınlar sınırlarına karşı savaştı hep. Erkekler de yalnızlaştıkları rollerin dışına çıkmaya çalıştı. Feminist hareket belki de biraz eksik kaldı çözüm olarak; çünkü sorun iki boyutlu. Yoğun iş saatleri ve çalışma koşulları erkekleri hem babalarından, hem çocuklarından hem de dostlarından ayırmış nesillerdir. Mutlulukla ilgili araştırmalarda hep erkeklerin mutsuzluk oranları daha yüksek. Hep bu ‘-mış gibi yapma’lardan.

Bugün ise durum karışık. Kadınlar iş hayatına girmiş durumda ve sorumlulukları eşit olarak paylaşmak yeni “normal”imiz oldu. Ancak bu yeni yaşam şeklinde kuralları yaşadıkça koyuyor, bir denge oturtmaya çalışıyoruz.

Ülkemizde, annenin de, babanın da çalıştığı denklemde bile genellikle ev düzeni ve çocuklarla ilgili kararların tamamen annelere delege edildiğini görüyorum. Yanlış anlaşılmasın, bence kadınlar bu konuda çok becerikli ama belki babaların da işe yarar bazı fikirleri vardır? Sormak lazım. Fikirlerini ifade ettiklerinde, acaba elimizin hamuruyla erkeklerin işlerine bayağı karışmış olan (!) biz kadınlar, onları aynı tarafsızlıkla dinliyor muyuz?

Yeni çocuk sahibi olan babalar artık bebek/çocuk bakımına katılmalarının çocuğun duygusal gelişimi için ne kadar önemli olduğunun bilincinde. Babaların üstlendiği roller de giderek artıyor: Baba, eş, arkadaş, yönetici, koruyucu… ama yakınlarında örnek alacakları rol modelleri hala eksik.

Steve Biddulph, bir erkeğin duygusal gelişimini tamamlaması için üzerinde çalışılması gereken yedi alan tanımlıyor: Babanızla ilişkiniz, cinsel kimliğiniz, kadın-erkek ilişkileri, baba olmak, başka erkeklerle arkadaşlık ilişkileri, iş hayatı ve özgür ruhunuzu serbest bırakmak. Bunların detayları kitapta; burada girmiyorum. Ama özellikle Türk erkekleri söz konusu olduğunda bu listeye bir de anneyle ilişkiyi dengelemek başlığını eklemek isterim. Çevremdeki yetişkin erkekler anneleriyle genellikle ya iç içe geçmiş ya da kopuk bir ilişki yaşıyor.

Ne yazık ki bazı anneler, eşleriyle aralarındaki duygusal boşluğu, sevgi, şefkat eksikliğini oğullarıyla kapatmaya çalışmış. Aslında eşlerinin kıyafet seçmelerine yardım etmesini isterken, oğullarından fikir almışlar. Eşleri onlara çiçek alsın istemişler, oğulları almış. Bu ortamda yetişen erkekler, duygusal destek sağlamaktan yorgun düştükleri için eşlerine gerekli şefkati veremeyebiliyor.

Madalyonun diğer yüzünde de annesinden uzak yaşayan erkekler var. Özellikle çocuklarının bütün fiziksel ihtiyaçlarını sağlasa da duygusal ihtiyaçlarını karşılayamamış annelerin çocukları bu grupta. Büyüdükçe annesinden uzaklaşan bu çocuklar, kendileri aile kurduklarında aşırı koruyucu olabiliyor. Büyüdüklerinde duygularını çok fazla belli etmeyen, başkalarının ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarının önüne koyan, ailelerine değil, kendilerine zaman ayırdıklarında yoğun bir suçluluk duygusu yaşayan kişilere dönüşüyorlar. Bu grup genellikle annelerini ne kadar çok sevdiklerini onları kaybettikleri zaman anlıyor, hissediyor. Bu da büyük acı veriyor.

Hep söylenir ya, bir babanın çocuğu için yapabileceği en iyi şey, çocuğunun annesini çok sevmek, ‘adam gibi’ sevmek. Mutlu annelerin, mutlu çocukları, mutlu gelinleri ve mutlu damatları olur! En azından geleneksel aile yapısında böyle. Yeni, modern aile yapıları için yeni sözler düşüneceğiz artık!

Bebeğe, doğumdan itibaren, “daha küçük, anlamaz” demeden, yeterince ilgi, sevgi ve belki de en önemlisi şefkat göstermek, başka şeylerle ilgilenmeden, yalnızca bebekle kaliteli zaman geçirmek, aşırı koruyucu da, ihmalkar da olmamak çok önemli. Duygusal farkındalığı yüksek, duygusal ifadesi güçlü çocuklar yetiştirmek olsun hedefimiz – kız olsun, erkek olsun, fark etmez.

IMG_5974

1+1=3 etmezse…

Çoğu insan için hamilelik ve çocuk sahibi olma süreci, heyecan verici, mutlu bir süreç. Ama ne yazık ki infertilite, yanı kısırlık sorunu yaşayan çift oranının günümüzde %30’lara kadar çıktığı tahmin ediliyor.

En son 2013 yılında Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı tarafından yürütülen Türkiye Kadın Sağlığı Araştırması verilerinde infertilite sorunu yaşayan kadın oranı %4,8 görünüyor. Keşke bu istatistik doğru olsaydı!

İnfertilite, bir çiftin 12 ay boyunca düzenli cinsel ilişkiye girdiği ve hiçbir korunma yöntemi uygulamadığı halde hamile kalamama durumu.

Başlıca sebepleri arasında, günümüzde çiftlerin daha geç yaşta çocuk sahibi olmayı tercih etmeleri geliyor. Sigara kullanımının da infertilite üzerinde doğrudan etkisi var: Sigara kullanan kadınlarda infertilite oranı, içmeyenlere göre ortalama 10 kat daha fazla.

İnfertilite, başlı başına bir yaşam krizi. Krize neden olan ise, genellikle çocuk sahibi olmaya yüklediğimiz anlam.

Üreme / neslini devam ettirme içgüdüsü, insanın temel içgüdülerinden biri. Bu içgüdünün karşılanamaması, stresle sonuçlanabiliyor.

Genellikle istediği halde çocuk sahibi olamayan veya infertilite tedavisi gören çiftlere yönelik danışmanlığın hedefi, psikolojik tedaviden çok, yaşanılan süreçle ilgili psikososyal desteğin sağlanması, özellikle ortaya çıkan stresle ve belirsizlikle nasıl başa çıkılabileceğine yönelik çalışmalar yapılması.

Eşi tarafından terk edilme endişesi, kendi bedeninde birçok test ve tedavinin uygulanacak olmasının getirdiği korku, kendini eksik / yetersiz hissetmek, sıklıkla yaşanılan duygular arasında. Çiftler genellikle ‘neden biz’ sorusuna yanıt arıyor. İnfertil olan eş, anne/baba rollünü̈ eşinin kendisi yüzünden yaşayamadığını varsayarak kendini suçlayabiliyor.

Tedavi sürecinde cinsellik sadece çocuk sahibi olmak için yapılan bir eyleme dönüşebiliyor. O güne kadar aşkın ifadesi olan cinsel ilişki, başarısızlığın ifadesi haline gelebiliyor – özellikle belirli gün, hatta saatlerde cinsel ilişki kurma gereği, ödev gibi algılanabiliyor ve ilişkiden alınan hazzın azalmasına sebep olabiliyor. Teşhis amacıyla yapılan testler bile kişilerde cinsel isteksizlik yaratabiliyor. Tedavi sürecinde kullanılan hormonların olumsuz yan etkilerini de unutmamak lazım.

Hamilelikle sonuçlanmayan tedavi dönemlerinde çiftin bir kayıp duygusu yaşayabildiğini, henüz var olmayan bir bebek için yas tutabildiğini görüyoruz. Olası bir düşük durumunda ise kayıp duygusu çok daha büyük olabiliyor. Kaybedilen sadece bebek değil, “ideal aile” olma ümidi oluyor bazen. Bu yas süreci, depresyonu tetikleyebiliyor.

Ortaya çıkan kızgınlık, suçluluk, hayal kırıklığı, üzüntü gibi duygularla ilgili farkındalık yaratmak, olası bir depresyonu önlemede ilk adım.

Ülkemizde çok yaygın olmasa da bu süreçte grup tedavileri de olumlu sonuç veriyor. Benzer güçlükler yaşayan kişilerle yapılan grup çalışmaları hem öğretici, hem de rahatlatıcı olabiliyor.

Yürütülen çalışmalar, tedavi sürecinde alınan psikolojik desteğin bu süreci olumlu yönde etkilediğini, canlı doğum oranını arttırdığını, çiftler arasındaki çatışmaları, depresyonu ve endişeyi azalttığını gösteriyor.

Eğer infertilite tedavisine başlıyor veya başlamışsanız, ülkemizde bu konuda kaleme alınan en cesur anı kitaplarından birini okumanızı öneririm: Ayşe Aydın’ın 2009 yılında Remzi Kitabevi tarafından yayınlanan “Anneee! Anne Oluyorum!” adlı kitabı.

IMG_5973

Strese Karşı Mandalalandık!

Mandala, şekilleri belirli bir düzene göre boyamak anlamına geliyor. Budizm’de mandalanın amacı insanın acısına onu aydınlanmaya ulaştırarak son vermek ve hakikate ilişkin doğru görüşe ulaştırmak. Özellikle yuvarlak formuyla farklı kültürlerde evreni temsil ediyor.

Bir süredir kitapçılardaki yetişkinler için boyama kitaplarının sayısı artıyor. Ayşe Arman detoksta açlıkla baş etmek için mandala olayına girdik diye yazdığında, biraz ilgimi çekse de, bakıp geçmiştim açıkçası. Yaz başından beri yetişkinler için boyama sayfalarını sosyal medyada gururla paylaşan arkadaşlarımın sayısı da giderek arttı. Ne yalan söyleyeyim, bu akım bizim evde kimseyi pek sarmamıştı önceleri.

Kitaplar “her yaş için bulmaca, boyama ve desen tamamlama kitabı” olarak geçiyor. Esrarengiz Bahçe 22 ülkede iki milyonun üzerinde satış yapmış. En son baktığımda Amazon’da stokta kalmamıştı! Facebook, yetişkin boyama gruplarıyla dolu. Boyama sayfaları herkesin elinde.

Kitapların bazılarının kapağında “stres giderici desenler”, “renklerle terapi”, “boyama terapisi” gibi iddialı ifadeler var.

Kitaba yatırım yapmadan önce bir denemek isterseniz, ücretsiz çıktı alabileceğiniz “Yetişkinler İçin Zen ve Anti-Stres Boyama Sayfaları” başlıklı siteler de var.

Psikologlar bekleme salonlarına boya kalemleri ve boyama kitapları koymaya başladı. Danışanlar, beklerken boyadıkları sayfaları yırtıp tamamlamak, sergilemek veya saklamak için yanlarında götürebiliyor.

Biletix’te Mandala Akademi’nin farklı şehirlerde yürüttüğü Mandala Eğitimleri için bilet satışı var.

Boyama, bizi bir süre için de olsa çocukluğumuza döndürüyor. Bu bile keyfimizin yerine gelmesi için yeterli oluyor bazen! Yalnızca renklere, desenlere, boyamaya konsantre olduğunuzda başka bir şey düşünmemeye başlıyorsunuz. Sanki aklınızı dolduran düşüncelerin tıpasını çekmiş gibi, renklerin huzur verici dünyasına kendinizi bırakıyorsunuz. Beyin dinleniyor, nefes alış verişiniz düzene oturuyor, daha huzurlu oluyorsunuz – en azından hedef bu! Meditatif bir yanı olduğu kesin. Bazılarımız bunu spor yaparak başarıyor, bazıları bir müzik aleti çalarak, bazıları bulmaca çözerek, bazıları yapboz yaparak. Hepimiz kendi yöntem(ler)imizi buluyoruz. Stresle baş etme teknikleri eğitimime bir satır daha ekleyeceğim artık: Boyama.

Psikolog Mihaly Csikszentmihalyi, insan zihninin bir aktiviteyle tamamen meşgul olma durumunu “flow” yani akış hali olarak tanımlıyor. Bu teoriye göre insanın en mutlu olduğu zaman, akışta olduğu zaman: Dikkati tamamen yaptığı aktiviteye odaklanmış, zaman kavramı önemini kaybetmiş, fiziksel ihtiyaçlarla ilgili farkındalık azalmış. Akış hali, stres seviyesini azaltıyor. Tabii seçilecek aktivitenin kaygı yaratacak kadar zor ya da sıkılmamıza neden olacak kadar basit olmaması lazım ki akış halini hakkıyla yaşayabilelim.

Bu duyguyu bilinçli olarak yaşadığım ilk anı çok net hatırlıyorum: İstanbul Levent’te Selin Ana Okulu’na gidiyordum ve bale dersinde belirli bir dansı çalışıyorduk. Bir anda kendime gelmiştim ve bir süredir müzik ve dans hareketleri dışında hiçbir şey düşünmediğimi fark etmiştim – çok da hoşuma gitmişti. Bu farkındalık anından itibaren hem eğitim, hem iş, hem de özel hayatımda peşine düştüğüm bir his, bir durum haline geldi bu akış hali. Tabii Csikszentmihalyi’ın kitabını okuyana kadar yapmaya çalıştığım şeyin adını bilmiyordum!

Lucy ailemize katıldığından beri kedilere ve kedi desenlerine olan ilgimiz haliyle arttı. Çok yakın bir arkadaşım dün kızlara kedi motifli boyama kitapları ve renk renk boya kalemleri getirdi – bu yazıya da vesile olmuş oldu. Ben de kendime “Renklerle Terapi: Anti Stres Boyama” kitabını seçtim. Hemen evde bir grup mandala seansı başlatıyorum – akışta olalım!

IMG_5975